Kalp ve Damar Cerrahisi

Akut Tip B Disseksiyon Yönetimi

Akut Tip B Disseksiyon Yönetimi Süreci ve Detayları, klinik bulgularıyla dikkat çeken ve doğru değerlendirme gerektiren bir durumdur. Tanı süreci ve dikkat edilmesi gerekenlere göz atın.

Akut tip B aort disseksiyonu, sol subklaviyan arterin çıkış noktasının distalinde yer alan inen torasik aortun iç katmanında ani gelişen bir yırtık ile karakterize, damar duvarı katmanlarının kan basıncı etkisiyle birbirinden ayrılması sonucu ortaya çıkan ciddi bir kardiyovasküler durumdur. Stanford sınıflamasına göre tip A disseksiyonlardan ayrı bir grup olarak değerlendirilen bu tablo, hem klinik seyri hem de yönetim stratejileri bakımından kendine özgü özellikler taşır. Aort duvarının intima tabakasında meydana gelen laserasyon, kanın media tabakasına doğru ilerlemesine ve gerçek lümen ile yalancı lümen olmak üzere iki ayrı kanal oluşmasına yol açar. Bu patolojik süreç, aortun distal dallanmalarını ve uç organları etkileyerek geniş bir semptom yelpazesine neden olabilir.

Akut tip B disseksiyonun ortaya çıkışında birden fazla risk faktörünün etkileşimi söz konusudur. Uzun süreli ve kontrol altına alınmamış arteriyel hipertansiyon, aort duvarında dejeneratif değişikliklere yol açarak medial tabakanın direncini azaltır. Bunun yanı sıra Marfan sendromu, Ehlers-Danlos sendromu ve Loeys-Dietz sendromu gibi bağ dokusu hastalıkları, aort duvarının yapısal bütünlüğünü bozarak disseksiyona zemin hazırlayan başlıca genetik durumlar arasında yer almaktadır. Biküspit aort kapağı, aort koarktasyonu ve önceki kalp cerrahisi öyküsü de risk profilini artıran faktörler olarak dikkat çeker. İleri yaş, erkek cinsiyet, sigara kullanımı, kokain gibi sempatomimetik maddelerin tüketimi ve şiddetli fiziksel efor da tetikleyici unsurlar arasında sayılmaktadır. Gebelik döneminin son trimesterinde ve doğum sonrası erken dönemde hormonal değişiklikler nedeniyle bağ dokusunda gevşeme meydana gelmesi, nadir de olsa genç kadınlarda disseksiyon riskini artırabilir.

Klinik tablonun en karakteristik bulgusu, ani başlangıçlı, sırt veya interskapular bölgeye yayılan, yırtılır tarzda tanımlanan şiddetli ağrıdır. Bu ağrı çoğu durumda hastanın daha önce deneyimlemediği yoğunlukta olup, göğüs ön duvarına, karın bölgesine veya bel bölgesine doğru göç edebilir. Ağrının migratuvar karakteri, disseksiyonun aort boyunca ilerleyişini yansıtan önemli bir ipucu olarak değerlendirilir. Bunun dışında hipertansiyon veya paradoksal olarak hipotansiyon, senkop, dispne, disfaji, ses kısıklığı ve nabız asimetrisi tabloya eşlik edebilir. Yalancı lümenin dallara olan basısı sonucu gelişen malperfüzyon sendromları; mezenter iskemisi, renal iskemi, spinal kord iskemisi veya alt ekstremite iskemisi şeklinde tezahür ederek prognozu belirgin biçimde olumsuz yönde etkileyebilir. Nörolojik defisitlerin varlığı, aortun beyni ve omuriliği besleyen dallarında meydana gelen tıkanıklığa işaret eder ve acil müdahale gerekliliğini vurgular.

