Ortopedi ve Travmatoloji

Donuk Omuz Ameliyatı

Donuk Omuz Ameliyatı hangi durumlarda planlanır ve nasıl uygulanır; süreç hakkında genel bilgiler.

Donuk omuz, tıbbi literatürde adheziv kapsülit olarak adlandırılan ve glenohumeral eklemin çevresini saran fibröz kapsülün kalınlaşması, kısalması ve yapışıklıklarla eklem içi hacmi belirgin biçimde daraltması sonucu gelişen kronik seyirli bir hastalıktır. Klinik pratikte ağrı, hareket kısıtlılığı ve günlük yaşam aktivitelerinin belirgin biçimde kısıtlanması ile karşımıza çıkan bu tablo, konservatif yaklaşımlara dirençli olduğunda cerrahi girişim gerektirmektedir. Ortopedi ve Travmatoloji uzmanlığı çatısı altında değerlendirilen bu hastalıkta günümüzde altın standart yöntem olarak kabul edilen artroskopik kapsüler gevşetme, kapsülün kontrol altında gevşetilerek eklem hareket açıklığının yeniden kazandırılmasını sağlayan minimal invaziv bir cerrahi tekniktir. Ortopedi ve Travmatoloji ekibi, ileri artroskopik teknikleri ve deneyimli fizyoterapi kadrosuyla adheziv kapsülit hastalarında yüksek başarı oranlarına ulaşan tedavi protokollerini uygulamaktadır.

Donuk Omuz Ne Anlama Gelir? Adheziv Kapsülit Tablosu Nasıl Oluşur?

Donuk omuz kavramı, ilk olarak 1934 yılında Codman tarafından tanımlanmış olup omuz ekleminde ağrı ve global hareket kısıtlılığı ile seyreden idiopatik bir tabloyu ifade etmektedir. Adheziv kapsülit terimi ise Neviaser tarafından 1945 yılında literatüre kazandırılmış, kapsülün patolojik olarak kalınlaştığı ve humerus başı ile skapula glenoidini birbirine yapıştırırcasına daralttığı bu klinik tabloyu daha ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Genel popülasyondaki prevalansı yüzde iki ile yüzde beş arasında değişen bu hastalık, en sık kırk ile altmış yaş aralığındaki bireylerde ve kadınlarda daha yüksek sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Diabetes mellitus tanısı bulunan hastalarda risk üç ila beş kat artmakta, tiroit bozuklukları, dislipidemi, Parkinson hastalığı ve serebrovasküler olay geçirenlerde de sıklığın belirgin biçimde arttığı görülmektedir.

Patofizyolojik açıdan olay, glenohumeral eklem kapsülünde başlayan bir inflamatuar süreç ile başlamakta, ardından fibroblastik proliferasyon ve tip üç kollajen birikimi ile karakterize bir fibrotik dönüşüm süreci izlemektedir. Rotator interval bölgesi, superior glenohumeral ligament, korakohumeral ligament ve inferior glenohumeral ligamentin anterior bandı en fazla etkilenen anatomik yapılardır. Aksiller reses adı verilen kapsülün alt kesimi, sağlıklı bireylerde geniş bir cep oluşturarak humerus başının abduksiyon sırasında rahat hareket etmesine olanak tanırken, adheziv kapsülit tablosunda bu bölgenin oblitere olması hareket kısıtlılığının en önemli mekanik nedeni olarak öne çıkmaktadır. Histopatolojik incelemelerde miyofibroblast benzeri hücrelerin varlığı, Dupuytren kontraktürü ile benzer hücresel süreçlerin omuz kapsülünde de yaşandığını göstermektedir.

Adheziv kapsülit, primer ve sekonder olmak üzere iki temel klinik kategoride sınıflandırılmaktadır. Primer form idiopatik olup altta yatan belirlenmiş bir tetikleyici olmaksızın gelişmektedir. Sekonder form ise post-travmatik dönemde, omuz cerrahisi sonrasında, uzun süreli immobilizasyon durumlarında, meme cerrahisi geçiren hastalarda ve sistemik hastalıklar zemininde ortaya çıkmaktadır. Bu ayrımın klinik önemi büyüktür çünkü sekonder formlar genellikle daha ağır seyretmekte ve konservatif tedaviye yanıt oranları daha düşük kalmaktadır.

