Romatolojik hastalıklar, bağışıklık sisteminin karmaşık yanıtları sonucunda ortaya çıkan, eklem, bağ dokusu, kas ve iç organları etkileyen geniş bir hastalık grubunu kapsamaktadır. Bu hastalıkların büyük çoğunluğunda klinik bulgular birbirine benzeyebildiği için ayırıcı değerlendirmede laboratuvar incelemeleri belirleyici bir rol üstlenir. Özellikle çocukluk çağı romatolojik hastalıklarında belirtiler silik seyredebildiğinden, kan, idrar ve doku örneklerinden elde edilen veriler, klinik muayenenin tamamlayıcısı olarak önemli bir yer tutmaktadır. Laboratuvar incelemeleri; hastalığın varlığını ortaya koymanın yanı sıra hastalığın aktivite düzeyinin izlenmesi, organ tutulumunun değerlendirilmesi ve uygulanan yaklaşımın etkinliğinin gözlemlenmesi bakımından da klinisyene çok yönlü bilgi sunar.
Romatolojik hastalıklarda kullanılan laboratuvar testleri iki geniş grupta ele alınmaktadır. Birinci grup, hastalığın varlığına ve şiddetine dair genel bilgi veren rutin testleri; ikinci grup ise otoimmün süreçlere özgü, hastalığa özgü belirteçleri kapsayan özel testleri içermektedir. Tam kan sayımı, sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, tam idrar tetkiki gibi rutin incelemeler; sistemik iltihabi yanıtın varlığını ve organ etkilenmesini değerlendirmek üzere hemen her hastada başvurulan temel araçlardır. Bu testler, klinik şüpheyi doğrulamaya yardımcı olurken hastanın genel sağlık durumunun eş zamanlı gözden geçirilmesine de olanak tanımaktadır.
Tam kan sayımı; anemi, lökosit ve trombosit değişiklikleri açısından değerli veriler sunmaktadır. Kronik iltihabi süreçlerin bir yansıması olarak kronik hastalık anemisi çocuk yaş grubunda sıkça karşılaşılan bir bulgudur. Bazı sistemik hastalıklarda lökosit sayısında belirgin artışlar dikkat çekerken, sistemik lupus eritematozus gibi tablolarda lökosit ve trombosit sayısında düşüşler gözlenebilmektedir. Bu yönüyle tam kan sayımı, tek başına tanı koydurucu olmasa da klinik değerlendirmede yön gösterici bir başlangıç incelemesi olarak kabul edilmektedir. Kan sayımındaki değişimler, hastalık aktivitesinin izlenmesinde de dinamik bir göstergedir.
Akut faz reaktanları içinde en yaygın kullanılanlar eritrosit sedimantasyon hızı ve C-reaktif protein düzeyidir. Sedimantasyon hızı, kırmızı kan hücrelerinin belirli bir sürede tüpte çökme oranını göstermekte olup vücuttaki iltihabi yanıtı dolaylı biçimde yansıtmaktadır. C-reaktif protein ise karaciğerde üretilen bir akut faz proteinidir ve iltihabi süreçlere hızlı yanıt vermesi nedeniyle klinik takipte oldukça değerlidir. Bu iki belirteç, romatolojik hastalıkların çoğunda yükselmekle birlikte enfeksiyonlar, travmalar ve bazı kötü huylu hastalıklarda da artabildiğinden, sonuçların yorumlanmasında klinik bulgularla birlikte değerlendirilmesi önemlidir. Sedimantasyon hızının normal seyrettiği bazı otoimmün tablolarda C-reaktif protein yükselebilmekte, bu durum ayırıcı değerlendirmede ipucu sunmaktadır.
Böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, romatolojik hastalıklarda organ tutulumunun erken tespiti bakımından önem taşımaktadır. Sistemik lupus eritematozus, poliarteritis nodoza ve bazı vaskülit tablolarında böbrek tutulumu ciddi seyredebilmekte; erken dönemde yakalanması hastalığın seyri açısından belirleyici olmaktadır. Serum kreatinin düzeyi, üre ve elektrolit incelemeleri; böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde temel parametreler olarak kullanılmaktadır. Karaciğer enzimlerindeki yükselmeler ise hem hastalığın karaciğer tutulumunu hem de uygulanan bazı ilaç gruplarının yan etkilerini gözlemleme imkânı sunmaktadır. Tam idrar tetkikinde proteinüri veya hematüri varlığı, böbrek etkilenmesinin sessiz göstergeleri arasında yer almaktadır.
