Genel Cerrahi

Böbrek Nakli

Kronik böbrek yetmezliğinde canlı veya kadavra vericiden alınan böbreğin alıcıya yerleştirildiği hayat kurtarıcı transplantasyon cerrahisidir.

Böbrek nakli ameliyatı, son evre böbrek yetmezliğine ulaşmış hastalarda hem yaşam süresini hem de yaşam kalitesini kökten değiştiren, modern tıbbın öne çıkan organ nakli uygulamalarından biridir. İlk kez 1954 yılında Joseph Murray tarafından tek yumurta ikizleri arasında gerçekleştirilen bu ameliyat, sonraki on yıllarda geliştirilen immünsüpresif tedavilerle birlikte akraba dışı vericilerden de yapılabilir hale gelmiş ve günümüzde diyaliz karşısında altın standart tedavi kabul edilmiştir. Genel Cerrahi kliniği, deneyimli transplantasyon ekibi, nefroloji, üroloji, kardiyoloji, enfeksiyon hastalıkları ve psikiyatri iş birliğiyle canlı verici ve kadavradan böbrek nakli süreçlerini uluslararası kılavuzlar doğrultusunda yürütmektedir. Bu metinde ameliyatın gerekçesi, uygulanışı, sonrası takibi ve uzun vadeli yönetimi ile ilgili en sık sorulan sorulara ayrıntılı yanıtlar bulacaksınız.

Böbrek Nakli Diyalize Kıyasla Neden Daha Uzun Yaşam Süresi Sağlar?

Kronik böbrek hastalığının beşinci evresine ulaşmış, glomerüler filtrasyon hızı on beşin altına düşmüş hastalarda böbrek fonksiyonlarının yerine konması için üç ana seçenek vardır: hemodiyaliz, periton diyalizi ve böbrek nakli. Bu üç yöntem arasında sağkalım açısından yapılan büyük ölçekli kohort çalışmaları, uygun aday hastalarda transplantasyonun diyalize kıyasla anlamlı ölçüde daha uzun yaşam süresi sağladığını göstermiştir. Wolfe ve arkadaşlarının klasikleşen çalışmasında kadavradan nakil yapılan hastalar, aynı bekleme listesindeki diyaliz hastalarına göre uzun dönemde çok daha düşük ölüm riskiyle karşılaşmış; canlı vericiden yapılan nakilde bu üstünlük daha da belirgin hale gelmiştir.

Diyaliz tedavisi böbreklerin süzme işlevini kısmen taklit etse de üre, kreatinin, fosfor, potasyum gibi maddeleri yalnızca haftada birkaç kez ve aralıklı biçimde uzaklaştırabilir. Bu nedenle hastalar seans aralarında sıvı yüklenmesi, elektrolit dengesizliği, aritmi ve hipertansiyon gibi tablolarla karşılaşabilir. Nakledilen böbrek ise gece gündüz kesintisiz çalışarak yalnızca süzme işlevini değil eritropoetin üretimi, D vitamini aktivasyonu, kalsiyum-fosfor dengesi ve asit-baz regülasyonu gibi endokrin ve metabolik görevleri de yerine getirir. Böylece kemik hastalığı, anemi, sekonder hiperparatiroidizm ve kardiyovasküler risk faktörleri belirgin biçimde geriler.

Diyaliz hastalarında ölümlerin en önemli kısmı kardiyovasküler nedenlere bağlıdır; kronik hacim yüklenmesi, ileri düzeyde arteriyel sertleşme, sol ventrikül hipertrofisi ve inflamasyon bu tablonun temelini oluşturur. Başarılı bir böbrek nakli sonrasında bu risk faktörleri gerilediği için kalp krizi, kalp yetmezliği ve inme gibi olayların sıklığı azalır. Ayrıca nakil sonrasında iştah, beslenme ve fiziksel aktivite düzeyi belirgin biçimde iyileşir; hasta iş yaşamına, sosyal hayata ve seyahat gibi kişisel etkinliklere yeniden katılabilir hale gelir. Diyaliz hastalarının önemli bir kısmında görülen kronik yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, depresyon ve uyku bozuklukları da nakil sonrasında büyük ölçüde geriler. Hasta değerlendirmesinde sadece böbrek fonksiyonları değil kardiyovasküler rezerv, beslenme durumu ve enfeksiyon riski de titiz biçimde ele alınarak uzun dönemde en yüksek sağkalım avantajı hedeflenir.

Canlı Vericiden ve Kadavradan Nakil Arasında Sağkalım Farkı Nedir?