Omuz Ekleminde Hastalığın Seyri Nasıl İlerler?

Adheziv kapsülit, doğal seyrinde üç ayrı faz üzerinden ilerleyen ve toplamda bir ila üç yıl arasında değişen bir zaman diliminde tamamlanabilen kronik bir süreçtir. Bu fazların tanınması hem tanısal yaklaşımın doğru yönlendirilmesi hem de tedavi zamanlamasının belirlenmesi açısından kritik önem taşımaktadır. Ağrılı faz olarak adlandırılan birinci evrede sinovyal inflamasyon ön plandadır ve iki ile dokuz ay arasında sürebilmektedir. Bu dönemde hasta özellikle geceleri belirginleşen künt karakterli, difüz omuz ağrısından yakınmakta, ani hareketlerde keskinleşen ağrılar tanımlamaktadır. Hareket kısıtlılığı bu dönemde henüz belirginleşmemiş olabilir ancak zaman ilerledikçe pasif ve aktif hareket açıklıklarında kademeli daralma başlamaktadır.

Donma fazı olarak isimlendirilen ikinci evre dört ile on iki ay arasında sürmekte ve hastalığın en dramatik bulgularının yaşandığı dönemi oluşturmaktadır. Bu fazda inflamasyon geri planda kalırken fibrozis ve kapsüler kontraktür ön plana çıkmaktadır. Ağrının şiddeti hafifçe azalabilirken hareket kısıtlılığı belirginleşmekte, hasta saçını tarayamama, arkasını dönememe, cebine ulaşamama ve arka kısımda bulunan sütyen kancasını kapatamama gibi günlük yaşam aktivitelerini yerine getirmede ciddi güçlükler yaşamaya başlamaktadır. Klinik muayenede en fazla etkilenen hareket eksternal rotasyondur ve bu bulgu tanısal açıdan büyük değer taşımaktadır. Eksternal rotasyon kısıtlılığını abduksiyon ve internal rotasyon kısıtlılıkları izlemektedir.

Çözülme fazı ya da erime fazı olarak adlandırılan üçüncü ve son evre beş ile yirmi dört ay arasında değişen sürelerde tamamlanmakta ve bu dönemde kapsüldeki fibröz doku yavaş yavaş remodelize olarak hareket açıklığında kademeli düzelme gözlenmektedir. Ancak literatürdeki uzun dönem takip çalışmaları, doğal seyre bırakılan hastaların yüzde kırkına yakınında kalıcı hareket kısıtlılığının devam ettiğini göstermektedir. Özellikle diabetik hastalarda çözülme fazı belirgin biçimde uzamakta, bazen tam düzelme sağlanamayabilmektedir. Bu nedenle günümüzde uzun süreli beklemek yerine erken dönemde aktif tedavi yaklaşımları benimsenmektedir.

Donuk Omuzun Sebepleri ve Şikayetleri Nelerdir?

Adheziv kapsülit etiyolojisinde birçok faktör rol oynamakta olup primer formda belirgin bir tetikleyici saptanamamakta, sekonder formda ise altta yatan nedenler tanımlanabilmektedir. Sekonder adheziv kapsülit gelişiminde en sık karşılaşılan predispozan faktörlerin başında diabetes mellitus gelmektedir. Uzun süredir diabet tanısıyla takip edilen ve insülin kullanan hastalarda risk on kata kadar artabilmekte, ayrıca bu hasta grubunda hastalık bilateral seyredebilmekte ve tedaviye yanıt daha güç olmaktadır. Tiroit fonksiyon bozuklukları, özellikle hipotiroidizm, adheziv kapsülit gelişimi için önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır. Meme cerrahisi sonrası dönemde uzun süreli immobilizasyon, aksiller diseksiyon ve radyoterapi uygulamaları da hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır.