Romatolojik hastalıkların büyük bir kısmı otoimmün nitelikte olduğundan, bağışıklık sistemine ait belirteçlerin incelenmesi tanısal değerlendirmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Antinükleer antikor testi, bağışıklık sisteminin hücre çekirdeğine karşı ürettiği antikorların varlığını değerlendirmek amacıyla yapılmaktadır. Bu test, sistemik lupus eritematozus, juvenil idiyopatik artrit, sjögren sendromu ve karma bağ dokusu hastalığı gibi pek çok tabloda pozitif sonuç verebilmektedir. Ancak sağlıklı çocukların bir bölümünde de düşük titrede pozitiflik saptanabildiğinden, sonucun klinik bulgular ışığında yorumlanması gerekmektedir. Titrenin yüksekliği ve boyanma paterni, ayırıcı değerlendirmede yardımcı olmaktadır.
Antinükleer antikor pozitif saptanan olgularda, hangi alt antikorların pozitifleştiğini belirlemek amacıyla ekstrakte edilebilir nükleer antijenlere yönelik daha ayrıntılı incelemeler yapılmaktadır. Anti-dsDNA antikoru; sistemik lupus eritematozus için özgüllüğü yüksek bir belirteç olup hastalık aktivitesiyle yakın ilişki göstermektedir. Anti-Sm antikoru ise bu hastalığın tanısında yardımcı bir belirteç olarak değerlendirilmektedir. Anti-Ro ve anti-La antikorları sjögren sendromu ve neonatal lupus sendromunda; anti-RNP antikoru ise karma bağ dokusu hastalığında sıklıkla saptanan otoantikorlar arasında yer almaktadır. Anti-Scl-70 ve antisentromer antikorlar skleroderma spektrumundaki hastalıklarda, anti-Jo-1 antikoru ise inflamatuar miyopatilerin bir alt grubunda tanısal katkı sağlamaktadır.
Romatoid faktör; immünoglobulin G'nin Fc bölgesine karşı üretilen antikorlardan oluşan bir belirteçtir. Erişkin romatoid artrit tablosunda yaygın olarak pozitif bulunmakla birlikte, juvenil idiyopatik artritin yalnızca belirli alt gruplarında pozitiflik göstermektedir. Bu nedenle çocuk yaş grubunda romatoid faktör negatifliği hastalığı dışlamak için yeterli kabul edilmemektedir. Anti-siklik sitrüline peptid antikoru ise özgüllüğü yüksek, romatoid artrit için erken tanısal katkı sağlayan bir belirteç olarak öne çıkmaktadır. Bu antikorun pozitifliği, hastalığın seyrinde eklem hasarının ilerleyici olabileceğine dair bilgi de sunmaktadır. Her iki belirtecin birlikte değerlendirilmesi tanısal doğruluğu artırmaktadır.
Vaskülit tablolarında antinötrofil sitoplazmik antikor incelemesi ayırıcı değerlendirmede belirleyici bir yer tutmaktadır. Sitoplazmik boyanma paterni gösteren c-ANCA ve perinükleer boyanma gösteren p-ANCA alt tipleri, farklı vaskülit tablolarında farklı sıklıklarda pozitiflik göstermektedir. Granülomatöz polianjiit tablosunda c-ANCA yüksek özgüllükle pozitifleşirken, mikroskopik polianjiit ve eozinofilik granülomatöz polianjiit gibi tablolarda p-ANCA öne çıkmaktadır. Antikorun hedef proteinine yönelik ek incelemeler; proteinaz 3 ve miyeloperoksidaz antikorlarının ayrı ayrı değerlendirilmesiyle tanısal netlik artırılmaktadır.
Kompleman sistemine ait bileşenlerin ölçümü de romatolojik hastalıkların izleminde önemli veriler sunmaktadır. C3 ve C4 düzeyleri; sistemik lupus eritematozus başta olmak üzere pek çok otoimmün tabloda hastalık aktivitesiyle birlikte düşüş göstermektedir. Kompleman düzeylerindeki düşüşün klinik alevlenmelerle örtüşmesi, tedavi izleminde bu belirteçlerin dinamik biçimde takip edilmesini gerekli kılmaktadır. Kalıtsal kompleman eksiklikleri de bazı otoimmün tabloların gelişimine zemin hazırlayabildiğinden, uzun süreli düşük kompleman düzeylerinde genetik değerlendirme gündeme gelebilmektedir. Kompleman aktivasyon ürünlerinin ölçümü, ileri araştırma laboratuvarlarında ek bilgi sağlayabilmektedir.
Antifosfolipid antikorları; lupus antikoagülanı, antikardiyolipin antikorları ve beta-2 glikoprotein I antikorlarını içermektedir. Bu antikorlar hem birincil antifosfolipid sendromunda hem de başka otoimmün tablolara eşlik eden ikincil formlarda pozitif saptanabilmektedir. Tromboz eğilimi, tekrarlayan gebelik kayıpları ve trombositopeni ile seyredebilen bu tabloda antikor pozitifliğinin en az iki farklı ölçümde doğrulanması önerilmektedir. Çocuk yaş grubunda daha az sıklıkla görülmekle birlikte, açıklanamayan tromboz ve nörolojik bulgularda antifosfolipid antikor incelemesi ayırıcı değerlendirme açısından katkı sağlamaktadır.