Böbrek nakli, verici kaynağına göre canlı verici ve kadavradan nakil olarak iki ana grupta incelenir. Uluslararası kayıt sistemlerinin verileri, canlı vericiden yapılan nakillerin hem greft sağkalımı hem de hasta sağkalımı açısından kadavradan yapılan nakillere kıyasla anlamlı biçimde daha iyi sonuçlar verdiğini ortaya koymaktadır. Canlı vericiden yapılan nakilde bir yıllık greft sağkalımı yüzde doksan beş ile yüzde doksan yedi aralığında iken kadavradan nakillerde bu oran yüzde doksan ile doksan üç arasında kalır. Beş yıllık greft sağkalımında canlı verici nakilleri yüzde seksen beş ile doksan aralığında sonuç verirken kadavradan nakillerde bu oran yüzde yetmiş beş ile seksen düzeyindedir.

Bu farkın altında birkaç önemli faktör yatar. Canlı vericiden yapılan nakillerde soğuk iskemi süresi çok kısadır; verici böbreği alıcıya birkaç saat içinde nakledilebildiği için hücresel hasar minimum düzeyde kalır. Kadavradan yapılan nakilde ise organ perfüzyon solüsyonu içinde saatlerce, hatta bir günden fazla süre taşınabilir; bu süre uzadıkça gecikmiş greft fonksiyonu riski artar. Ayrıca canlı verici ayrıntılı biçimde taranarak sağlıklı olduğu doğrulanmış bir kişidir; kadavra vericide ise beyin ölümü sürecine bağlı hemodinamik dalgalanma, katekolamin fırtınası ve inflamatuvar süreçler organ kalitesini olumsuz etkileyebilir.

Kadavradan nakillerde vericinin yaşı, ölüm nedeni, dolaşımın durduktan sonra alınıp alınmadığı ve organın gördüğü süre gibi değişkenler önemli belirleyicilerdir. Genç ve travma nedeniyle beyin ölümü gelişmiş vericilerden alınan böbrekler, ileri yaş ya da hipertansiyon öyküsü olan vericilerden alınanlara göre daha uzun süre sağlıklı çalışır. Son yıllarda genişletilmiş kriterli verici tanımının yaygınlaşması, marjinal organları makine perfüzyonu gibi yöntemlerle korumaya alarak daha uygun sonuçlar elde etmeyi olanaklı kılmıştır. Yine de canlı vericiden yapılan nakillerin planlı zamanlaması, kısa iskemi süresi ve kapsamlı verici hazırlığı, elde edilen üstünlüğün temel taşları olarak öne çıkar. Hem canlı hem kadavradan nakillerde verici seçim kriterleri titizlikle uygulanır ve alıcıya en yüksek başarı şansı sağlanmaya çalışılır.

Böbrek Nakli İçin Verici ile Alıcı Arasında Hangi Doku Uyum Testleri Yapılır?

Böbrek nakli öncesinde verici ile alıcı arasındaki uyumu değerlendirmek için basamaklı bir immünolojik test paneli uygulanır. Bu panelin ilk basamağı kan grubu uyumudur. Klasik yaklaşımda A, B, AB ve 0 sisteminde uyumlu eşleşme sağlanması amaçlanır; bununla birlikte modern desensitizasyon protokolleri sayesinde kan grubu uyumsuz nakiller de belirli merkezlerde başarıyla yapılmaktadır. Kan grubu uyumu doğrulandıktan sonra insan lökosit antijenleri, yani HLA sisteminin tiplenmesi yapılır. Bu tiplemede A, B ve DR lokuslarına özel önem verilir; bazı programlarda C, DQ ve DP lokusları da değerlendirilir.

HLA tiplemesinin ardından panel reaktif antikor testi ile alıcının önceden gebelik, kan transfüzyonu ya da geçirilmiş nakil nedeniyle geliştirmiş olabileceği HLA antikorları taranır. Yüksek panel reaktif antikor düzeyi olan sensitize hastalarda uygun verici bulmak güçleşir ve bu hastalar için özel desensitizasyon protokolleri ya da çapraz nakil programları düşünülür. Ardından uygulanan çapraz eşleştirme, yani lenfositotoksik ve akım sitometrik çapraz eşleştirme testleri, alıcı serumunun vericinin lenfositleriyle doğrudan reaksiyona girip girmediğini gösterir. Pozitif çapraz eşleştirme, hiperakut rejeksiyon riski nedeniyle çoğunlukla kesin kontrendikasyon oluşturur.

Son yıllarda tek antijen boncuk yöntemiyle donöre özgü antikorların ayrıntılı biçimde belirlenmesi olanak sağlamıştır. Bu yöntemle alıcının hangi HLA antijenlerine karşı, hangi düzeyde antikor taşıdığı ortaya konur ve buna göre kabul edilebilir ya da kaçınılması gereken antijenler tanımlanır. Nakil sonrasında da donöre özgü antikorların düzenli takibi antikor aracılı rejeksiyonun erken tanınmasında değerlidir. Genel Cerrahi ekibi transplant immünolojisi laboratuvarıyla iş birliği içinde bu testleri titiz biçimde yorumlar ve her hastanın immünolojik risk profiline uygun protokoller planlar.