Post-travmatik zeminde gelişen adheziv kapsülit tablolarında omuz bölgesindeki minör travmalar dahi tetikleyici olabilmektedir. Rotator manşet yırtıkları, humerus proksimal fraktürleri, klavikula kırıkları ve akromioklavikular eklem yaralanmalarını takiben immobilizasyon döneminde hastalığın gelişme riski artmaktadır. Boyun bölgesinden kaynaklanan servikal radikülopatiler, uzun süreli askıya bağlı immobilizasyon gerektiren durumlar ve inmenin ardından gelişen hemiparezi tablolarında etkilenen tarafta adheziv kapsülit sık görülmektedir. Parkinson hastalığı, tüberküloz, kardiyak cerrahi geçirenler ve akciğer patolojileri de literatürde tanımlanmış diğer predispozan faktörler arasında yer almaktadır.

Hastalığın klinik yansımaları hem ağrı hem de fonksiyonel kısıtlılık boyutlarında kendini göstermektedir. Ağrı yakınması çoğunlukla omuz ön ve dış yüzünde lokalize olup deltoid kas insersiyosuna yayılabilmektedir. Gece ağrısı adheziv kapsülit için tipik bir bulgu olup hasta etkilenen taraf üzerine yattığında ağrı belirgin biçimde artmakta, uyku kalitesinde ciddi bozulma yaşanmaktadır. Hareket kısıtlılığı başlangıçta hastanın dikkatinden kaçabilirken zamanla kolun belli açıların üzerinde kaldırılamaması, arka cebe ulaşamama, banyoda arka bölgeyi yıkayamama ve giyinme aktivitelerinde ciddi güçlük yaşama gibi somut şikayetler ön plana çıkmaktadır. Pasif hareket kısıtlılığının aktif kısıtlılıkla eşit derecede olması, patolojinin kapsüler yapılarda olduğunun temel klinik göstergesidir ve rotator manşet patolojilerinden ayırıcı tanıda önemli bir bulgudur.

Donuk Omuz Cerrahi Girişimi Nasıl Yapılır?

Cerrahi tedavi kararı alınmadan önce hastanın kapsamlı bir konservatif tedavi programından geçmiş olması ve altı ila on iki ay boyunca yürütülen bu programa rağmen yeterli klinik iyileşme sağlanamamış olması gerekmektedir. Konservatif basamak fizyoterapi programı, nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar, kısa süreli oral kortikosteroid taperleri, ultrasonografi kılavuzluğunda intraartiküler triamsinolon ve lidokain enjeksiyonları ile hidrodilatasyon uygulamalarını kapsamaktadır. Bu tedavilere rağmen ağrının ve hareket kısıtlılığının devam ettiği refrakter olgularda cerrahi girişim gündeme gelmektedir. Cerrahi öncesi hazırlık aşamasında hastanın kan şekeri regülasyonu, tiroit fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve varsa kardiyak açıdan preoperatif konsültasyon yapılması önemlidir.

Ameliyat öncesi radyolojik değerlendirmede standart omuz grafisi omuz ekleminde eşlik eden dejeneratif değişiklikleri, kalsifik tendinit varlığını ve olası glenohumeral eklem tutulumunu ortaya koymak için istenmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme adheziv kapsülit tanısında en değerli görüntüleme yöntemi olup glenohumeral kapsülde kalınlaşma, rotator intervalde inflamasyon, aksiller reseste obliterasyon ve koronal T2 sekanslarda hiperintens sinovyal alanlar hastalığın karakteristik bulgularını oluşturmaktadır. Ayrıca MR eşlik eden rotator manşet patolojileri, labrum yırtıkları ve biceps tendon lezyonlarını da ekarte etme imkanı sunmaktadır.

