Plevra biyopsisi, akciğer zarında gelişen kalınlaşma, sıvı birikimi, nodüler lezyon ya da tanımlanamayan diffüz plevral hastalıkların kesin tanısını koyabilmek için parietal plevra dokusundan histopatolojik inceleme amacıyla örnek alınmasını ifade eden bir işlemdir. Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile gerçekleştirilen plevral biyopsi, günümüz göğüs cerrahisi pratiğinde altın standart olarak kabul edilir; çünkü hem tanısal doğruluğu Abrams veya Cope iğnesi ile yapılan kapalı iğne biyopsisine kıyasla belirgin şekilde yüksektir hem de aynı seansta plörodez, adezyolizis ve sıvı boşaltma gibi terapötik girişimlerin uygulanmasına olanak tanır. Göğüs Cerrahisi Kliniği, plevral efüzyon, mezotelyoma şüphesi, tüberküloz plörezisi, malign plevral tutulum ve nedeni açıklanamayan diffüz plevral kalınlaşma tablolarında minimal invaziv torakoskopik yaklaşımı deneyimli cerrahi kadrosu, çift lümenli entübasyon tekniği, tek akciğer ventilasyonu deneyimi ve modern videotorakoskopi ekipmanlarıyla klinik uygulamasında rutin olarak kullanmaktadır. Bu yazıda VATS plevral biyopsinin endikasyonları, teknik detayları, kapalı iğne biyopsisiyle karşılaştırması, komplikasyon profili, tanı süreçlerine katkısı ve hasta konforu açısından sağladığı üstünlükler klinik derinlikle ele alınmaktadır.
Plevra Biyopsisi Hangi Durumlarda Zorunlu Hale Gelir?
Plevra biyopsisinin klinik endikasyonu, plevral efüzyon veya plevral kalınlaşmanın etiyolojisinin torasentez sıvı analizi, sitolojik inceleme ve mikrobiyolojik kültürlerle aydınlatılamadığı durumlarda ortaya çıkar. Egzudatif karakterde olduğu Light kriterleri ile belgelenmiş, sitolojik incelemede tanı konulamayan ve konservatif takipte gerilemeyen bir plevral efüzyon varlığında plevra biyopsisi tanı algoritmasının vazgeçilmez basamağıdır. Özellikle asbest maruziyeti öyküsü olan, tek taraflı masif efüzyon geliştiren, plevral kalınlaşması bulunan orta ileri yaş hastalarda mezotelyoma tanısının atlanmaması için parietal plevradan histopatolojik doku örneklemesi zorunludur.
Tüberküloz plörezisinin endemik olduğu coğrafyalarda genç yaş hasta grubunda tek taraflı lenfositik egzuda, düşük glukoz, yüksek adenozin deaminaz (ADA) düzeyleri ile plevral tüberkülozdan şüphelenildiğinde, mikobakteri kültürlerinin haftalar süren beklemesi sırasında hastanın tedavisiz kalmaması için parietal plevradan alınan kazeifiye granülomlu doku örneği tanının hızla konulmasını sağlar. Radyolojik olarak plevral kalınlaşmanın 1 santimetreyi aşması, mediastinal plevranın tutulumu, nodüler plevral kalınlaşma veya sirkumferansiyel plevral kalınlaşma tespiti mezotelyoma başta olmak üzere malign plevral hastalıklar açısından yüksek şüphe oluşturur ve doku örneklemesinin gecikmeden yapılmasını gerektirir.
Ampiyem olgularında, özellikle multiloküle plevral efüzyon gelişen ve göğüs tüpü drenajıyla yeterli boşaltım sağlanamayan hastalarda hem tanı hem de fibrinöz zar dekortikasyonu amacıyla torakoskopik yaklaşım tercih edilir. Metastatik plevral tutulum şüphesinde, primer odak bilinmeyen malignitede plevraya sıçrayan sekonder tümörün immünohistokimyasal alt tiplemesi tedavi seçimini doğrudan yönlendirdiği için kaliteli ve yeterli miktarda doku örneği elde edebilmek adına VATS biyopsisi ilk sırada yer alır. Kronik nedeni açıklanamayan plevral efüzyon, romatolojik hastalıklarla ilişkilendirilen plevral tutulum, ilaç ilişkili plörit, radyasyon plöriti gibi nadir ancak klinik olarak kafa karıştırıcı tablolarda da parietal plevradan histopatolojik değerlendirme kesin tanıyı koyabilmek için sıklıkla başvurulan tek güvenilir yöntemdir.
VATS Plevral Biyopsi Kapalı İğne Biyopsisine Göre Neden Daha Güvenilir Sonuç Verir?