Kan Grubu Uyumsuz (ABO Inkompatibl) Böbrek Nakli Mümkün müdür?

Uzun yıllar boyunca ABO kan grubu uyumsuz nakiller, alıcıda bulunan doğal izohemaglutininlerin verici böbreğine bağlanarak hiperakut rejeksiyona yol açması nedeniyle mutlak kontrendikasyon olarak kabul edilmiştir. Ancak 1980’li yıllardan itibaren geliştirilen desensitizasyon protokolleri sayesinde kan grubu uyumsuz nakiller giderek daha sık uygulanır olmuştur. Bu programların temeli, ameliyat öncesinde alıcının anti-A ya da anti-B antikor titrelerini güvenli sınırlara indirmek ve nakil sonrasında da titrelerin yeniden yükselmesini denetim altında tutmaktır.

Desensitizasyon protokollerinde plazmaferez ya da immünoadsorpsiyon ile antikorlar dolaşımdan uzaklaştırılır. B hücrelerini hedef alan rituksimab uygulaması antikor üreten hücre havuzunu azaltır. Bazı protokollerde intravenöz immünoglobulin de kullanılır. Nakil günü antikor titresi genellikle bire on altı veya bire otuz iki gibi kabul edilebilir düzeye indirilmiş olur. Ameliyattan sonraki iki hafta antikor rebound açısından en kritik dönemdir; bu dönemde titre günlük olarak izlenir ve gerekirse ek plazmaferez seansları yapılır.

Kan grubu uyumsuz nakil yapılan hastaların uzun dönem sonuçları, tecrübeli merkezlerde ABO uyumlu nakillerle benzer düzeye ulaşmıştır. Özellikle canlı verici bulunmakta güçlük çeken, çapraz nakil programlarında da uygun eşleşme bulunamayan hastalarda bu yöntem önemli bir seçenektir. Bununla birlikte enfeksiyon riskinin artması, immünsüpresyonun yoğun olması ve maliyetin yüksek olması gibi dezavantajlar hasta seçiminde titiz olmayı gerektirir. Genel Cerrahi ekibi, kan grubu uyumsuz nakil adaylarını antikor titresi, çapraz nakil olanağı ve genel risk profili açısından değerlendirerek kişiye özgü karar verir.

Nakledilen Böbrek Vücutta Nereye Yerleştirilir ve Mevcut Böbrekler Çıkarılır mı?

Nakledilen böbrek çoğunlukla alıcının kendi böbreklerinin bulunduğu bel bölgesine değil, karnın alt kısmında yer alan iliak fossaya yerleştirilir. Bu tercih anatomik ve teknik pek çok avantaj sunar. İliak fossada dış iliak arter ve dış iliak ven kolayca ulaşılabilen büyük çaplı damarlardır; bu damarlarla vericiden gelen böbreğin renal arter ve renal veni arasında güvenli anastomozlar yapılabilir. Aynı zamanda yerleştirilen böbreğin üreteri, çok yakında bulunan mesaneye kısa ve doğal bir yolla ağızlaştırılabilir. İliak fossaya yerleştirilen böbrek ayrıca cilt altından palpe edilebildiği için ultrason ya da biyopsi işlemleri kolaylaşır.

Ameliyat sırasında hangi tarafın seçileceği, kullanılan böbreğin sağ mı sol mu olduğu, alıcının damar yapısı, geçirilmiş ameliyatları ve varsa periton diyaliz kateteri gibi etkenlere göre belirlenir. Sağ iliak fossa vena kavaya yakınlığı nedeniyle çoğu zaman tercih edilir; ancak retransplantasyonlarda ya da geçirilmiş vasküler girişimlerde sol iliak fossa seçilebilir. Renal ven dış iliak vene, renal arter dış iliak artere ya da bazı olgularda iç iliak artere anastomoze edilir. Reperfüzyondan sonra idrar akımı gözlendiğinde üreter mesaneye Lich-Gregoir tekniğiyle anti-reflü tünel oluşturularak bağlanır.

Alıcının kendi böbreklerinin çıkarılması genellikle gerekmez. Zayıf da olsa idrar üretebilen böbrekler eritropoetin salgılamaya devam edebilir ve bir miktar toksin atımına katkı sağlayabilir. Ancak çok büyük polikistik böbrekler, tekrarlayan enfeksiyon odakları, kontrolsüz hipertansiyona neden olan böbrekler, taş yükü fazla olan böbrekler ve şüpheli kitleler varsa nefrektomi kararı alınabilir. Bu karar hem üroloji hem transplantasyon ekibiyle birlikte verilir. Genel Cerrahi ekibi ameliyat öncesinde ayrıntılı görüntüleme yaparak nakil yerleşimini ve nativ böbreklerin durumunu değerlendirir.