Anestezi tercihi genel anestezi ile birlikte interskalen brakial pleksus bloğunun kombinasyonu şeklinde yapılmaktadır. Bu kombinasyon hem intraoperatif hasta konforunu sağlamakta hem de postoperatif erken dönemde ağrı kontrollü fizyoterapiye başlanmasına olanak tanımaktadır. Hasta pozisyonu olarak günümüz artroskopik omuz cerrahisinde şezlong pozisyonu ya da lateral dekübit pozisyonu tercih edilmektedir. Şezlong pozisyonu manipülasyon sırasında hakimiyet açısından avantaj sağlarken lateral dekübit pozisyonu daha iyi eklem distraksiyonu sunmaktadır. Cerrahın deneyimi ve tercih ettiği artroskopik anatomiye göre pozisyon belirlenmektedir.

Cerrahi girişim standart posterior portalden başlanarak diagnostik artroskopi ile başlamakta, glenohumeral eklem tümüyle inspekte edilmekte ve eşlik eden intraartiküler patolojiler değerlendirilmektedir. Adheziv kapsülit olgularında eklem içi hacmin belirgin biçimde daraldığı, sinovyal doku üzerinde kalınlaşma, vasküler proliferasyon ve fibröz bantların varlığı gözlemlenmektedir. Anterior portal rotator interval üzerinden açılarak gerekli enstrümanların eklem içine ulaştırılması sağlanmaktadır. Ardından sıra sistematik kapsüler gevşetme aşamalarına gelmektedir.

Donuk Omuz Ameliyatı Çeşitleri Nelerdir?

Donuk omuz tedavisinde uygulanan cerrahi teknikler tarihsel süreç içinde önemli evrimler geçirmiş olup günümüzde birkaç farklı seçenek bulunmaktadır. Anestezi altında manipülasyon yöntemi klasik yaklaşımların başında gelmekte olup genel anestezi eşliğinde cerrahın omuzu belirli manevralarla zorlayarak fibröz kapsülü mekanik olarak yırtması esasına dayanmaktadır. Bu yöntemin uygulanışında hasta kolu önce fleksiyona alınmakta, ardından abduksiyon, eksternal rotasyon ve internal rotasyon manevraları sistematik biçimde uygulanmaktadır. Manipülasyon sırasında kapsülün yırtıldığına dair karakteristik bir ses ve his alınmakta olup bu bulgu tekniğin başarısını göstermektedir. Ancak yöntemin humerus proksimal fraktürü, glenoid rim fraktürü, rotator manşet yırtığı ve brakial pleksus yaralanması gibi ciddi komplikasyon riskleri bulunmaktadır. Özellikle osteoporotik hastalarda, ileri yaşta ve diabetik olgularda bu risk daha da artmaktadır.

Artroskopik kapsüler gevşetme, günümüzde adheziv kapsülit cerrahisinde altın standart olarak kabul edilen tekniktir. Bu yöntem manipülasyondan farklı olarak fibröz kapsülün kontrollü, hedeflenen bölgelere yönelik ve doğrudan görsel kontrol altında serbestlenmesini içermektedir. Rotator interval, anterior kapsül, inferior kapsül ve gerekli olgularda posterior kapsül sistematik biçimde açılmaktadır. Elektrokoter, radyofrekans probu ve artroskopik makas gibi enstrümanlar kullanılarak kapsüler yapılar ayrıştırılmaktadır. Yöntemin en büyük avantajı eşlik eden intraartiküler patolojilerin de aynı seansta tedavi edilebilmesi ve komplikasyon oranlarının belirgin biçimde düşük olmasıdır.

Açık cerrahi kapsüler gevşetme günümüzde nadiren tercih edilen bir yaklaşım olup genellikle artroskopik yaklaşımın yetersiz kaldığı ya da eşlik eden ekstraartiküler patolojilerin varlığında düşünülmektedir. Delto-pektoral yaklaşım ile eklem kapsülüne ulaşılmakta ve fibröz yapılar keskin diseksiyon ile serbestleşmektedir. Bu yaklaşımın açık cerrahi kaynaklı yumuşak doku hasarı, uzayan iyileşme süreci ve daha yüksek postoperatif ağrı gibi dezavantajları bulunmaktadır. Kombine yaklaşım olarak adlandırılan artroskopik gevşetme sonrası anestezi altında manipülasyon uygulaması ise özellikle ağır kontraktürlü olgularda hareket açıklığının maksimize edilmesi amacıyla tercih edilmektedir. Bu strateji artroskopinin kontrol ve güvenlik avantajlarını, manipülasyonun ekstra kapsüler bantları da açabilme özelliği ile birleştirmektedir.

