Kalp ve Damar Cerrahisi

Diyaliz Fistülünde Tromboz

Oluşumunun nedenlerini, erken tanı işlemlerini ve trombektomi ile yaklaşım seçeneklerini detaylı olarak aktarılmaktadır. uzman kadroyla görüşün.

Diyaliz fistülünde tromboz, kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz gören hastaların damar erişim yolunun ani biçimde tıkanmasıyla ortaya çıkan ve klinik açıdan öncelikli müdahale gerektiren bir durumdur. Arteriyovenöz fistül, hemodiyaliz uygulamasının sürdürülebilmesi için gerekli görülen kalıcı damar erişim yöntemidir ve genellikle ön kol ya da üst kolda atardamar ile toplardamarın cerrahi yolla birleştirilmesi esasına dayanır. Bu birleşim sonrasında toplardamarın basınç ve akım artışına bağlı olarak zaman içinde genişlemesi ve duvarının kalınlaşması beklenir. Ancak damar içi akımın çeşitli nedenlerle yavaşlaması ya da duraklaması durumunda pıhtı oluşumu gündeme gelir. Trombozun erken saatlerde fark edilmesi, fistülün kurtarılma şansını belirleyen kritik unsurlardan biri olarak öne çıkar.

Fistül trombozunun oluşum mekanizması incelendiğinde, Virchow üçlemesi olarak tanımlanan üç ana etkenin belirleyici rol oynadığı görülür. Bu etkenler damar duvarında hasar, kan akımında yavaşlama ve pıhtılaşmaya yatkınlık artışı olarak sıralanır. Diyaliz hastalarında bu üç faktörün bir arada bulunması, tromboz riskini toplumun geneline kıyasla belirgin biçimde yükseltir. Tekrarlayan iğne girişleri damar iç yüzeyinde mikrotravmalara yol açarken, düşük tansiyon atakları akım hızını düşürür. Ayrıca üremik toksinlerin trombosit fonksiyonları üzerindeki etkileri de pıhtılaşma dengesini bozan unsurlar arasında değerlendirilir. Bu çok faktörlü yapı, tromboz gelişiminin genellikle tek bir nedene bağlanamayacağını ortaya koymaktadır.

Erken tromboz ile geç tromboz arasında önemli klinik ayrımlar bulunmaktadır. Erken tromboz, fistülün oluşturulmasından sonraki ilk otuz gün içinde gelişen olguları kapsar ve genellikle cerrahi tekniğe, seçilen damarların yetersiz çapına ya da atardamar akımının düşüklüğüne bağlanır. Geç tromboz ise fistülün olgunlaşmasının ardından ortaya çıkan ve büyük çoğunlukla altta yatan bir stenoza, yani damarsal darlığa bağlı olarak gelişen tablodur. Yapılan gözlemsel çalışmalarda geç trombozların yaklaşık yüzde seksen ile doksan arasındaki bir oranında toplardamar yolunda anlamlı bir darlığın eşlik ettiği bildirilmektedir. Bu nedenle tromboz sonrasında yalnızca pıhtının uzaklaştırılması yeterli görülmez; altta yatan darlığın da aynı seansta ele alınması önerilir.

Klinik belirtiler açısından değerlendirildiğinde, trombozun en erken ve en güvenilir bulgusu fistül üzerinde alışılmış olan titreşimin ve üfürümün kaybolmasıdır. Sağlıklı işleyen bir fistülde el ayasıyla hissedilen ince ve sürekli titreşim, tıkanma sonrasında yerini sertleşmiş ve nabız benzeri bir vurumaya bırakabilir ya da tümüyle kaybolabilir. Bunun yanında kolda şişlik, renk değişikliği, lokal ısı artışı ve ağrı da eşlik edebilen bulgular arasındadır. Diyaliz seansı sırasında düşük kan akımı, artmış venöz basınç ve tekrarlayan pıhtılaşma alarmları da tromboz gelişimini düşündüren teknik uyarılar olarak değerlendirilir. Bu bulgulardan herhangi birinin fark edilmesi durumunda gecikmeksizin damar erişim ekibiyle iletişime geçilmesi önerilir.