Preemptif Nakil Nedir ve Diyalize Girmeden Nakil Neden Avantajlıdır?

Preemptif nakil, hasta henüz kronik diyaliz programına başlamadan önce yapılan böbrek naklidir. Kılavuzlar, glomerüler filtrasyon hızı yirmi mililitre altına indiğinde alıcı değerlendirmesinin başlatılmasını ve mümkünse hasta diyalize alınmadan naklin gerçekleştirilmesini önerir. Bu yaklaşımın en önemli gerekçesi, diyaliz süresinin uzamasıyla birlikte hem hasta sağkalımının hem de greft sağkalımının olumsuz etkilendiğini gösteren geniş kayıt çalışmalarıdır. Diyaliz süresi ne kadar uzun olursa kardiyovasküler hastalık, kemik hastalığı, damar sertleşmesi ve inflamasyon yükü o kadar artar.

Preemptif nakil yapılan hastalar, hiç diyalize girmedikleri için hemodiyaliz sırasında sık görülen hipotansiyon, aritmi, damara giriş yeri enfeksiyonu ve amiloidoz gibi sorunlarla karşılaşmaz. Aynı zamanda diyaliz döneminde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan psikososyal yük, iş gücü kaybı ve yaşam kalitesi düşüşü de en aza iner. Yapılan çalışmalarda preemptif nakil yapılan hastalarda greft sağkalımı, birkaç yıl diyaliz sonrası nakil olan hastalara göre anlamlı ölçüde daha uzun bulunmuştur. Bu avantaj hem canlı verici hem kadavradan yapılan preemptif nakillerde geçerlidir.

Preemptif naklin en önemli engeli zaman baskısıdır. Alıcı değerlendirmesi, verici incelemesi, immünolojik testler ve etik kurul onayı belirli bir süre gerektirir. Bu nedenle nefroloji kliniklerinin, glomerüler filtrasyon hızı yirmi beşin altına indiğinde hastayı transplantasyon merkezine yönlendirmesi önerilir. Kadavradan yapılacak preemptif nakiller için bekleme listesine erken kayıt yaptırılması, canlı vericili planlarda ise verici incelemesinin paralel olarak yürütülmesi süreci hızlandırır. Pediatrik hastalarda ise büyümenin, kemik gelişiminin ve bilişsel işlevlerin korunması açısından preemptif naklin önemi daha da belirgindir. İlgili nefroloji birimleriyle iş birliği içinde uygun aday hastaların preemptif nakil süreçleri erken başlatılır ve mümkün olan olgularda diyalize hiç girmeden nakli tamamlamak hedeflenir.

Ameliyat Sonrası İmmünsupresif İlaçlar Ömür Boyu Kullanılmak Zorunda mıdır?

Nakledilen böbrek, alıcının bağışıklık sistemi tarafından yabancı bir doku olarak algılanır ve reddedilme, yani rejeksiyon eğilimi gösterir. Bu nedenle nakil sonrası immünsüpresif ilaç tedavisi hemen hemen tüm hastalar için ömür boyu gereklidir. Tedavi genellikle indüksiyon ve idame olarak iki aşamada planlanır. İndüksiyon aşamasında ameliyat sırasında ve hemen sonrasında güçlü immün baskılayıcı ajanlar uygulanır; düşük risk grubunda bazilliksimab, yüksek risk grubunda ise anti-timosit globülin gibi ajanlar tercih edilir. İdame tedavisi ise çoğunlukla üçlü bir kombinasyondan oluşur.

Klasik idame protokolünde bir kalsinörin inhibitörü, bir antimetabolit ve bir kortikosteroid birlikte kullanılır. Kalsinörin inhibitörleri arasında en sık kullanılan ajanlar takrolimus ve siklosporindir; takrolimus günümüzde çoğu programda birinci seçenektir. Antimetabolit olarak mikofenolat mofetil ya da mikofenolik asit tercih edilir. Kortikosteroid olarak ise düşük doz prednizolon kullanılır; bazı düşük risk hastalarda erken dönemde steroid azaltılması ya da kesilmesi düşünülebilir. Kronik kalsinörin toksisitesinin ön plana geçtiği durumlarda everolimus ya da sirolimus gibi mTOR inhibitörlerine geçiş yapılabilir.

İmmünsüpresif tedavinin uzun süre kesintisiz sürdürülmesi rejeksiyonu önlemek için gereklidir; ancak beraberinde enfeksiyon riski, kanser riski, hipertansiyon, diyabet ve dislipidemi gibi yan etkiler getirir. Bu nedenle ilaç dozları kan düzeyi ölçümleri, greft fonksiyonu ve yan etki profili göz önüne alınarak sık sık bireyselleştirilir. Hastanın ilacı kendi kararıyla kesmesi ya da atlaması rejeksiyona yol açabilir. Genel Cerrahi ekibi nefroloji ve klinik farmakoloji ile iş birliği içinde her hastanın immünsüpresif rejimini uzun dönemde en dengeli biçimde yönetir.