Hidrodilatasyon, cerrahi girişim değil girişimsel bir tedavi yöntemi olmakla birlikte konservatif ve cerrahi tedavi arasında bir basamak olarak değerlendirilmektedir. Görüntüleme kılavuzluğunda glenohumeral ekleme yüksek volümde salin, lidokain ve steroid içeren solüsyon enjekte edilerek kapsülün mekanik olarak genişletilmesi hedeflenmektedir. Bazı hastalarda cerrahi ihtiyacını ortadan kaldırabilen bu yöntem, ağrıyı azaltıp fizyoterapinin verimliliğini artırmaktadır.

Donuk Omuz Ameliyatı Hangi Teknikle Uygulanır? Artroskopik Serbestleştirme Nedir?

Artroskopik kapsüler serbestleştirme teknik açıdan sistematik bir anatomik yaklaşımla gerçekleştirilmekte olup her aşama önceden belirlenmiş bir sırayla ilerlemektedir. Başlangıçta standart posterior portal cilt işareti olan akromionun posterolateral köşesinden yaklaşık iki santimetre distal ve bir santimetre medialde açılmaktadır. Artroskop yerleştirildikten sonra glenohumeral eklem diagnostik inspeksiyona alınmakta, eklem içi hacmin daralmış olduğu doğrulanmakta ve rotator manşetin durumu değerlendirilmektedir. Anterior portal, rotator intervalin superior sınırından iç dışa doğru yönlendirilerek açılmaktadır. Nadiren gerektiğinde anterosuperior yardımcı portal, direct anterior portal ve posterior yedi portalleri de kullanılabilmektedir.

Rotator interval serbestleştirmesi cerrahinin ilk aşamasını oluşturmakta olup korakohumeral ligament, superior glenohumeral ligament ve rotator interval kapsülü bu bölgede sistematik biçimde açılmaktadır. Elektrokoter ile subskapularis üst kenarı ve supraspinatus alt kenarı arasındaki bölge nazikçe temizlenmekte, ardından fibröz kapsül kesici enstrümanlarla açılmaktadır. Biceps pulley yapısına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu aşamanın tamamlanmasıyla birlikte eksternal rotasyon açıklığında belirgin artış gözlemlenmektedir.

Anterior kapsül serbestleştirmesi ikinci aşama olarak yürütülmekte ve subskapularis tendon liflerinin altındaki inferior glenohumeral ligamentin anterior bandı hedef alınmaktadır. Kesici enstrümanlar glenoid rim boyunca hareket ettirilerek kapsüler yapılar açılmakta, ancak subskapularis tendonuna zarar verilmemesine dikkat edilmektedir. Bu aşama sonrası hem eksternal rotasyonda hem de abduksiyonda ek kazanç sağlanmaktadır. Rotator intervalin komplet serbestleştirilmesi ve anterior kapsül gevşetme kombinasyonu çoğu olguda yeterli hareket açıklığı sağlamaktadır.

İnferior kapsüler serbestleştirme, aksiller sinirin yakın komşuluğu nedeniyle özel dikkat gerektiren en kritik aşamadır. Aksiller sinir, inferior glenohumeral ligamentin altında, humerus başının inferolateralinde seyretmekte olup kapsülden yaklaşık on ile on beş milimetre uzaklıkta konumlanmaktadır. Serbestleştirme sırasında elektrokoterin derinliği ve kesici enstrümanların pozisyonu titizlikle kontrol edilmekte, sinir yaralanmasını önlemek amacıyla kapsülün derin kesimlerinde monopolar koter yerine bipolar koter tercih edilebilmektedir. İnferior serbestleştirme sonrası abduksiyon açıklığında dramatik artış gözlemlenmektedir. Posterior kapsül serbestleştirmesi ise özellikle internal rotasyon kısıtlılığının belirgin olduğu olgularda uygulanmakta ve tam bir serbestleşme sağlanmasına katkıda bulunmaktadır.