Kapalı iğne biyopsisi, klasik olarak Abrams veya Cope iğneleri kullanılarak plevral boşluğa körlemesine giriş yapıp parietal plevradan küçük doku parçaları koparma prensibine dayanır. Bu yöntemde tanısal doğruluk oranı tüberküloz plörezisi gibi diffüz plevral tutulum yapan hastalıklarda dahi ancak yüzde altmış yetmiş bandında kalırken, mezotelyoma ve metastatik malign plevral hastalıkta yüzde kırk elli seviyesine düşmektedir. Bunun temel nedeni, malign plevral tutulumun genellikle heterojen ve yamalı olması, spesifik lezyonların yalnızca belirli plevral bölgelerde bulunması ve kör iğne örneklemesinin bu lezyonlu bölgeleri isabetle hedefleyememesidir.
Video torakoskopik biyopside ise cerrah, yüksek çözünürlüklü kamera görüntüsü altında plevral yüzeyin tamamını doğrudan gözle inceleme imkanı bulur. Kalınlaşmış plevra alanları, nodüler yüzey değişiklikleri, hipervasküler odaklar, beyaz miliyer görünümlü tüberküloz granülomları veya mezotelyomanın karakteristik plak benzeri lezyonları tespit edilerek biyopsi bu lezyonlu bölgelerden hedefli olarak alınır. Böylece tanısal doğruluk mezotelyomada dahi yüzde doksan beşin üzerine çıkar; tüberküloz plörezisi ve metastatik malign efüzyonlarda ise pratik olarak tümüne yaklaşan sensitivite değerleri elde edilir.
VATS ayrıca alınan doku örneklerinin boyutu ve derinliği açısından da belirgin üstünlük sağlar. Kapalı iğne biyopsisinde milimetrik yüzeyel doku parçaları elde edilirken, torakoskopik pariyetal plevra biyopsisinde parietal plevranın tüm katmanlarını içeren, altındaki subplevral yağ ve endotorasik fasya ile birlikte örneklenen daha kalın doku parçaları çıkarılabilir. Bu durum özellikle mezotelyoma tanısında kritik önem taşır; çünkü mezotelyomanın invaziv karakterinin gösterilebilmesi için tümör hücrelerinin plevral yağa ya da endotorasik fasyaya infiltrasyonunun histopatolojik olarak belgelenmesi gerekir. Ek olarak, torakoskopik incelemeyle plevranın diğer bölgelerinden de multiplex örnekleme yapılabilmesi, immünohistokimyasal panelin doğru şekilde çalıştırılabilmesi ve moleküler patoloji için yeterli materyalin sağlanabilmesi VATS'ı kapalı iğne biyopsisinin çok ötesine taşır.
Nedeni Bilinmeyen Plevral Efüzyonda Torakoskopik Biyopsi Ne Kadar Erken Yapılmalıdır?
Nedeni bilinmeyen plevral efüzyon terimi, tekrarlı torasentez, plevral sıvının biyokimyasal, sitolojik ve mikrobiyolojik incelemelerine karşın etiyolojinin aydınlatılamadığı klinik durumu tanımlar. Bu tablo, plevral efüzyonu olan hastaların yaklaşık dörtte birinde karşılaşılan bir sorundur ve altta yatan patolojinin özellikle malign nitelikte olduğu durumlarda tanının gecikmesi hastanın sağkalımını doğrudan olumsuz etkiler. Güncel torasik cerrahi literatürü, tekrarlanan iki torasentezin ardından tanısal getiri elde edilemeyen egzudatif efüzyonlarda dördüncü haftayı aşmadan torakoskopik biyopsiye geçilmesini önermektedir.
Erken torakoskopik girişimin bir diğer avantajı, henüz plevral yapraklar arasında yoğun fibrinöz yapışıklıklar ve loküle organizasyon gelişmeden görsel inceleme ve doku örneklemesinin kolaylıkla yapılabilmesidir. Efüzyonun kronikleşmesiyle birlikte pariyetal ve visseral plevra arasında kalın fibröz köprüler oluşur; bu durum hem torakoskopik görüş alanını daraltır hem de kamera portu ile çalışma portlarının yerleştirilmesi sırasında akciğer yaralanma riskini artırır. Bu nedenle özellikle malignite ihtimali yüksek olan hastalarda torakoskopik biyopsinin gecikmeden planlanması hem tanısal kaliteyi hem de intraoperatif güvenliği korur.
Erken tanı, tedavi seçimi açısından da belirleyicidir. Mezotelyoma gibi agresif malign plevral hastalıklarda tanıdan tedaviye geçen sürenin uzaması sistemik kemoterapinin başlanmasını ve pleurektomi/dekortikasyon veya ekstraplevral pnömonektomi gibi cerrahi tedavilerin uygulanmasını geciktirir. Aynı şekilde tüberküloz plörezisinde tanının gecikmesi anti-tüberküloz tedavinin başlanmasını erteler ve plevral zar üzerinde tedavi sonrası düzelmesi güç fibrotik kalınlaşmaların oluşmasına zemin hazırlar. Bu nedenle plevral efüzyonun etiyolojisinin belirlenememesi durumunda torakoskopik biyopsi yaklaşımı klinik gecikmeye izin vermeyecek şekilde erken devreye alınmalıdır.