Akut ve Kronik Rejeksiyon Belirtileri Nasıl Ayırt Edilir?

Rejeksiyon, nakledilen böbreğin alıcının bağışıklık sistemi tarafından tanınıp saldırıya uğraması sonucu ortaya çıkan bir tablodur. Zamana ve mekanizmaya göre hiperakut, akut ve kronik olarak sınıflandırılır. Hiperakut rejeksiyon dakikalar içinde ortaya çıkar ve önceden var olan antikorlara bağlıdır; günümüzde çapraz eşleştirme testleri sayesinde nadir görülür. Akut rejeksiyon ise nakilden sonra ilk aylarda ya da yıllarda ortaya çıkabilir. T hücre aracılı akut rejeksiyon Banff sınıflamasında derecelere ayrılır; antikor aracılı akut rejeksiyon ise dokuda C4d birikimi, mikroskobik damar hasarı ve donöre özgü antikorların varlığıyla tanınır.

Akut rejeksiyonun klinik belirtileri her zaman belirgin değildir. Kreatinin düzeyinde ani yükselme, idrar miktarında azalma, greft üzerinde hassasiyet, ateş, kan basıncında yükselme ve yüzde şişlik gibi bulgular olabilir. Ancak modern immünsüpresyon altında birçok akut rejeksiyon atağı yalnızca laboratuvar takibinde tespit edilir. Bu nedenle nakilden sonraki ilk aylarda kreatinin, üre, elektrolitler, tam kan sayımı ve idrar tetkiki sık aralıklarla yapılır; şüphe durumunda greft biyopsisi altın standart yöntemdir. Biyopsi Banff kriterlerine göre değerlendirilir ve tedavi buna göre planlanır.

Kronik rejeksiyon aylar ile yıllar içinde ilerleyen ve nakledilen böbreğin işlevini yavaş yavaş kaybetmesine yol açan bir süreçtir. Histopatolojik olarak interstisyel fibrozis, tübüler atrofi, glomerülopati ve arteriyopati bulguları görülür. Klinik olarak kreatinin düzeyinde yavaş yükseliş, proteinüri artışı ve kan basıncı kontrolünde güçlük ön plana çıkar. Kronik rejeksiyon ile ilaç toksisitesi, tekrarlayan primer hastalık, BK virüs nefropatisi ve iskemik hasar ayrımını yapmak için biyopsi kritik öneme sahiptir. Genel Cerrahi ekibi rejeksiyon şüphesinde hastayı zaman kaybetmeden değerlendirir ve gerekli tedaviyi başlatır.

Nakil Sonrası Kreatinin ve GFR Takibi Hangi Aralıklarla Yapılır?

Nakil sonrası greftin işlevini izlemek için kreatinin ve tahmini glomerüler filtrasyon hızı en temel parametrelerdir. Ameliyattan sonraki ilk hafta hasta hastanede yattığı için bu değerler günlük olarak kontrol edilir. Erken dönemde kreatinin düzeyinin hızla düşmesi greftin hemen çalışmaya başladığını gösterir; buna karşın kadavradan yapılan bir kısım nakilde gecikmiş greft fonksiyonu görülebilir ve kreatinin düşüşü daha yavaş olur. Bu dönemde bazı hastalarda geçici diyaliz gereksinimi doğabilir.

Taburcu olduktan sonra ilk üç ay boyunca hasta genellikle haftada bir ya da iki hafta arayla kontrol edilir. Her muayenede kreatinin, üre, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, tam kan sayımı, karaciğer enzimleri ve idrar tetkiki değerlendirilir. Ayrıca immünsüpresif ilaçların kan düzeyleri ölçülür; özellikle takrolimus için hedef aralıklar belirlenmiş olup bu değerlere göre doz ayarlanır. İlk üç ay sonrasında kontrol aralıkları on beş güne, ardından bir aya çıkarılır. Birinci yıldan sonra stabil hastalarda kontroller iki-üç ayda bir yapılır.