Tüm kapsüler serbestleştirme aşamaları tamamlandıktan sonra anestezi altında son bir manipülasyon uygulanarak hareket açıklığı ölçülmekte ve eşlik eden ekstra kapsüler bantlar da açılmaktadır. Postoperatif ağrı kontrolü için intraartiküler uzun etkili lokal anestezik enjeksiyonu yapılmakta, portaller kapatılmaktadır. Cerrahi süre olarak ortalama kırk beş ile altmış dakika arasında değişen bu girişim, minimal invaziv karakteri sayesinde hastanın aynı gün taburcu edilmesine imkan tanımaktadır. Erken postoperatif dönemde fizyoterapiye başlanması yeniden yapışıklık gelişimini önlemek açısından hayati öneme sahiptir.

Donuk Omuz Ameliyatının Ardından İyileşme Dönemi ve Fizyoterapi Programı Nasıldır?

Postoperatif rehabilitasyon süreci, artroskopik kapsüler gevşetme cerrahisinin başarısını belirleyen en kritik aşamalardan birisini oluşturmakta olup ameliyathanede kazanılan hareket açıklığının korunması ve daha da geliştirilmesi bu süreçteki disiplinli çalışmaya bağlıdır. Operasyon sonrası ilk saatlerde interskalen bloğun etkisi devam ettiği için hasta ağrısız bir dönem geçirmekte ve bu olanak pasif hareket açıklığı egzersizlerine başlanması için değerlendirilmektedir. Uyanma odasında ve servise transferinde bile pasif fleksiyon, abduksiyon ve rotasyon egzersizleri nazikçe uygulanmaya başlanmaktadır. Kolun uzun süreli askıda tutulması kesinlikle önerilmemekte, sadece toplum içindeyken ve gece uyurken destek amaçlı kısa süreli askı önerilmektedir.

İlk hafta rehabilitasyon programında amaç kazanılan pasif hareket açıklığının korunmasıdır. Sarkaç egzersizleri, duvara tırmanma egzersizleri, çubuk yardımı ile pasif fleksiyon ve eksternal rotasyon egzersizleri günde en az dört ila altı kez uygulanmaktadır. Ağrı kontrolü için soğuk uygulama, nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ve gerektiğinde zayıf opioid analjezikler kullanılmaktadır. Fizyoterapist eşliğinde günlük seanslar bu dönemde büyük önem taşımaktadır. Diabetik hastalarda özellikle kan şekeri regülasyonuna dikkat edilmesi, yüksek şeker değerlerinin fibrotik yeniden yapışıklığı hızlandırdığı bilindiği için gerekmektedir.

İkinci ve üçüncü haftalarda pasif hareket egzersizleri sürdürülürken aktif yardımlı ve aktif hareket egzersizlerine kademeli olarak geçilmektedir. Skapular stabilizasyon egzersizleri programa eklenmekte, trapez, romboid ve serratus anterior kaslarının güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Rotator manşet güçlendirmesi bu dönemde ağırlıksız izometrik egzersizler ile başlatılmakta, ilerleyen haftalarda tera-band ile progresif dirençli egzersizlere geçilmektedir. Manuel terapi teknikleri, mobilizasyon uygulamaları ve gerektiğinde kuru iğneleme yöntemleri de fizyoterapistin değerlendirmesine göre programa dahil edilebilmektedir.