Video Torakoskopi Sırasında Plevradan Kaç Adet ve Hangi Bölgeden Örnek Alınır?
VATS plevral biyopsi sırasında alınan doku örneklerinin sayısı, plevral yüzeyin görsel incelemesinde saptanan patolojik alanların dağılımına ve olası ön tanıya göre değişkenlik gösterir. Genel klinik pratikte parietal plevradan en az altı ile on adet biyopsi örneği alınması önerilir. Bu örneklerin farklı anatomik bölgelerden ve makroskopik olarak farklı görünümdeki alanlardan seçilmesi tanısal doğruluğu maksimize eder.
Örneklemede öncelikle mediastinal plevra, kostal plevra, diyafragmatik plevra ve varsa periferik akciğer yüzeyine yakın lezyonlar hedeflenir. Mezotelyoma şüphesinde alt torasik kostodiyafragmatik sinüs bölgesi ve diyafragmatik plevra özellikle önemlidir çünkü mezotelyomanın erken dönem lezyonları bu bölgelerde yoğunlaşma eğilimi gösterir. Tüberküloz plörezisi düşünüldüğünde ise apikal ve posterior kostal plevra tercih edilir; miliyer beyaz nodüller çoğunlukla bu alanlarda daha belirgindir. Metastatik plevral tutulumda ise multiplex nodüler lezyonların en belirgin olduğu her odaktan örnek alınması immünohistokimyasal alt tipleme için gereklidir.
Biyopsi örneklerinin yeterli boyutta olması, en az 5 ile 10 milimetre çapında dokular olarak çıkarılması ve mümkünse pariyetal plevranın alt katmanlarını içerecek şekilde derinlemesine örneklenmesi patoloji laboratuvarında yapılacak histolojik incelemenin kalitesini belirler. Alınan örneklerin bir kısmı formolde fiksasyon için, bir kısmı taze mikrobiyolojik kültür ve moleküler analiz için, gerekli görülürse elektron mikroskopi için ayrılır. Frozen kesitle intraoperatif hızlı tanı istenmesi durumunda cerrah, ek örnekleri patolog ile eş zamanlı değerlendirme için ayrı olarak gönderir; bu yaklaşım aynı seansta plörodez kararı almayı kolaylaştırır.
Mezotelyoma Şüphesinde VATS Plevral Biyopsinin Tanısal Doğruluğu Nedir?
Malign plevral mezotelyoma, asbest maruziyetiyle güçlü nedensellik ilişkisi olan, plevral yüzeyden köken alan agresif seyirli bir tümördür. Tanı, kesin histopatolojik doğrulama gerektirir; çünkü sitolojik inceleme mezotelyoma tanısı koymakta yetersiz kalır, hatta yanıltıcı sonuçlar verebilir. Sıvı örneklemesiyle elde edilen reaktif mezotelyal hücrelerin malign mezotelyoma hücrelerinden histopatolojik olarak ayrımı son derece güçtür ve yalnızca invaziv karakterin gösterilmesiyle mümkündür.
VATS ile yapılan plevral biyopside mezotelyoma için tanısal sensitivite yüzde doksan beş ile doksan sekiz aralığında raporlanır. Bu oran, kapalı iğne biyopsisinde yüzde otuz kırk düzeyinde kalırken, torasentez sitolojisinde yalnızca yüzde otuz civarındadır. VATS'ın bu belirgin üstünlüğü, tümörün heterojen dağılımına doğrudan hedefli örneklemeyle yaklaşabilmesinden ve mezotelyomanın karakteristik plak benzeri, üzüm salkımı görünümlü veya diffüz kalınlaşma paterni gösteren makroskopik lezyonlarının doğrudan görsel olarak seçilebilmesinden kaynaklanır.
Alınan doku örneklerinde epitelioid, sarkomatoid ve bifazik mezotelyoma alt tiplerinin ayırt edilmesi tedavi planı ve prognoz açısından belirleyicidir. Bu ayrım için kalretinin, WT-1, sitokeratin 5/6, D2-40 gibi mezotelyal belirteçlerle CEA, TTF-1, BerEP4 gibi adenokarsinom belirteçleri içeren geniş immünohistokimyasal paneller çalıştırılır. Yeterli miktarda ve derinlikte alınmış VATS örnekleri bu geniş paneli çalıştırabilme, mezotelin gibi moleküler belirteçler için ek analizler yapabilme ve gerekli durumlarda BAP1 ve MTAP kayıp analizleri gibi ayırıcı tanıya katkı sağlayan moleküler testleri uygulayabilme olanağı sağlar. Bu nedenle mezotelyoma şüphesinde plevral biyopsi işleminin tercihen VATS yoluyla ve deneyimli göğüs cerrahisi ekipleri tarafından yapılması standart yaklaşımdır.
