Çocuk Hematoloji ve Onkoloji

Wilms Tümörü Prognozu

Üzerine, farklı nedenlerle ortaya çıkabilen ve özenli bir değerlendirme gerektiren bir durumdur. Klinik özellikleri ve değerlendirme yaklaşımını öğrenin.

Wilms tümörü, çocukluk çağında böbreklerden köken alan ve nefroblastom adıyla da bilinen bir malign neoplazi türüdür. Beş yaş altındaki çocuklarda en sık karşılaşılan böbrek kökenli kötü huylu büyüme olarak tanımlanan bu hastalık, embriyonal dönemde böbrek dokusunun olgunlaşma sürecinde meydana gelen aksaklıkların sonucunda gelişmektedir. Prognoz konusu ele alındığında, çocukluk çağı kanserleri arasında yüz güldürücü sonuçlara ulaşılan hastalıklardan biri olduğu vurgulanmalıdır. Son otuz yıllık süreçte multidisipliner yaklaşımların yaygınlaşması, cerrahi tekniklerin gelişmesi ve onkolojik protokollerin standardize edilmesi sayesinde sağkalım oranlarında belirgin ilerleme kaydedilmiştir. Günümüzde yapılan klinik çalışmalarda, erken evre olgularda beş yıllık sağkalım oranının yüzde doksanın üzerine çıktığı raporlanmaktadır.

Prognozu belirleyen unsurların başında hastalığın evresi gelmektedir. Uluslararası kabul gören evreleme sistemlerine göre Wilms tümörü beş ayrı evrede sınıflandırılmaktadır. Evre bir olarak tanımlanan tablo, tümörün yalnızca böbrek dokusu içinde sınırlı kaldığı ve cerrahi sırasında bütünüyle çıkarılabildiği durumu ifade etmektedir. Evre iki olgularında neoplazinin böbrek kapsülünü aşıp çevre dokulara ilerlediği, ancak yine de tam olarak rezeke edilebildiği görülmektedir. Evre üçte rezidüel hastalık veya bölgesel lenf nodu tutulumu söz konusudur. Evre dört, uzak metastazların varlığını yansıtırken, evre beş çift taraflı böbrek tutulumunu temsil etmektedir. Her evrenin kendine özgü klinik gidişatı bulunmakta ve uygulanacak yaklaşımlar buna göre şekillenmektedir.

Histopatolojik özellikler prognoz açısından belirleyici bir başka önemli faktördür. Wilms tümörü temel olarak iki histolojik kategoriye ayrılmaktadır: olumlu histoloji ve olumsuz histoloji. Olumlu histoloji grubunda yer alan olgular vakaların yaklaşık yüzde doksanını oluşturmakta ve bu grupta sağkalım oranları oldukça yüksek seyretmektedir. Olumsuz histoloji ise anaplazi bulgularının varlığı ile tanımlanmakta olup, diffüz anaplazi veya fokal anaplazi şeklinde sınıflandırılmaktadır. Anaplastik komponentin varlığı, hücrelerin agresif davranış sergileme eğilimini göstermekte ve uygulanan klasik protokollere yanıtın daha sınırlı kalmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle anaplastik formlar daha yoğun protokollerle yönetilmektedir.

Tanı anındaki yaş, prognozu etkileyen değişkenler arasında özel bir konuma sahiptir. İki yaş altında tanı alan çocuklarda klinik gidişatın daha olumlu seyrettiği ve sağkalım oranlarının daha yüksek olduğu çok merkezli çalışmalarda gösterilmiştir. Buna karşılık ileri yaşlarda, özellikle dört yaş üzerinde tanı konulan olgularda, daha agresif biyolojik davranış ile karşılaşılabilmektedir. Tümör hacmi de aynı şekilde önemli bir prognostik gösterge olarak değerlendirilmektedir. Beş yüz gram üzerindeki kitlelerin daha düşük yaş gruplarında bile yüksek riskli olarak ele alındığı, ulusal ve uluslararası protokollerde belirtilmektedir. Bu parametrelerin tümü bir araya getirilerek her hastaya özgü risk stratifikasyonu yapılmaktadır.

Moleküler ve genetik özelliklerin prognoza etkisi, son yıllarda gerçekleştirilen araştırmalarla giderek daha iyi anlaşılmaktadır. WT1, WT2, CTNNB1 ve TP53 gibi genlerde saptanan mutasyonların hastalığın klinik seyrini şekillendirdiği bilinmektedir. Özellikle 1p ve 16q kromozom bölgelerindeki heterozigotluk kaybı, olumlu histolojiye sahip olgularda dahi nüks riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu genetik belirteçlerin değerlendirilmesi, çağdaş risk sınıflamasının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve protokollerin bireyselleştirilmesine zemin hazırlamıştır. Genetik danışmanlık süreci, Beckwith-Wiedemann sendromu, WAGR sendromu veya Denys-Drash sendromu gibi predispozan tabloların eşlik ettiği olgularda ayrıca önem taşımaktadır.