Dördüncü haftadan itibaren fonksiyonel egzersizler ve günlük yaşam aktivitelerine yönelik antrenmanlar programa dahil edilmektedir. Hasta iş ve sosyal yaşamına dönüş sürecinde tam hareket açıklığının korunmasına dikkat etmekte, iş yerinde ve evde pozisyonların ergonomik olarak düzenlenmesi konusunda bilgilendirilmektedir. Altı haftalık dönemde rotator manşet güçlendirmesi daha yüksek dirençlere çıkarılmakta, propriosepsiyon eğitimi başlatılmakta ve spor aktivitelerine kademeli dönüş planlanmaktadır. Rehabilitasyon programının toplam süresi altı ila on iki hafta arasında değişmekte olup bu süreçte hastanın motivasyonu ve düzenli takibi başarının anahtar unsurlarını oluşturmaktadır.

Rehabilitasyon sürecinde beklenen klinik iyileşme aşamalı olarak gerçekleşmektedir. İlk hafta içinde ağrıda belirgin azalma gözlemlenirken hareket açıklığında dramatik artış hemen ameliyat sonrası dönemde sağlanmakta, sonraki haftalarda bu kazanımın korunması hedeflenmektedir. Üçüncü ayda hastaların büyük çoğunluğunda ağrısız ve tama yakın hareket açıklığı sağlanmakta, altıncı ayda ise fonksiyonel iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Diabetik hastalarda iyileşme sürecinin daha uzun sürebileceği ve rehabilitasyon programına daha uzun süre devam edilmesi gerekebileceği unutulmamalıdır.

Donuk Omuz Ameliyatı Sonrasında Nüks Görülme Olasılığı Nedir ve Yeniden Sertleşme Riski Nasıl Azaltılır?

Artroskopik kapsüler gevşetme cerrahisi sonrası klinik başarı oranları literatürde yüzde seksen beş ile yüzde doksan beş arasında rapor edilmekte olup hasta memnuniyeti ve fonksiyonel iyileşme oldukça yüksek düzeyde seyretmektedir. Ancak nüks kavramı yani yeniden sertleşme riski göz ardı edilmemesi gereken önemli bir klinik gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Genel popülasyonda nüks oranı yüzde beş ile yüzde on beş arasında bildirilmekte, diabetik hastalarda ise bu oran yüzde yirmi beşe kadar yükselebilmektedir. Nüks gelişme zamanı çoğunlukla ilk altı ay içinde olmakta ve tipik olarak rehabilitasyon programına yeterince uyum sağlamayan, kan şekeri regülasyonu bozuk ya da altta yatan sistemik hastalıkları kontrol altında olmayan hastalarda gözlemlenmektedir.

Yeniden sertleşme riskini azaltmak amacıyla alınabilecek önlemler multidisipliner bir yaklaşımı gerektirmektedir. Postoperatif erken dönemde başlanan agresif ancak kontrollü fizyoterapi programı bu önlemlerin başında gelmektedir. Kolun uzun süreli immobilize edilmemesi, günlük en az dört ila altı kez düzenli egzersiz yapılması ve bu egzersizlerin haftanın her günü aksatılmadan sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır. Interskalen bloğun uzun etkili formları ya da postoperatif dönemde ağrı pompaları kullanılarak ağrının etkin biçimde kontrol edilmesi hastanın egzersiz programına uyumunu belirgin biçimde artırmaktadır. Uyku düzeni de göz ardı edilmemesi gereken bir faktör olup ağrılı geceleri önleyecek yatış pozisyonları ve gerektiğinde gece analjezik desteği önerilmektedir.

Sistemik hastalıkların kontrol altına alınması nüks riskini azaltmada anahtar rol oynamaktadır. Diabetik hastalarda hemoglobin A1c düzeyinin yedi altında tutulması, günlük kan şekeri değerlerinin regülasyonu ve endokrinoloji ile yakın iş birliği gerekmektedir. Tiroit fonksiyon bozuklukları varsa optimize edilmeli, hipotiroidik hastalar levotiroksin dozları ayarlanmalıdır. Sigara kullanımı kollajen sentezini ve doku iyileşmesini olumsuz etkilediği için hastalara sigarayı bırakma konusunda kesinlikle önerilerde bulunulmaktadır. Beslenme durumunun optimize edilmesi, D vitamini eksikliğinin taranması ve gerekirse suplementasyon yapılması destekleyici önlemler arasında yer almaktadır.