İşlem Sırasında Aynı Seansda Plörodez veya Sıvı Boşaltma Yapılabilir mi?
VATS plevral biyopsinin en önemli klinik avantajlarından biri, tanısal işlemin terapötik girişimlerle aynı anestezi seansında birleştirilebilmesidir. Nedeni bilinmeyen plevral efüzyonda torakoskopik giriş yapıldıktan sonra plevral boşluktaki tüm serbest sıvı aspiratörle tamamen boşaltılır, bu sırada sıvının miktarı belgelenir ve gerekirse ek sitolojik inceleme için ayrı örnekler alınır. Sıvının tamamının drenajı hem parietal plevranın görsel incelemesini kolaylaştırır hem de biyopsi sonrası dönemde göğüs tüpü drenajının etkinliğini artırır.
Malign plevral efüzyon tanısı intraoperatif frozen kesitle veya güçlü makroskopik bulgular eşliğinde konulduğunda, aynı seansta talk plörodezi uygulaması yapılabilir. Talk plörodezi, steril talk pudrasının torakoskopik olarak parietal plevra yüzeyine homojen dağıtılması ve visseral ile parietal plevra arasında kontrollü inflamatuar reaksiyon başlatılarak fibrotik yapışıklık oluşturulması esasına dayanır. Bu işlem plevral sıvının yeniden birikmesini önler ve tekrarlayan torasentez ihtiyacını ortadan kaldırır. Talk plörodezinin başarı oranı VATS yaklaşımıyla uygulandığında yüzde seksen beş ile doksan bandında raporlanır ve bu oran göğüs tüpünden bedside talk verilmesine kıyasla belirgin şekilde üstündür.
Ampiyem olgularında ise torakoskopik yaklaşım hem tanı hem de terapötik dekortikasyon için tercih edilir. Fibrinöz zar ve loküle boşluklar torakoskopik enstrümanlarla ayrılır, plevral boşluk irrigasyonla temizlenir ve sonrasında etkin drenaj sağlanacak şekilde göğüs tüpü yerleştirilir. Aynı seansta hem tanısal doku örneklemesi hem de terapötik drenaj sağlandığından hastanın ikinci bir cerrahi girişime tabi tutulma ihtiyacı ortadan kalkar. Video-medikal torakoskopi olarak adlandırılan pulmonolog eşliğinde uygulanan işlemlerde bu terapötik seçenekler daha kısıtlıyken, tam VATS yaklaşımında cerrah kompleks fibrinöz zar organizasyonlarına, geniş adezyolizise ve gerekirse akciğer wedge rezeksiyonuna kadar geniş bir girişim yelpazesi uygulama imkanı bulur.
Tek Akciğer Ventilasyonu ve Çift Lümenli Tüp Neden Gereklidir?
VATS plevral biyopsinin güvenli ve etkin şekilde uygulanabilmesi için işlem tarafındaki akciğerin cerrahi sırasında söndürülmesi ve karşı akciğerin tek başına ventilasyonu sağlanmalıdır. Bu amaçla anestezi ekibi çift lümenli endotrakeal tüp kullanır; sol ana bronş veya sağ ana bronşa yönlendirilen bu tüpün her iki lümeni ayrı ventile edilebilir yapıda olduğundan cerrahın çalışacağı hemitorakstaki akciğer selektif olarak devre dışı bırakılır. Çift lümenli tüpün doğru yerleşimi fiberoptik bronkoskopi ile intraoperatif olarak doğrulanır; yanlış yerleşim durumunda ventilasyon sorunları ve cerrahi sahanın yetersiz açılması gibi kritik komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Tek akciğer ventilasyonu sırasında işlem tarafındaki akciğer atmosfere açılan trokar portları aracılığıyla pasif olarak kollabe olur. Bu kollabe akciğer, cerrahın plevral yüzeye rahat ulaşımını, parietal plevranın tüm yüzeyini kamera altında incelemesini ve biyopsi enstrümanlarını güvenle yönlendirmesini mümkün kılar. Aynı zamanda karbondioksit insüflasyonu genelde kullanılmaz veya çok düşük basınçta uygulanır; bu durum mediastinal itilme ve kardiyovasküler stabiliteyi olumsuz etkileyebilecek yüksek intraplevral basınç değişikliklerini önler.