Cerrahi yaklaşımın niteliği prognoz üzerindeki en güçlü belirleyicilerden biridir. Radikal nefrektomi, geleneksel olarak uygulanan temel cerrahi yöntem olmaya devam etmektedir. Ancak çift taraflı tutulum durumunda veya tek böbrekli olgularda nefron koruyucu cerrahi tercih edilmektedir. Operasyon sırasında tümör rüptürünün önlenmesi, prognoz açısından kritik bir basamak oluşturmaktadır. Kapsül bütünlüğünün korunarak rezeksiyon yapılması, lokal nüks oranını belirgin biçimde azaltmaktadır. Lenf nodu örneklemesi de evrelemenin doğru yapılabilmesi için zorunlu olarak gerçekleştirilmektedir. Cerrahi deneyim, merkezin vaka hacmi ve multidisipliner ekip uyumu, sonuçları doğrudan etkileyen kurumsal değişkenler arasında sayılmaktadır.

Kemoterapi protokolleri, Wilms tümörü yönetiminin ayrılmaz bir bileşeni olarak yapılandırılmıştır. Uluslararası iki büyük ekol olan Çocuk Onkoloji Grubu ve Uluslararası Pediatrik Onkoloji Derneği yaklaşımları, neoadjuvan veya adjuvan kemoterapi konusunda farklılıklar göstermekle birlikte, sonuçta benzer sağkalım oranlarına ulaşıldığı gözlenmektedir. Vinkristin, aktinomisin-D ve doksorubisin başta olmak üzere ilaç kombinasyonları, evreye ve histolojiye göre düzenlenmektedir. Yüksek riskli olgularda siklofosfamid, etoposid ve karboplatin gibi ajanların eklendiği yoğunlaştırılmış rejimler uygulanmaktadır. Verilen sistemik yaklaşımın süresi ve dozu, klinik yanıt değerlendirmesine göre bireyselleştirilmektedir.

Radyoterapinin rolü, seçilmiş hasta gruplarında prognozu olumlu yönde etkilemektedir. Evre üç ve üzeri olgularda, anaplastik histolojide veya akciğer metastazı varlığında ışınlama protokollere dahil edilmektedir. Modern teknolojiler sayesinde yoğunluk ayarlı radyoterapi ve görüntü kılavuzluğunda uygulanan teknikler, çevre dokuların korunmasına olanak tanımaktadır. Geç dönemde ortaya çıkabilecek kardiyotoksisite, ikincil malignite gelişimi veya iskelet sistemi etkilenmesi gibi olası yan etkilerin azaltılması, çağdaş radyoterapi planlamasının temel hedefleri arasında yer almaktadır. Pediatrik radyasyon onkolojisi alanındaki gelişmeler, uzun dönem yaşam kalitesinin korunmasına önemli katkı sağlamaktadır.

Nüks durumunda izlenen yol ve elde edilen sonuçlar, prognoz değerlendirmesinin ayrı bir başlığını oluşturmaktadır. Wilms tümörü olgularının yaklaşık yüzde on ile on beşinde nüks gözlenmektedir. Nüks zamanı, nüksün yerleşim yeri ve daha önce uygulanmış protokoller, ikincil yaklaşımın şekillenmesinde belirleyici olmaktadır. Tanıdan sonraki ilk altı ay içinde meydana gelen erken nüksler, daha sınırlı yanıtla seyredebilmektedir. Geç dönemde gelişen nükslerde ise yoğunlaştırılmış kemoterapi, otolog kök hücre nakli ve hedefli yaklaşımlar gündeme gelebilmektedir. Akciğer izole nüksleri, karaciğer veya kemik tutulumlu nükslere kıyasla daha olumlu seyretme eğilimindedir.

Metastatik hastalığın prognoza etkisi, yerleşim yerine göre değişkenlik göstermektedir. En sık karşılaşılan metastaz bölgesi akciğer olarak bildirilmektedir. Akciğer metastazlarına yaklaşımda kemoterapiye verilen yanıt, prognozun en güçlü göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Altı haftalık başlangıç protokolünün sonunda tam radyolojik yanıt elde edilen olgularda sağkalım belirgin biçimde yüksek seyretmektedir. Karaciğer, beyin ve kemik metastazları daha nadir gözlenmekle birlikte, bu bölgelerde tutulum varlığı genel klinik gidişatı olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Görüntüleme tekniklerinin gelişmesi, mikrometastazların erken saptanmasına olanak tanıyarak yönetim stratejilerinin zamanında düzenlenmesine zemin hazırlamaktadır.

Çift taraflı Wilms tümörü olarak da bilinen evre beş tablo, tüm olguların yaklaşık yüzde beşini oluşturmaktadır. Bu grupta nefron koruyucu cerrahi mutlak gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Her iki böbrekten yeterli işlev gören dokunun korunması, uzun vadeli renal yetmezlik riskini azaltma açısından temel önem taşımaktadır. Neoadjuvan kemoterapi ile tümör boyutunun küçültülmesinin ardından, planlı parsiyel nefrektomi uygulanmaktadır. Evre beş olgularda sağkalım oranları, tek taraflı olgulara kıyasla bir miktar daha düşük seyretmekle birlikte, modern protokoller sayesinde yüzde sekseni aşan başarı düzeylerine ulaşılabildiği bildirilmektedir. Bu olguların yönetimi, yalnızca deneyimli pediatrik onkoloji merkezlerinde yürütülmektedir.