Tanı sürecinde ayrıntılı öykü alımı ve fizik muayene başlangıç noktasını oluşturur. Ancak kesin tanının konulmasında görüntüleme yöntemleri belirleyici bir role sahiptir. Kontrastlı bilgisayarlı tomografi anjiyografi, akut disseksiyonun değerlendirilmesinde altın standart olarak kabul edilen yöntemdir. Bu tetkik ile intimal flep, gerçek ve yalancı lümenin ayrımı, disseksiyonun uzanımı, dal damarların etkilenimi ve olası komplikasyonlar yüksek çözünürlükte gösterilebilmektedir. Manyetik rezonans anjiyografi, radyasyon içermemesi ve mükemmel yumuşak doku çözünürlüğü sunması nedeniyle özellikle takip sürecinde tercih edilirken, akut dönemde hasta stabilizasyonu ve süre kısıtlılıkları nedeniyle daha az kullanılır. Transözofageal ekokardiyografi, yatak başında uygulanabilir olması avantajıyla hemodinamik olarak stabil olmayan hastalarda önemli bilgiler sağlayan bir başka görüntüleme yöntemidir. Laboratuvar tetkiklerinden D-dimer düzeyi, tanı algoritmalarına yardımcı olarak dahil edilmekle birlikte, klinik şüphe yüksek olduğunda görüntüleme mutlaka planlanmalıdır.

Akut tip B disseksiyonun sınıflandırılması, yönetim stratejilerinin belirlenmesinde kritik öneme sahiptir. Semptom başlangıcından itibaren geçen sürenin ilk on dört günü akut dönem, on dört ile doksan gün arası subakut dönem, doksan günden sonrası ise kronik dönem olarak tanımlanır. Komplikasyon durumuna göre yapılan sınıflandırmada ise komplike ve komplike olmayan disseksiyonlar ayrı ayrı değerlendirilir. Komplike tip B disseksiyon; rüptür ya da rüptür tehdidi, malperfüzyon sendromu, kontrol edilemeyen hipertansiyon, dirençli ağrı, hızla genişleyen aortik çap veya erken dönemde anevrizmal dilatasyon bulguları ile kendini gösterir. Komplike olmayan grup ise bu bulguların yokluğunda tanımlanır ve farklı bir yönetim yaklaşımı gerektirir.

Komplike olmayan akut tip B disseksiyonda başlangıç yaklaşımı, agresif medikal yönetim üzerine kurgulanmıştır. Bu strateji, aort duvarındaki gerilim kuvvetlerinin azaltılmasını hedefleyen anti-impuls tedaviyi temel alır. İntravenöz beta blokerler öncelikli olarak tercih edilen ajanlar arasındadır. Kalp hızının dakikada altmış civarında tutulması ve sistolik kan basıncının yüz on ile yüz yirmi milimetre cıva aralığında düzenlenmesi hedeflenir. Beta blokerlerin yetersiz kaldığı ya da kontrendike olduğu durumlarda kalsiyum kanal blokerleri, sodyum nitroprussid veya intravenöz nikardipin gibi ajanlar kombine edilebilir. Ağrı kontrolü için opioid analjezikler devreye alınır; çünkü ağrının kendisi sempatik aktivasyon yoluyla kan basıncı yükselmesine ve disseksiyonun ilerlemesine yol açabilmektedir. Bu dönem boyunca hasta yoğun bakım koşullarında yakın monitorizasyon altında izlenir. Arter kateteri aracılığıyla invaziv kan basıncı takibi, saatlik idrar çıkışı değerlendirmesi ve nörolojik muayene tekrarları, olası komplikasyonların erken tespiti bakımından büyük önem taşır.

Komplike akut tip B disseksiyonda ise girişimsel yaklaşımlar ön plana çıkar. Torasik endovasküler aort onarımı, günümüzde bu grup hastaların yönetiminde tercih edilen başlıca yöntemdir. Femoral arter üzerinden yerleştirilen stent greftler aracılığıyla proksimal giriş yırtığının kapatılması, gerçek lümenin genişletilmesi ve yalancı lümenin trombozunun sağlanması amaçlanır. Bu yaklaşım, açık cerrahi ile karşılaştırıldığında daha düşük mortalite ve morbidite oranları sunması nedeniyle güncel kılavuzlarda öncelikli olarak önerilmektedir. İşlem öncesinde ayrıntılı anatomik değerlendirme yapılır; proksimal ve distal iniş bölgelerinin uygunluğu, dal damarların anatomisi ve erişim yollarının durumu incelenir. Sol subklaviyan arterin stent greft ile kapatılması gerektiğinde, karotis-subklaviyan baypas ya da alternatif revaskülarizasyon yöntemleri planlanır.