Bu tekniğin başarıyla uygulanabilmesi karşı akciğerin ventilasyon rezervinin yeterli olmasına bağlıdır. Preoperatif dönemde solunum fonksiyon testleri, difüzyon kapasitesi ölçümü, arteriyel kan gazı analizi ve kardiyopulmoner egzersiz kapasitesi değerlendirmesi bu rezervin belirlenmesinde kullanılan başlıca yöntemlerdir. Solunum fonksiyonları ileri derecede kısıtlı hastalarda tek akciğer ventilasyonuna tolerans azalır; bu durumda hipoksemi, hiperkarbi ve pulmoner hipertansiyon alevlenmesi riskleri artar. Bu tür yüksek riskli hastalarda anestezi ekibi ile yakın işbirliği yapılır, bronşiyal blokerlerle selektif lob koleksleri, aralıklı ventilasyon manevraları veya sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) desteği ile tolerans artırılmaya çalışılır.
Ameliyat Sonrası Göğüs Tüpü Ne Kadar Süre Kalır ve Ne Zaman Çıkarılır?
VATS plevral biyopsi sonrasında plevral boşluğa yerleştirilen göğüs tüpü, biyopsi sonrası olası kanamanın drenajı, hava kaçağının kontrolü ve akciğerin tam ekspansiyonunun sağlanması için kritik role sahiptir. Genel klinik pratikte 24 ile 28 French kalibresinde yumuşak silikon göğüs tüpü işlemin sonunda arka koltuk altı hattı üzerinden yerleştirilir ve altta suya, üstte negatif basınç emişine bağlanır. Tüpün kalış süresi hastanın klinik seyrine, drenaj miktarına ve hava kaçağının varlığına göre değişir.
Standart olarak drenaj miktarı 24 saatte 200 mililitrenin altına indiğinde, hava kaçağı ortadan kalktığında ve akciğerin radyografide tam ekspanse olduğu görüldüğünde göğüs tüpü çıkarılır. Basit tanısal biyopsi vakalarında bu kriterlere ortalama 48 ile 72 saat içinde ulaşılır ve hasta üçüncü veya dördüncü gün içinde tüp çekildikten sonra taburcu edilebilir. Plörodez uygulanan hastalarda ise plevral yüzeylerin tam yapışıklık geliştirmesi için tüpün 4 ile 5 gün süreyle kalması ve emiş uygulanması gerekebilir.
Göğüs tüpü çekim işlemi hastanın maksimal inspirasyonda veya Valsalva manevrası sırasında yapılır; böylece tüpün çekildiği anda plevral boşluğa hava girişi engellenir. Tüp yeri sıkı sıkıya sütür ile kapatılır ve kontrol akciğer grafisi ile pnömotoraks olup olmadığı doğrulanır. Tüp çekiminden sonra 24 saatlik yakın gözlem sonrasında hasta taburcu edilir. Uzamış hava kaçağı, ampiyem gelişimi, kanama devamlılığı veya akciğerin tam ekspanse olmaması durumlarında tüp kalış süresi uzatılır ve gerekirse ek cerrahi girişim planlanır. Hastaların büyük çoğunluğunda tüp uzun süre kalmadan işlem sorunsuz tamamlanır ve hasta hızla mobilize edilerek erken dönemde hastane çıkışı sağlanır.
VATS Plevral Biyopsi Sonrası Uzamış Hava Kaçağı Riski Ne Sıklıkta Görülür?
Plevral biyopsi sırasında pariyetal plevranın örneklenmesi visseral plevrayı doğrudan etkilemese de, torakoskopik girişim sırasında akciğer parankimindeki adezyoların ayrılması, bül veya bleb varlığında yüzeyel akciğer yaralanması ve wedge rezeksiyon eklenmesi hava kaçağı gelişimine zemin hazırlayabilir. Genel olarak VATS plevral biyopsi sonrası hava kaçağı görülme sıklığı yüzde 5 ile 10 aralığındadır; ancak bu kaçakların büyük çoğunluğu ilk 48 saat içinde spontan olarak kapanır.
Uzamış hava kaçağı, göğüs tüpünden postoperatif beşinci günden sonra devam eden hava kaçağı olarak tanımlanır ve VATS plevral biyopsi sonrasında yüzde 2 ile 5 arasında görülür. Bu risk özellikle kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan, amfizematöz akciğer parankimi bulunan, önceden geçirilmiş plevral inflamasyonu veya adezyonu olan hastalarda daha yüksektir. Ayrıca kortikosteroid kullanan, malnütrisyonu olan ve doku iyileşme kapasitesi azalmış hastalarda hava kaçağının uzama riski artar.
Uzamış hava kaçağı yönetiminde ilk basamak göğüs tüpünün emiş modundan su altı drenaj moduna geçirilmesi ve akciğer parankiminin doğal iyileşmesine zaman tanınmasıdır. İnatçı olgularda talk plörodezi, otolog kan yaması (blood patch) veya intraoperatif fibrin sealer uygulaması gündeme gelir. Nadir olgularda yeniden cerrahi girişimle hava kaçağının kaynağı belirlenip stapler ile kapatılabilir. Uzamış hava kaçağını önlemek için intraoperatif dönemde parankimal yaralanmaların minimalize edilmesi, dikkatli adezyoliz yapılması, gerektiğinde stapler hattının fibrin veya biyolojik sealer ile desteklenmesi standart cerrahi prensipler arasındadır.