Kreatinin değerinde ani bir yükselme ya da tahmini glomerüler filtrasyon hızında beklenmeyen bir düşüş her zaman ciddiye alınmalıdır. Bu durumda dehidratasyon, idrar yolu enfeksiyonu, ilaç toksisitesi, üreteral darlık ve rejeksiyon ayrımı yapılmalıdır. Ultrason, doppler ve gerekirse greft biyopsisi ile tanı konur. Ayrıca proteinüri ve albüminüri takibi kronik hasarın erken belirtilerini yakalamak için önemlidir. Son yıllarda dolaşımdaki donöre özgü serbest hücresiz DNA ölçümü gibi non-invaziv testler de rejeksiyonun erken tanısında umut vaat etmektedir; bu testler seçilmiş merkezlerde biyopsi öncesinde tarama amaçlı kullanılabilir. Belirli aralıklarla yapılan protokol biyopsileri ise klinik olarak sessiz seyreden ancak greft ömrünü kısaltabilecek subklinik rejeksiyon ya da erken fibrozis bulgularını tespit etmede değerlidir. Nefroloji birimiyle koordineli biçimde bu takip programı yürütülür ve hastalara net bir kontrol takvimi sunulur.

Canlı Vericinin Tek Böbrekle Yaşam Kalitesi ve Uzun Vadeli Riskleri Nelerdir?

Canlı verici böbrek nakli, hem alıcı için üstün sonuçlar sağladığı hem de organ bekleme listesinin yükünü azalttığı için özellikle teşvik edilen bir yaklaşımdır. Ancak verici, tıbbi gereksinimi olmadığı halde bir ameliyata girmeyi ve böbreğinin birini bağışlamayı kabul eden sağlıklı bir bireydir. Bu nedenle vericinin güvenliği transplant programlarının en önemli sorumluluğudur. Verici adayları çok kapsamlı bir değerlendirmeden geçirilir. Bu değerlendirmede böbrek fonksiyonları, damar yapısı, kan basıncı, kilo, metabolik durum, aile öyküsü ve psikososyal uygunluk ayrıntılı biçimde incelenir.

Sağlıklı bir insanın tek böbrekle yaşaması, uzun süredir tıbbi olarak kabul edilen bir gerçektir. Vericinin tek böbreği kısa süre içinde hafif bir hipertrofiye uğrar ve toplam glomerüler filtrasyon hızının önemli bir kısmını karşılar. Uzun dönem izlem çalışmalarında vericilerin genel popülasyona kıyasla anlamlı bir yaşam süresi kısalması yaşamadığı görülmektedir. Bununla birlikte son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, çok uzun izlem sürelerinde vericilerde son evre böbrek yetmezliği ve gebelikte preeklampsi riskinde küçük artışlar olabileceğini göstermiştir; bu bulgular verici seçim kriterlerinin daha dikkatli uygulanmasını gerektirmiştir.

Verici olmak isteyen bireyin diyabet, kontrolsüz hipertansiyon, obezite, tekrarlayan taş hastalığı, aktif malignite veya psikiyatrik istikrarsızlık gibi durumlarının olmaması beklenir. Verici olmayı kabul eden kişiler ameliyat sonrası da uzun süre takip edilmelidir. Kan basıncı, vücut ağırlığı, kan şekeri ve idrar tetkikleri yıllık olarak değerlendirilmelidir. Genel Cerrahi ekibi verici adaylarının haklarını, risklerini ve sorumluluklarını ayrıntılı biçimde anlatır; bağışın gönüllülük esasına dayandığını her aşamada vurgular ve verici sağlığını uzun vadede güvence altına alacak takip programını hazırlar.

Çapraz Nakil (Cross-Match) Programı Uyumsuz Çiftlerde Nasıl İşler?

Bazı hastaların çevresinde canlı verici olmaya gönüllü bir yakını bulunsa bile bu kişinin kan grubu ya da doku uyumu uygun olmayabilir; ya da alıcının vericiye karşı yüksek titrede antikoru olabilir. Böyle durumlarda geleneksel yaklaşım, bu çiftin nakil olmasının mümkün olmadığı yönündedir. Çapraz nakil, yani eşleştirilmiş böbrek değişimi programları bu sorunu çözmek için geliştirilmiştir. Programda birden fazla uyumsuz alıcı-verici çifti bir havuz oluşturur; sistem bu havuzda her alıcı için kendi vericisi yerine uyumlu başka bir çiftin vericisiyle eşleşme sağlar.

Basit ikili çapraz nakilde iki uyumsuz çift birbirinin vericisiyle uyumludur; birinci çiftin vericisi ikinci çiftin alıcısına, ikinci çiftin vericisi de birinci çiftin alıcısına böbrek verir. Daha gelişmiş programlarda üç, dört ya da daha fazla çiftten oluşan zincirler oluşturulabilir. Bu tür zincirler zaman zaman altruistik verici olarak adlandırılan, herhangi bir hasta yakını olmadan bağış yapmak isteyen kişilerle başlatılabilir. Bilgisayar algoritmaları binlerce olası eşleşme arasından hem sağkalım hem etik ölçütler açısından en uygun kombinasyonu belirler.