Tanı sürecinde fizik muayene büyük önem taşımakla birlikte, günümüzde renkli Doppler ultrasonografi başta olmak üzere görüntüleme yöntemleri belirleyici rol üstlenmektedir. Doppler incelemesi, damar içindeki akımı, akım hızlarını, olası darlık noktalarını ve pıhtının uzanımını ayrıntılı biçimde ortaya koyar. Böylece hem tromboze segmentin uzunluğu hem de eşlik eden stenoz varlığı belirlenmiş olur. Gerekli görülen olgularda fistülografi olarak adlandırılan kateter anjiyografi uygulanır ve bu yöntem hem tanısal hem de girişimsel amaçla kullanılabilme özelliği taşır. Manyetik rezonans anjiyografi ise seçilmiş olgularda ek bilgi sağlamak amacıyla tercih edilebilmektedir. Görüntüleme sonuçları, uygulanacak müdahale yönteminin planlanmasında yol gösterici veri sunar.

Tromboze fistüle yönelik girişimsel yaklaşımlar son yıllarda belirgin bir dönüşüm geçirmiştir. Geçmişte cerrahi trombektomi olarak bilinen açık ameliyat yöntemi yaygın biçimde uygulanmaktayken, günümüzde endovasküler yani damar içi teknikler ön plana çıkmıştır. Bu yaklaşımda küçük bir ponksiyon noktasından damar içine girilerek pıhtı mekanik olarak parçalanır, aspirasyonla uzaklaştırılır ya da farmakomekanik yöntemlerle çözülür. Eşlik eden darlık saptandığında balon anjiyoplasti uygulanır ve gerekli görülen bazı olgularda stent yerleştirilmesi de gündeme gelebilir. Endovasküler yöntemin en önemli üstünlüklerinden biri, aynı seansta hem pıhtının uzaklaştırılmasını hem de darlığın giderilmesini olanaklı kılmasıdır.

Girişimin başarısı, trombozun oluşumundan itibaren geçen süreye önemli ölçüde bağlıdır. Genel olarak ilk kırk sekiz saat içinde yapılan müdahalelerde başarı oranları belirgin biçimde yüksek bulunmaktadır. Bu sürenin uzamasıyla birlikte pıhtı organize hale gelmekte, damar duvarına daha sıkı yapışmakta ve mekanik olarak uzaklaştırılması güçleşmektedir. Ayrıca uzayan iskemik dönem, damar iç yüzeyindeki endotel hücrelerinin işlevini olumsuz etkileyerek yeniden pıhtılaşma eğilimini artırmaktadır. Bu nedenle diyaliz hastalarının fistüllerini düzenli aralıklarla, tercihen günde birkaç kez elleyerek titreşim ve üfürüm varlığını kontrol etmeleri klinik pratikte önerilen bir alışkanlıktır. Erken başvuru, fistülün uzun süreli kullanımını destekleyen en belirleyici etkenlerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Cerrahi trombektomi, endovasküler yöntemlerin uygulanamadığı ya da yetersiz kaldığı durumlarda başvurulan bir seçenektir. Bu işlem sırasında fistül üzerinden küçük bir kesi yapılır, Fogarty balon kateteri kullanılarak pıhtı uzaklaştırılır ve gerekli görülen olgularda yama plastisi ya da yeniden anastomoz uygulanır. Uzun segmentli trombozlarda veya birden çok başarısız endovasküler girişim sonrasında cerrahi revizyon gündeme gelebilir. Bazı olgularda tromboze fistülün kurtarılması olanaklı görülmediğinde yeni bir damar erişim yolunun oluşturulması gerekli olabilir. Bu kararın verilmesinde hastanın damar rezervi, önceki fistül geçmişi, komorbid hastalıkları ve genel klinik durumu birlikte değerlendirilir. Multidisipliner bir yaklaşımla verilen kararlar hasta açısından en uygun sonucu sağlama eğilimindedir.