Uzun dönem izlemde değerlendirilen parametreler, prognozun yalnızca sağkalım rakamlarıyla sınırlı kalmadığını ortaya koymaktadır. Yaşayan çocuklarda büyüme-gelişme takibi, böbrek işlevlerinin değerlendirilmesi, kardiyak fonksiyonların izlenmesi ve fertilite potansiyelinin korunması gibi konular düzenli olarak ele alınmaktadır. Doksorubisin maruziyetine bağlı kardiyak izlem, ekokardiyografik değerlendirmelerle gerçekleştirilmektedir. Akciğer ışınlaması alan olgularda pulmoner fonksiyon testleri rutin izlem protokollerine dahil edilmektedir. İkincil malignite gelişimi, on yıldan uzun süreli takiplerde ortaya çıkabilen nadir ancak ciddi bir komplikasyon olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle çocukluk çağında nefroblastom geçirmiş bireylerin yaşam boyu izlemi önerilmektedir.

Psikososyal boyut, hastalığın yönetiminde sıklıkla göz ardı edilen ancak prognozun bütüncül değerlendirmesinde önemli yer tutan bir alandır. Tanı sürecinin aile üzerindeki etkisi, çocuğun okul yaşantısına uyumu ve sosyal gelişiminin desteklenmesi, uzun dönemli iyilik halinin korunmasına katkı sağlayan unsurlar arasında değerlendirilmektedir. Hastanenin pediatrik onkoloji ünitesinde görev yapan psikologlar, sosyal hizmet uzmanları ve özel eğitim danışmanları, çok yönlü destek sunmaktadır. Aile temelli yaklaşımlar, kardeşlerin sürece dahil edilmesi ve okul ortamına dönüş hazırlığı, izlem programının ayrılmaz parçalarını oluşturmaktadır. Yaşam kalitesi ölçümlerinin standart aralıklarla yapılması, bu desteğin etkinliğinin değerlendirilmesine olanak tanımaktadır.

Gelecek dönemde prognozun daha da iyileşmesine yönelik araştırmalar, immünoterapi ve hedefli moleküler ajanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tümör mikroçevresinin haritalandırılması, sirküle eden tümör DNA'sının izlenmesi ve yeni nesil dizileme teknolojilerinin klinik uygulamaya entegre edilmesi, prognostik öngörünün doğruluğunu artırmaktadır. Likit biyopsi yöntemleri, minimal rezidüel hastalığın saptanmasında umut verici sonuçlar doğurmaktadır. Klinik araştırma protokollerine katılım, özellikle yüksek riskli ve nüks olgularında, çağdaş yaklaşımlara erişim imkânı sunmaktadır. Pediatrik onkoloji alanında uluslararası iş birlikleri, nadir görülen alt grupların incelenmesinde ve standart yaklaşımların geliştirilmesinde belirleyici rol oynamaktadır.

Sonuç olarak Wilms tümörünün prognozu, evre, histoloji, yaş, genetik özellikler ve uygulanan multidisipliner yaklaşımın niteliği gibi pek çok değişkenin birlikte değerlendirilmesiyle şekillenmektedir. Çocukluk çağı solid tümörleri arasında yüksek sağkalım oranlarıyla öne çıkan bu hastalık, doğru zamanda tanı konulduğunda ve deneyimli ekipler tarafından yönetildiğinde olumlu klinik sonuçlarla seyretmektedir. Hastanın bireysel risk profiline göre düzenlenen protokoller, uzun vadeli yaşam kalitesini korumayı hedeflemektedir. Düzenli izlem, geç yan etkilerin erken saptanması ve psikososyal desteğin sürekliliği, tüm sürecin başarısında temel rol oynamaktadır. Pediatrik onkoloji alanındaki gelişmelerin sürmesiyle, prognozun gelecek yıllarda daha da iyileşeceği öngörülmektedir.

Kaynakça

  1. National Cancer Institute (NCI) — Wilms Tümörü ve Diğer Çocukluk Çağı Böbrek Tümörleri Tedavisicancer.gov/types/kidney/hp/wilms-treatment-pdq
  2. StatPearls - National Center for Biotechnology Information (NCBI) — Wilms Tümörü (Nefroblastom)ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK442004
  3. Mayo Clinic — Wilms Tümörü Tanı ve Prognozmayoclinic.org/diseases-conditions/wilms-tumor/symptoms-causes/syc-20352655
  4. American Cancer Society (ACS) — Wilms Tümörü Sağkalım Oranları ve Prognozcancer.org/cancer/types/wilms-tumor/detection-diagnosis-staging/survival-rates.html

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

16 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.