Trokar Giriş Bölgesinde Tümör Ekimi (Port-Site Metastaz) Riski Var mıdır?
Port-site metastaz, torakoskopik girişimlerde trokar giriş bölgesi boyunca göğüs duvarına tümör hücrelerinin ekilmesi ve bu bölgede subkutan nodüler tümör gelişmesidir. Mezotelyoma başta olmak üzere malign plevral hastalıklarda bu risk özellikle önemlidir; çünkü mezotelyoma hücreleri travmatize dokular üzerinde kolayca implantasyon gösterir. Yayınlanan serilerde VATS plevral biyopsi sonrası mezotelyoma hastalarında port-site metastaz görülme sıklığı yüzde 4 ile 20 arasında değişen oranlarda raporlanmıştır.
Bu riski azaltmak amacıyla profilaktik radyoterapi uygulanması eskiden yaygın bir yaklaşımdı. Ancak son yıllarda yapılan randomize kontrollü çalışmalar profilaktik radyoterapinin port-site metastazı önlemede belirgin fayda sağlamadığını göstermiştir. Bunun yerine port bölgelerinin seçiminde iki kritik prensip uygulanır: birincisi, port sayısının minimize edilmesi ve mümkünse üniportal veya iki portlu tekniklerin tercih edilmesi; ikincisi, port bölgelerinin planlanan cerrahi tedavi sırasında rezeksiyon sınırları içinde kalacak şekilde seçilmesidir. Böylece daha sonra mezotelyoma nedeniyle pleurektomi/dekortikasyon yapılacaksa port hattı da rezeke edilerek metastaz odağı ortadan kaldırılabilir.
Ayrıca doku örneklerinin porttan çıkarılırken doğrudan port kılıfına temas ettirilmemesi, endoscopic bag kullanılarak korunaklı ekstraksiyon yapılması ve port bölgelerinin işlem sonunda salin veya sitotoksik solüsyonla yıkanması bazı merkezlerin tercih ettiği ek önlemlerdir. Mezotelyoma dışı malign plevral tutulumlarda port-site metastaz riski çok daha düşük düzeydedir ancak yine de titiz doku manipülasyonu ve korunaklı ekstraksiyon prensipleri klinik pratikte standart kabul edilir. Hasta bilgilendirmesinde bu risk açıkça belirtilmeli, işlem sonrası port bölgelerinin uzun süreli takibi planlanmalıdır.
Plevra Kalınlaşması veya Yapışıklıkta Torakoskopik Görüntüleme Neyi Ortaya Çıkarır?
Plevral kalınlaşma ve yapışıklık, çeşitli benign ve malign patolojik süreçlerin ortak radyolojik bulgusudur. Bilgisayarlı tomografi ile plevral kalınlaşmanın nodüler, sirkumferansiyel veya diffüz olup olmadığı, mediastinal plevranın tutulup tutulmadığı ve kalınlaşmanın 1 santimetreyi aşıp aşmadığı değerlendirilir. Ancak bu radyolojik veriler tek başına etiyolojik tanıya ulaşmakta yetersizdir; çünkü tüberküloz plörezisi sekeli, ampiyem sonrası fibröz kalınlaşma, malign plevral tutulum ve idiyopatik plevral fibrozis radyolojik olarak benzer bulgular verebilir.
Torakoskopik inceleme, plevral yüzeyin doğrudan görsel değerlendirmesini mümkün kılar. Malign plevral tutulumda parietal plevra üzerinde belirgin nodüler lezyonlar, mezotelyomanın karakteristik plak benzeri, üzüm salkımı görünümlü veya diffüz beyaz kalınlaşma alanları, metastatik tümörlerin ise miliyer küçük beyaz nodülleri gözlenir. Tüberküloz plörezisinde sarımsı kazeifiye granülomlar plevral yüzeyde daha küçük ve homojen dağılım gösterir. Ampiyem sonrası dönemde ise plevral yüzeyi kaplayan kalın fibrinöz zar ve organize olmuş fibröz kalınlaşmalar tipik olarak izlenir.
Yapışıklıkların dağılımı ve karakteri de tanısal ipuçları verir. Yaygın kaba fibröz yapışıklıklar önceki plevral inflamasyona işaret ederken, ince ve yeni gelişmiş yapışıklıklar aktif plevral inflamasyonun göstergesidir. Malign tutulumda yapışıklıklar genellikle tümöral infiltrasyonla iç içe geçmiştir ve sıradan adezyolizle ayrılamaz. Torakoskopik görüntüleme sırasında saptanan bu makroskopik özellikler, alınacak biyopsi örneklerinin bölgesini belirlemede ve tedavi planlamasında önemli rol oynar. Aynı zamanda cerraha, klasik cerrahi torakotomiye geçme veya işlemi VATS ile sonlandırma kararında yol gösterir.