Postoperatif erken dönemde intraartiküler kortikosteroid enjeksiyonları yeniden sertleşme belirtileri gösteren hastalarda erken müdahale seçeneği olarak değerlendirilmektedir. Ultrasonografi kılavuzluğunda uygulanan bu enjeksiyonlar inflamasyonu kontrol altına almakta ve fibrotik süreci yavaşlatmaktadır. Nadir olgularda yeniden sertleşme geliştiğinde ikinci bir artroskopik gevşetme cerrahisi gerekebilmektedir ancak bu ikincil cerrahilerin başarı oranı ilk cerrahiye göre daha düşük olabilmektedir. Bu nedenle önleme ve erken müdahale stratejileri son derece kritik önem taşımaktadır. Ameliyat sonrası ilk yılda üç ay aralarla düzenli takip randevuları planlanmakta, hareket açıklığı ölçümleri kaydedilmekte ve herhangi bir gerilemenin erken tanınması sağlanmaktadır.

Uzun dönem prognoz açısından artroskopik kapsüler gevşetme cerrahisi sonrası hastaların büyük çoğunluğu ağrısız ve fonksiyonel bir omuz kavuşmakta, iş ve spor aktivitelerine tam olarak dönebilmektedir. Ancak hastaların cerrahi sonrası dönemde bir yaşam boyu omuz sağlığı bilincine sahip olmaları, düzenli egzersiz programlarını sürdürmeleri, aşırı yüklenmelerden kaçınmaları ve sistemik hastalıklarının kontrolüne özen göstermeleri önerilmektedir.

Donuk omuz hastalığı, günümüzde artık kader olarak kabul edilmesi gereken bir tablo olmaktan çıkmış, modern artroskopik cerrahi teknikleri ile başarılı biçimde tedavi edilebilen bir omuz hastalığı hâline gelmiştir. Adheziv kapsülit tanısı alan, aylardır süregelen ağrı ve hareket kısıtlılığı ile mücadele eden hastalar için ileri artroskopik omuz cerrahisi ve deneyimli fizyoterapi ekibinin uyum içinde çalışması hayat kalitesini yeniden kazandıran değerli bir seçenek sunmaktadır. Bu süreçte hastanın uzun süredir devam eden ağrılarına ve kısıtlılıklarına son verebilecek doğru cerrahi tedavi kararı, ancak deneyimli bir omuz cerrahının yapacağı ayrıntılı klinik ve radyolojik değerlendirme sonrası verilebilmektedir. Ortopedi ve Travmatoloji ekibi, artroskopik kapsüler gevşetme cerrahisi konusundaki geniş deneyimi, kişiye özel rehabilitasyon protokolleri ve multidisipliner yaklaşımı ile donuk omuz hastalığından yakınan bireylere en güncel ve etkin tedavi seçeneklerini sunmaya devam etmektedir. Bu tabloya dair bilgilendirme amacıyla hazırlanan içeriğimiz genel eğitim niteliğinde olup her hastanın klinik durumu farklılık gösterebileceğinden kesin tanı ve tedavi kararı için mutlaka hekim değerlendirmesi gerekmektedir.

Yayın tarihi: Son güncelleme:

Kaynakça

  1. American Academy of Orthopaedic Surgeons (AAOS-OrthoInfo) — Donuk omuz (adheziv kapsülit) tanı ve tedaviorthoinfo.aaos.org/en/diseases--conditions/frozen-shoulder
  2. StatPearls - National Center for Biotechnology Information (NCBI) — Adheziv kapsülit klinik değerlendirmencbi.nlm.nih.gov/books/NBK532955
  3. National Health Service (NHS) — Donuk omuz belirtileri ve cerrahi seçeneklernhs.uk/conditions/frozen-shoulder
  4. Mayo Clinic — Donuk omuz artroskopik kapsüler gevşetme ve iyileşmemayoclinic.org/diseases-conditions/frozen-shoulder/diagnosis-treatment/drc-20372690

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Ortopedi ve Travmatoloji Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.