Trombozun yönetiminde farmakolojik desteğin de belirli bir yeri bulunmaktadır. Girişim sonrasında düşük molekül ağırlıklı heparin ya da fraksiyone olmayan heparin kullanımı, tekrar pıhtılaşmayı önlemek amacıyla seçilmiş olgularda uygulanabilir. Bazı hastalarda antiagregan ajanlar veya oral antikoagülanlar da hekim değerlendirmesi doğrultusunda düşünülebilir. Ancak diyaliz hastalarında kanama riskinin belirgin biçimde yüksek olması nedeniyle bu ilaçların kullanımı bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla planlanır. İlaç seçimi, doz ayarlaması ve tedavi süresi hastanın laboratuvar bulguları, eşlik eden hastalıkları ve önceki kanama öyküsü göz önünde bulundurularak belirlenir. Bu nedenle antitrombotik tedavi kararlarının nefroloji ve damar cerrahisi ekibinin ortak değerlendirmesiyle alınması önerilmektedir.

Fistül trombozunun önlenmesi, oluşan trombozun ele alınmasından çoğu zaman daha büyük klinik önem taşımaktadır. Bu bağlamda düzenli fistül izlemi kritik bir uygulama olarak öne çıkar. Aylık fiziksel muayene, diyaliz seansı sırasında elde edilen basınç ve akım ölçümlerinin takibi ve periyodik Doppler ultrasonografi incelemeleri, olası darlıkların semptomatik hale gelmeden saptanmasına olanak tanır. Erken dönemde tanımlanan stenozların planlı balon anjiyoplasti ile giderilmesi, akut tromboz gelişimini önlemede önemli bir strateji olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşım günümüzde birçok merkezde vasküler erişim gözetim programı adı altında yapılandırılmış biçimde yürütülmektedir. Programlı izlem, fistül ömrünü uzatmaya yönelik güncel yaklaşımın temel bileşenlerinden birini oluşturur.

Hasta düzeyinde alınabilecek koruyucu önlemler de tromboz riskinin azaltılmasında belirleyici katkı sağlamaktadır. Fistül bulunan kolun ağır yük taşımaktan, sıkı bileklik ve saat gibi baskı yaratan aksesuarlardan korunması önerilir. Aynı kolda tansiyon ölçümü yapılmaması, kan alınmaması ve damar yolu açılmaması standart uygulamalar arasında yer alır. Uyku sırasında bu kolun üzerine yatılmaması ve aşırı sıcak ya da soğuktan sakınılması da önerilen davranışlar arasındadır. Hipotansiyon ataklarının önlenmesi amacıyla diyaliz sırasında kuru ağırlık hedefinin dikkatli belirlenmesi büyük önem taşır. Ayrıca sıvı alımının doktor önerilerine uygun biçimde düzenlenmesi, iki diyaliz seansı arasındaki ağırlık artışının kontrol altında tutulması da klinik pratikte vurgulanan önemli noktalardır.

Diyabet, hipertansiyon, ileri yaş, kadın cinsiyet, periferik arter hastalığı, önceki başarısız fistül öyküsü ve santral venöz kateter kullanımı fistül trombozu için tanımlanmış risk etkenleri arasında yer almaktadır. Ayrıca hemoglobin düzeyinin yüksek olması, eritropoietin dozunun yüksek tutulması ve bazı otoimmün hastalıkların varlığı da tromboz eğilimini artıran unsurlar olarak bildirilmektedir. Bu risk faktörlerinin bir arada bulunduğu hastalarda daha sık izlem gerekli görülür. Fistül oluşturulmadan önce yapılacak ayrıntılı damar haritalaması, uygun damarın seçilmesi ve deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirilecek anastomoz, uzun dönem başarıya katkı sağlayan önemli teknik unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu aşamada verilen kararlar, sonraki yıllarda karşılaşılabilecek pek çok komplikasyonun sıklığını doğrudan etkilemektedir.