Biyopsi Örneklerinin İmmünohistokimyasal İncelemesi Tanı Süresini Nasıl Etkiler?
Plevral biyopsi örneklerinin histopatolojik değerlendirilmesi, hematoksilen-eozin boyaması ile başlar ve konvansiyonel morfolojik incelemede tanının konulamadığı durumlarda immünohistokimyasal panellerle sürdürülür. Bu paneller özellikle mezotelyoma ile metastatik adenokarsinom ayrımında, epitelioid ve sarkomatoid mezotelyoma alt tiplemesinde, primer odak bilinmeyen malignitede tümörün kaynağının belirlenmesinde ve reaktif mezotelyal proliferasyonun malign transformasyondan ayrımında büyük önem taşır.
Mezotelyoma için tanısal panel içerisinde kalretinin, sitokeratin 5/6, WT-1, D2-40 ve mezotelin gibi mezotelyal belirteçler ile CEA, TTF-1, BerEP4, MOC-31 gibi adenokarsinom belirteçleri yer alır. Bu panelin çalıştırılması yaklaşık 3 ile 5 iş gününü bulur. Ek olarak mezotelyomanın invaziv karakterinin belirlenmesi için BAP1 nuclear kayıp incelemesi ve MTAP kayıp analizi gibi moleküler patoloji çalışmaları eklenir; bu testler tanı süresini 7 ile 10 iş gününe kadar uzatabilir.
Tüberküloz plörezisinde granülom yapısının histopatolojik olarak gösterilmesi hızlı bir tanısal ipucu sağlar; Ziehl-Neelsen boyaması ile aside dirençli basiller aranır. Mikobakteri kültür sonuçları 4 ile 6 hafta içerisinde elde edilirken, moleküler tekniklerle (PCR bazlı GeneXpert MTB/RIF) yapılan tanı 24 ile 48 saatte sonuç verir ve rifampisin direncini de belgeleyebilir. Bu nedenle VATS ile alınan plevral doku örneklerinin bir kısmının mikrobiyolojik ve moleküler analizler için taze olarak gönderilmesi tanı süresini belirgin şekilde kısaltır. Metastatik tümörlerde ise primer organa özgü belirteçlerle (TTF-1 akciğer, ER/PR meme, PSA prostat, CDX2 kolorektal) kaynak belirlenerek tedavi planlaması hızla başlatılabilir. Tüm bu özenli patolojik değerlendirme, hastanın tedaviye erken erişimi ve prognozunun iyileştirilmesi açısından belirleyicidir.
İşlem Sonrası Omuz ve Yan Ağrısı Neden Oluşur ve Ne Kadar Sürer?
VATS plevral biyopsi sonrası hastaların büyük çoğunluğu, işlem yapılan tarafta omuz bölgesinde ve yan ağrısı olarak tanımladıkları rahatsızlık hissederler. Omuz ağrısı frenik sinire yansıyan diyafragmatik plevra iritasyonu, göğüs tüpünün diyafragmatik plevraya teması ve ameliyat sırasında oluşan pozisyonel gerilme kaynaklıdır. Yan ağrısı ise trokar giriş bölgelerinden interkostal sinirlerin travmatize olması, göğüs tüpünün geçiş yerindeki interkostal sinir basısı ve pariyetal plevranın manipülasyonu nedeniyle gelişir.
Postoperatif ilk 48 ile 72 saatlik dönemde ağrı en yoğun seviyededir ve non-steroid antiinflamatuar ilaçlar, opioid analjezikler ve interkostal sinir blokları ile kontrol altına alınır. Bazı merkezlerde intraoperatif dönemde uzun etkili lokal anesteziklerle interkostal blok uygulanır; bu yaklaşım postoperatif ağrı skorlarını belirgin şekilde düşürür. Erastik göğüs bandajı yerine hafif kompresyon sağlayan sabitleme yöntemleri de solunum konforunu artırır.
Ağrı genellikle göğüs tüpünün çekilmesinin ardından belirgin şekilde azalır. Ancak interkostal sinir irritasyonuna bağlı yan ağrısı bazı hastalarda haftalar hatta aylar süren nöropatik karakterde bir rahatsızlığa dönüşebilir. Post-torakotomi ağrı sendromu olarak bilinen bu tablo VATS yaklaşımlarında klasik torakotomiye kıyasla belirgin şekilde daha az görülür; ancak yine de yüzde 5 ile 10 hastada uzun dönem hafif ağrı devam edebilir. Bu durumda pregabalin ve gabapentin gibi nöropatik ağrı ilaçları, fizyoterapi ve gerekirse interkostal sinir bloğu tedavileri uygulanır. Hastaların işlem sonrası kollarını serbest hareket ettirmeleri, derin nefes egzersizleri yapmaları ve mobilizasyona erken başlamaları hem omuz sertliğini önler hem de solunum komplikasyonlarını azaltır.