Endovasküler girişimin uygulanamadığı ya da başarısız olduğu seçilmiş olgularda açık cerrahi onarım gündeme gelir. Bu yaklaşım, teknik olarak daha komplike ve daha yüksek risk taşıyan bir cerrahi işlemdir. Sol torakotomi ile aorta ulaşılır ve etkilenen segment sentetik greft ile değiştirilir. Cerrahi sırasında omurilik iskemisinden korunmak amacıyla serebrospinal sıvı drenajı, ılımlı hipotermi ve distal aortik perfüzyon gibi yardımcı teknikler kullanılabilir. Hibrit yaklaşımlar da bazı olgularda tercih edilebilir; bu yöntemde açık cerrahi ve endovasküler tekniklerin bir arada uygulanması ile hem proksimal hem de distal aortik patoloji tek seansta ele alınabilir. Cerrahi ekip, kardiyovasküler cerrah, girişimsel radyolog ve anestezist iş birliği içinde çalışarak kararı bireysel hasta özelliklerine göre şekillendirir.

Malperfüzyon sendromları, akut tip B disseksiyonun en zorlu komplikasyonları arasında yer alır. Yalancı lümenin dinamik ya da statik obstrüksiyonu sonucu dal damarlarda akım bozukluğu ortaya çıkabilir. Mezenter iskemisi karın ağrısı, laktik asidoz ve peritoneal bulgular ile kendini gösterirken, renal iskemi oligüri, anüri ve kreatinin yükselmesi ile karakterizedir. Alt ekstremite iskemisi nabız kaybı, soğukluk ve motor defisit şeklinde bulgu verirken, spinal iskemi paraparezi veya parapleji ile tezahür edebilir. Bu komplikasyonların yönetiminde endovasküler fenestrasyon, dal damar stentlemesi veya cerrahi baypas gibi yöntemler devreye alınır. Malperfüzyon varlığında zaman kaybı ciddi biçimde prognozu olumsuz yönde etkilediğinden, hızlı tanı ve gecikmesiz girişim büyük önem taşımaktadır.

Yoğun bakım sürecinde hastanın hemodinamik parametreleri, nörolojik durumu ve organ perfüzyonu sürekli olarak izlenir. Enteral beslenmenin başlatılması, tromboembolik olaylardan korunma amacıyla mekanik ve farmakolojik profilaksinin uygulanması, ağrı yönetimi ve sedasyon düzeyinin uygun tutulması kritik unsurlar arasındadır. Böbrek fonksiyonlarının kontrast maddeye bağlı olarak bozulabileceği göz önünde bulundurularak, kontrast nefropatisinden korunma amacıyla yeterli hidrasyon sağlanır. Endovasküler girişim sonrası post implantasyon sendromu olarak bilinen ateş, halsizlik ve akut faz reaktanlarında yükselme tablosu izlenebilir; bu durum genellikle kendini sınırlayan bir seyir gösterir. Solunum fizyoterapisi, erken mobilizasyon ve nütrisyonel destek, iyileşme sürecine katkı sağlayan bileşenler arasında değerlendirilir.

Uzun dönem takip, akut tip B disseksiyon geçirmiş hastaların yönetiminde ihmal edilmemesi gereken bir bileşendir. Taburculuk sonrası ilk üç ayda, ardından altıncı ayda ve daha sonra yıllık aralıklarla görüntüleme kontrolleri planlanır. Bilgisayarlı tomografi anjiyografi ya da manyetik rezonans anjiyografi ile aortik çap değişimleri, yalancı lümenin trombozu, stent greft bütünlüğü ve olası anevrizmal dilatasyon değerlendirilir. Kronik dönemde yalancı lümenin açık kalması, aortik genişlemeye ve geç dönem anevrizma gelişimine zemin hazırlayan bir faktör olarak bilinmektedir. Bu nedenle uzun süreli antihipertansif tedavi ile kan basıncının hedef aralıkta tutulması, hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılmasında temel bir strateji olarak öne çıkar. Sistolik kan basıncının yüz otuz milimetre cıvanın altında tutulması genel olarak önerilen bir hedeftir.