Çapraz nakil programlarının başarılı yürüyebilmesi için ameliyatların olabildiğince eş zamanlı yapılması, verici bağışından vazgeçmesinin önüne geçilmesi ve yasal çerçevenin net olması gerekir. Türkiye’de ve dünyada çeşitli merkezler bu tür programları başarıyla uygulamaktadır. Kan grubu uyumsuz ve yüksek antikorlu alıcılar için çapraz nakil, hem desensitizasyon protokollerine göre daha güvenli hem de sonuçları daha iyi olan bir seçenek olabilir. Genel Cerrahi ekibi uyumsuz çiftleri değerlendirirken çapraz nakil olanaklarını da göz önünde bulundurur ve gerektiğinde ilgili programlarla iş birliği yapar.

Nakilli Hastalarda Enfeksiyon ve Kanser Riski Neden Artar?

İmmünsüpresif tedavi rejeksiyonu önlemek için gerekli olmakla birlikte, alıcının bağışıklık sistemini enfeksiyon ajanlarına ve tümör hücrelerine karşı da zayıflatır. Bu nedenle nakil hastaları genel popülasyona kıyasla daha sık ve daha ağır enfeksiyonlarla karşılaşabilir. Nakilden sonraki ilk aylarda bakteriyel enfeksiyonlar, cerrahi alan enfeksiyonları, üriner enfeksiyonlar ve pnömoni ön plandadır. Bir ile altı ay arasında ise fırsatçı enfeksiyonlar önem kazanır; sitomegalovirüs, Epstein-Barr virüsü, BK virüsü, Pneumocystis jirovecii, mantar enfeksiyonları ve tüberküloz bu dönemde daha sık görülür.

Bu risklere karşı profilaktik ilaç kullanımı yaygındır. Trimetoprim-sülfametoksazol Pneumocystis pnömonisi ve idrar yolu enfeksiyonlarına karşı, valgansiklovir sitomegalovirüse karşı, antifungal ajanlar ise mantar enfeksiyonlarına karşı belirli sürelerle önerilir. Hepatit B, hepatit C ve HIV taramaları hem alıcıda hem vericide yapılır. Hasta grip aşısı, pnömokok aşısı, hepatit B aşısı ve gerekli görülen diğer inaktive aşılarla korunur; canlı aşılar ise nakil sonrası dönemde genellikle önerilmez.

Uzun dönemde kanser riski de artar. Cilt kanserleri, özellikle skuamöz hücreli karsinom, en sık görülen malignitelerdir; bu nedenle güneşten korunma ve düzenli dermatolojik muayene önemlidir. Epstein-Barr virüsü ile ilişkili nakil sonrası lenfoproliferatif hastalık, böbrek nakli sonrası özel bir tablodur. Ayrıca serviks, prostat, kolon ve renal hücreli karsinom gibi solid tümörlerin taranması ihmal edilmemelidir. Genel Cerrahi ekibi nakil sonrası hastaları enfeksiyon ve kanser taraması açısından ayrıntılı bir izlem programına dahil eder.

Nakledilen Böbreğin Ortalama Ömrü Kaç Yıldır ve Retransplantasyon Mümkün müdür?

Nakledilen böbreğin ne kadar süre çalışacağı hasta ve verici özelliklerine, immünolojik uyuma, kullanılan tedavi rejimine ve uzun vadeli takibin niteliğine göre değişir. Genel bir çerçevede canlı vericiden yapılan nakillerde ortalama greft ömrü on beş ile yirmi yıl arasında değişir; kadavra vericiden yapılan nakillerde ise bu süre ortalama on ile on beş yıl aralığındadır. Bazı hastalar nakilden yirmi beş, otuz yıl sonra bile böbrek fonksiyonlarını sürdürebilirken bazı hastalarda çeşitli nedenlerle daha erken greft kaybı yaşanabilir.

Greft kaybının en sık nedenleri kronik allogreft nefropatisi, tekrarlayan primer hastalık, kalsinörin inhibitörü kaynaklı kronik toksisite, BK virüs nefropatisi ve kontrol altına alınamayan rejeksiyon ataklarıdır. Ayrıca hasta uyumsuzluğuna bağlı ilaç aksatmaları greft kaybının önemli bir nedenidir. Greft kaybedildiğinde hasta yeniden diyalize başlar; ancak bu durum yolun sonu değildir. Uygun aday olan hastalar retransplantasyona alınabilir.

Retransplantasyon, ilk nakil ile karşılaştırıldığında bazı ek zorluklar taşır. Alıcının önceki greftine karşı geliştirdiği antikorlar nedeniyle immünolojik risk daha yüksektir; sensitizasyon oranı artmıştır. Bu nedenle uyumlu verici bulmak daha güç olabilir ve desensitizasyon protokolleri ya da çapraz nakil programları gündeme gelebilir. Cerrahi olarak da karşı iliak fossa ya da farklı bir bölge kullanılabilir. Buna karşın deneyimli merkezlerde retransplantasyon sonuçları ilk nakle yakındır ve hastalar yeniden diyalizden bağımsız bir yaşam kalitesine kavuşur. Genel Cerrahi ekibi retransplantasyon adaylarını dikkatle değerlendirir ve uygun olanlara bu seçeneği sunar.