Solunum Fonksiyonları Kısıtlı Hastalarda VATS Plevral Biyopsi Güvenli midir?
Solunum fonksiyonları ileri derecede kısıtlı hastalar, VATS plevral biyopsi için özel dikkat gerektiren bir hasta grubudur. Bu grup içinde ileri kronik obstrüktif akciğer hastalığı, ileri pulmoner fibrozis, geçirilmiş pnömonektomi, geniş akciğer volüm kaybı ve pulmoner hipertansiyonu olan hastalar yer alır. Bu hastalarda tek akciğer ventilasyonuna tolerans azaldığından intraoperatif hipoksemi, hiperkarbi ve hemodinamik instabilite riskleri artar.
Preoperatif dönemde ayrıntılı solunum fonksiyon testleri, difüzyon kapasitesi ölçümü, 6 dakika yürüme testi, kardiyopulmoner egzersiz kapasitesi ve arteriyel kan gazı analizi yapılır. FEV1 değerinin 800 mililitrenin altında olması, DLCO değerinin öngörülen değerin yüzde 40'ının altında olması, pulmoner arter basıncının 50 mmHg üzerinde olması yüksek riskli hasta profilini oluşturur. Ekokardiyografi ile sağ kalp fonksiyonları, sistolik pulmoner arter basıncı ve olası konjesyon bulguları değerlendirilir.
Yüksek riskli hastalarda VATS plevral biyopsi uygulaması için özel modifikasyonlar yapılır. Genel anestezi yerine sedasyon ve interkostal blok altında uyanık video-medikal torakoskopi yaklaşımı pulmonologlar tarafından tercih edilebilir. Bu yaklaşımda hasta spontan solunumla nefes almaya devam ederken semirijid torakoskop kullanılarak parietal plevradan biyopsi alınır; tam VATS'a kıyasla daha az invaziv olmakla birlikte terapötik girişim seçenekleri sınırlıdır. Tam VATS uygulanacak hastalarda ise anestezi ekibi ile yakın işbirliği, protektif ventilasyon stratejileri, düşük tidal volüm, PEEP optimizasyonu ve karşı akciğere CPAP desteği gibi teknikler uygulanır. Postoperatif dönemde yakın monitörizasyon, erken mobilizasyon, solunum fizyoterapisi ve gerekirse noninvaziv ventilasyon desteği ile komplikasyonlar minimize edilir. Doğru hasta seçimi, ekip deneyimi ve titiz perioperatif bakım ile bu yüksek riskli hasta grubunda dahi VATS plevral biyopsi güvenle uygulanabilir.
Göğüs Cerrahisi Kliniği; nedeni bilinmeyen plevral efüzyon, mezotelyoma şüphesi, tüberküloz plörezisi, malign plevral tutulum, ampiyem ve diffüz plevral kalınlaşma tablolarında video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile plevra biyopsisini modern göğüs cerrahisi standartlarına uygun olarak uygulamaktadır. Deneyimli cerrahi ekibi, çift lümenli entübasyon ve tek akciğer ventilasyonu konusunda uzman anestezi kadrosu, ileri patoloji laboratuvarı ve immünohistokimyasal panelleri hızla çalıştırabilen tanı altyapısı sayesinde plevral hastalıkların tanısı gecikmeye izin verilmeden konur ve tedavi süreci hızla başlatılır. Aynı seansta plörodez, adezyoliz ve göğüs tüpü drenajı gibi terapötik girişimlerin uygulanabilmesi, tekrarlayan girişim ihtiyacını ortadan kaldırarak hasta konforunu ve klinik başarıyı artırmaktadır.
Bu içerik yalnızca genel bilgilendirme amaçlıdır ve hekim muayenesi, klinik değerlendirme, tanısal görüntüleme ya da hastaya özgü tedavi planlamasının yerini tutmaz. Plevral efüzyon, plevral kalınlaşma, açıklanamayan göğüs ağrısı, nefes darlığı veya öksürük gibi şikayetleri olan bireylerin mutlaka bir hekime, tercihen göğüs cerrahisi ve göğüs hastalıkları uzmanına başvurarak ayrıntılı muayene ve gerekli tetkikleri yaptırması önerilir. Tanı ve tedavi süreci hastanın klinik durumuna, ek hastalıklarına, radyolojik ve laboratuvar bulgularına göre bireysel olarak planlanmalı; her türlü tıbbi karar yalnızca yetkili hekim tarafından verilmelidir.