Yaşam tarzı düzenlemeleri de takip sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sigaranın bırakılması, tuz kısıtlaması içeren dengeli beslenme, ideal vücut ağırlığının korunması ve alkol tüketiminin sınırlandırılması önerilen davranışsal değişiklikler arasındadır. Ağır kaldırma, izometrik egzersizler ve valsalva manevrasına neden olabilecek aktivitelerden kaçınılması, aortik gerilim yükünün azaltılması bakımından tavsiye edilir. Hafif ile orta yoğunlukta aerobik egzersizler, hekim onayı ile bireyselleştirilmiş bir program dahilinde uygulanabilir. Psikososyal destek de sürecin unutulmaması gereken bir boyutu olarak öne çıkar; hastalar tanı sonrası anksiyete, depresyon ve travma sonrası stres belirtileri yaşayabilmekte, bu durumda profesyonel psikolojik destek yardımcı olabilmektedir.

Bağ dokusu hastalığı olan bireylerde yönetim yaklaşımı bazı özellikler taşır. Marfan sendromlu hastalarda aortik çapın daha küçük değerlerde bile girişim endikasyonu oluşturabileceği kabul edilmektedir. Genetik danışmanlık, birinci derece akrabaların taranması ve aile öyküsünün ayrıntılı olarak değerlendirilmesi bu grup hastalarda ihmal edilmemesi gereken adımlardır. Beta blokerlere ek olarak anjiyotensin reseptör blokerlerinin aortik genişlemeyi yavaşlatıcı etkisi üzerinde yürütülen çalışmalar, bu ajanların özellikle Marfan sendromlu bireylerde tedavi protokollerine dahil edilmesini gündeme getirmiştir. Gebelik planlayan kadın hastalarda ise gebelik öncesi ayrıntılı değerlendirme, gebelik sürecinde yakın takip ve doğum planlaması multidisipliner ekip tarafından yürütülür.

Prognoz, birçok değişkenin etkileşimine bağlı olarak farklılık gösterir. Komplike olmayan akut tip B disseksiyonda medikal yönetim ile hastane içi sağkalım oranları oldukça yüksek düzeylerde raporlanmaktadır. Ancak komplike olgularda, malperfüzyon veya rüptür varlığında mortalite belirgin biçimde artmaktadır. Erken tanı, deneyimli merkezlerde multidisipliner ekip yaklaşımı, uygun görüntüleme, zamanında girişim ve titiz uzun dönem takip; hastalığın seyrinin daha olumlu bir şekilde şekillenmesine katkıda bulunur. Genç hastalarda, özellikle bağ dokusu hastalığı olanlarda yaşam boyu takip önem kazanır. Yalancı lümenin tam trombozunun sağlandığı olgularda geç dönem komplikasyonların insidansı daha düşük seyretmektedir.

Multidisipliner yaklaşım, akut tip B disseksiyon yönetiminin temel taşlarından birini oluşturur. Kardiyovasküler cerrah, girişimsel radyolog, kardiyolog, yoğun bakım uzmanı, anestezist, nörolog ve gerektiğinde genetik uzmanının bir arada değerlendirme yaptığı aort ekipleri, karmaşık olguların yönetiminde en uygun kararların alınmasını sağlar. Deneyimli aort merkezlerinde tedavi görme, sonuçları belirgin biçimde iyileştiren faktörler arasında yer almaktadır. Merkezde hasta hacminin yüksek olması, ekip deneyiminin artması ve teknik donanımın gelişmiş düzeyde bulunması, hem akut hem de kronik dönemdeki başarı oranlarına olumlu yansımaktadır. Hastane organizasyonu içinde acil servis, radyoloji, kalp damar cerrahisi ve yoğun bakım arasında hızlı iletişim protokollerinin oluşturulması, altın saat olarak bilinen kritik zaman diliminde müdahale şansını artıran bir organizasyonel yapıdır.

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

WhatsApp Online Randevu