Böbrek Nakli Sonrası Gebelik ve Cinsel Yaşam Nasıl Etkilenir?

Son evre böbrek yetmezliği olan kadınlarda hormonal dengesizlik ve üremik toksinlerin etkisiyle adet düzensizlikleri, ovulasyon bozuklukları ve gebeliğin sürdürülememesi sık görülür. Erkeklerde ise üremi cinsel istek azalması, erektil işlev bozukluğu ve infertiliteye yol açabilir. Başarılı bir böbrek nakli sonrasında bu bozuklukların büyük bir kısmı düzelir. Kadınlarda adet döngüleri normale döner, ovulasyon tekrar sağlanabilir ve gebelik olanağı doğar. Erkeklerde libido, erektil işlev ve sperm parametrelerinde belirgin iyileşmeler görülür.

Nakil sonrasında gebelik planlanan kadınlarda dikkat edilmesi gereken önemli noktalar vardır. Genel öneri, gebeliği en az bir ile iki yıl ertelemektir. Bu süre boyunca greftin fonksiyonu stabil hale gelmelidir; kreatinin değerinin belirli bir düzeyin altında olması, önemli proteinüri bulunmaması, kan basıncının kontrol altında olması ve son bir yılda rejeksiyon atağı yaşanmamış olması istenir. İmmünsüpresif tedavi de gebelikle uyumlu hale getirilir; mikofenolat mofetil teratojenik etkileri nedeniyle gebelik öncesinde başka bir ajanla değiştirilmelidir.

Gebelik nakilli kadınlarda yüksek riskli bir gebelik olarak değerlendirilir; hipertansiyon, preeklampsi, gestasyonel diyabet, erken doğum ve intrauterin gelişme geriliği gibi sorunlar daha sık görülür. Bu nedenle gebelik döneminde nefroloji, kadın doğum ve nakil ekibinin ortak takibi şarttır. Buna karşın günümüzde nakilli kadınlarda başarılı gebelik oranları yüksektir. Cinsel yaşam açısından da nakil sonrasında belirgin bir iyileşme sağlanır; ancak immünsüpresif ilaçların etkisi ve psikososyal uyum süreci göz ardı edilmemelidir. Genel Cerrahi ekibi hastalarını gebelik ve cinsel yaşam konularında bilgilendirir ve gereken zamanda ilgili birimlere yönlendirir.

Bu metinde yer alan bilgiler böbrek nakli ameliyatı hakkında genel bir bilgilendirme amacı taşır ve hekim değerlendirmesinin yerine geçmez. Kronik böbrek hastalığı olan her hastanın nakil için uygunluğu, hangi verici tipiyle nakil olacağı, immünsüpresif rejimin nasıl planlanacağı ve uzun dönem takibin nasıl yürütüleceği yalnızca ayrıntılı bir değerlendirme sonrasında belirlenebilir. Böbrek nakli düşünülen hastaların ve verici olmayı isteyen yakınlarının nefroloji, transplantasyon cerrahisi, üroloji ve ilgili diğer branşlardan oluşan deneyimli bir ekiple görüşmesi gerekir. Genel Cerrahi kliniği bu süreçte hastalara bilimsel ilkelere, güncel kılavuzlara ve etik değerlere uygun biçimde eşlik eder; nakil öncesi, sırası ve sonrasında bütüncül bir yaklaşımla hem alıcının hem de vericinin sağlığını uzun vadeli olarak güvence altına almayı hedefler. Genel Cerrahi ekibi, her bireyin öyküsünü, beklentilerini ve yaşam koşullarını göz önünde bulundurarak kişiye özgü tedavi planları oluşturur ve nakil sonrasında yaşam boyu sürecek olan takip döneminde hasta ve ailesinin yanında olmayı sürdürür.

Yayın tarihi: Son güncelleme:

Kaynakça

  1. National Kidney Foundation / MedlinePlus (NLM) — Böbrek nakli ameliyatı ve sonrası bakımmedlineplus.gov/ency/article/003005.htm
  2. National Center for Biotechnology Information - StatPearls (NCBI) — Renal transplantasyon ve immünsupresyonncbi.nlm.nih.gov/books/NBK567755
  3. Mayo Clinic — Kidney transplant: doku uyumu ve rejeksiyonmayoclinic.org/tests-procedures/kidney-transplant/about/pac-20384777
  4. MedlinePlus (U.S. National Library of Medicine) — Böbrek Naklimedlineplus.gov/kidneytransplantation.html

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.