Trombozun tekrarlaması, klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan bir durum olarak dikkat çekmektedir. İlk başarılı girişim sonrasında bile aynı fistülde yeniden pıhtılaşma gelişme olasılığı bulunmakta ve bu durum genellikle yeterince giderilememiş bir darlığın varlığına işaret etmektedir. Tekrarlayan tromboz olgularında görüntülemenin dikkatli değerlendirilmesi, tüm damar yolağının anastomozdan santral toplardamara kadar bir bütün olarak incelenmesi önerilir. Bazı durumlarda santral venöz darlıklar, uzak bir noktadan geri basınç yaratarak periferik fistülün tıkanmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle özellikle önceden santral kateter öyküsü bulunan hastalarda santral venöz sistemin de kapsamlı biçimde değerlendirilmesi önem taşır. Bu yaklaşım, yeniden pıhtılaşma riskinin azaltılması açısından belirleyici olabilmektedir.

Fistül trombozunun ekonomik yükü ve hasta yaşam kalitesi üzerindeki etkileri de göz ardı edilmemesi gereken boyutlar arasındadır. Tıkanan bir fistül, hastanın diyaliz programının aksamasına, geçici santral kateter yerleştirilmesine ve buna bağlı ek komplikasyon riskine yol açabilmektedir. Santral kateter kullanımı ise enfeksiyon ve santral venöz darlık gibi kendine özgü sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle mevcut fistülün olabildiğince uzun süre işlevsel tutulması, hem klinik hem de sistemik açıdan öncelikli bir hedef olarak kabul edilir. Damar erişiminin sürdürülebilirliği, kronik hemodiyaliz hastalarının uzun dönem izleminde belirleyici bir gösterge olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede fistül sağlığının korunması, çok yönlü bir bakım anlayışının parçası olarak ele alınır.

Kalp ve damar cerrahisi, nefroloji, girişimsel radyoloji ve diyaliz hemşireliği ekiplerinin uyumlu çalışması, fistül trombozunun yönetiminde belirleyici bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Hastanın diyaliz seansı sırasında elde edilen verilerin sistematik biçimde kaydedilmesi, olası bir tromboz gelişiminden önce uyarıcı bulguların yakalanmasına olanak tanır. Damar erişim koordinatörlüğü uygulamasının bulunduğu merkezlerde fistül ömrünün belirgin biçimde uzadığı bildirilmektedir. Multidisipliner ekip yaklaşımı, hem akut trombozun ele alınmasında hem de uzun dönem izlem stratejilerinin oluşturulmasında güncel önerilerin temel bileşenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşımın hasta düzeyinde sunduğu katkı, damar erişiminin işlevselliğinin sürdürülmesine yönelik çabaların bütününü destekler nitelikte değerlendirilmektedir.

Diyaliz fistülünde tromboz, çok boyutlu değerlendirme gerektiren ve zamanla yarışılan bir klinik tablo olarak öne çıkmaktadır. Erken tanı, altta yatan darlığın belirlenmesi, uygun girişimsel yöntemin seçilmesi ve sonrasında düzenli izlem programının sürdürülmesi, fistülün işlevsel ömrünün uzatılması açısından temel unsurlar olarak sıralanabilir. Hasta eğitiminin güçlendirilmesi, fistül üzerindeki titreşim değişikliklerinin fark edilmesi ve olası bulguların gecikmeksizin bildirilmesi de bu sürecin ayrılmaz parçalarındandır. Kronik böbrek yetmezliği izleminin uzun soluklu bir süreç olduğu göz önünde bulundurulduğunda, damar erişim yolunun korunmasına yönelik uygulamaların bütüncül bir sağlık bakım anlayışının önemli bir bileşenini oluşturduğu değerlendirilmektedir.

Kaynakça

  1. National Kidney Foundation — Hemodiyaliz Erişimi ve Bakımıkidney.org/kidney-topics/hemodialysis-access
  2. StatPearls (NCBI Bookshelf) — Arteriovenous Fistula (Arteriovenöz Fistül)ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK559213/
  3. MedlinePlus — Dialysis Access (Diyaliz Erişimi)medlineplus.gov/dialysis.html

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Kalp ve Damar Cerrahisi Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

10 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.