Ürik asit ölçümü, romatolojik değerlendirmenin klasik parametrelerinden biri olarak yer almaktadır. Erişkinlerde gut hastalığının ayırıcı değerlendirmesinde belirleyici olan bu test, çocuk yaş grubunda daha çok kalıtsal metabolik bozuklukların ve bazı hematolojik hastalıkların değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Serum immünoglobulin düzeyleri de bağışıklık sisteminin genel durumunu değerlendirmek amacıyla ölçülmektedir. Özellikle IgA vasküliti gibi tablolarda IgA düzeyinde artış saptanabilmekte; öte yandan bazı immün yetmezliklere ikincil gelişen otoimmün tabloların ayırıcı değerlendirmesinde immünoglobulin ölçümü belirleyici olmaktadır.
HLA doku tiplendirmesi, bazı romatolojik hastalıkların tanısında ve prognozunun değerlendirilmesinde yardımcı bir araç olarak kullanılmaktadır. HLA-B27 pozitifliği; ankilozan spondilit, juvenil spondiloartropati ve reaktif artrit gibi tablolarla yakın ilişki göstermektedir. Bu belirtecin varlığı tek başına tanı koydurucu değildir; ancak uygun klinik bulguların eşliğinde tanısal katkı sunmaktadır. Ailesel Akdeniz ateşi gibi kalıtsal periyodik ateş sendromlarında ise MEFV gen analizi tanısal değerlendirmenin belirleyici basamağı hâline gelmiştir. Genetik incelemeler, hastalığın klinik seyrinin öngörülmesinde ve aile bireylerinin taranmasında değerli bilgiler sağlamaktadır.
Eklem sıvısı incelemesi, artrit tablolarının ayırıcı değerlendirmesinde başvurulan bir yöntem olarak yerini korumaktadır. Sinoviyal sıvının görünümü, viskozitesi, hücre sayısı ve kristal varlığı; iltihabi, iltihabi olmayan, enfeksiyöz ve kristal ilişkili artritler arasında ayırım yapılmasına olanak tanımaktadır. Enfeksiyon şüphesi olan olgularda sinoviyal sıvı kültürü belirleyici bir incelemedir. Çocuk yaş grubunda septik artritin hızlı biçimde ayırt edilmesi, eklem hasarının önlenmesi açısından belirleyici olmaktadır. Doku örneklerinin patolojik incelemesi; vaskülit ve bağ dokusu hastalıklarının doğrulanmasında değerli veriler sunmaktadır. Cilt, böbrek, kas ve sinir biyopsileri seçilmiş olgularda ayırıcı değerlendirmeye katkı sağlamaktadır.
Sitokin panelleri ve akut faz belirteçleri arasında yer alan ferritin; makrofaj aktivasyon sendromu gibi hayatı tehdit edebilecek durumların ayırıcı değerlendirmesinde belirleyici bir role sahiptir. Çok yüksek ferritin düzeyleri, sistemik başlangıçlı juvenil idiyopatik artritin aktif dönemleri ve makrofaj aktivasyon sendromu açısından uyarıcı kabul edilmektedir. Prokalsitonin ölçümü, enfeksiyon ile otoimmün süreçlerin ayrımında ek bilgi sunabilmektedir. Interlökin düzeylerinin ölçümü ise henüz rutin kullanıma girmemiş olmakla birlikte, seçilmiş merkezlerde araştırma ve izlem amacıyla kullanılmaktadır. Bu tür ileri belirteçler, klinik değerlendirmenin tamamlayıcısı olarak konumlandırılmaktadır.
Laboratuvar sonuçlarının doğru yorumlanabilmesi için örneklerin uygun koşullarda alınması, saklanması ve çalışılması gerekmektedir. Preanalitik aşamada yapılan hatalar, sonuçların güvenilirliğini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle romatolojik değerlendirmede ileri incelemelerin, deneyimli laboratuvar ekipleri tarafından ve standardize edilmiş yöntemlerle yapılması önerilmektedir. Sonuçların yaş grubuna uygun referans aralıklarıyla karşılaştırılması, çocuk yaş grubunda özellikle önem taşımaktadır. Yetişkin referans değerlerinin çocuklara doğrudan uyarlanması, hatalı yorumlara yol açabilmektedir.
Romatolojik hastalıkların uzun süreli izleminde laboratuvar incelemeleri, klinik değerlendirmenin ayrılmaz bir parçası olarak yerini korumaktadır. Hastalık aktivitesinin izlenmesi, uygulanan yaklaşımın etkinliğinin gözlemlenmesi ve olası yan etkilerin erken tespiti; düzenli aralıklarla yapılan laboratuvar takibiyle mümkün olmaktadır. Bağışıklık sistemini baskılayan yaklaşımların uygulandığı olgularda enfeksiyon belirteçleri, kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyonları belirli aralıklarla değerlendirilmektedir. Bu izlem çerçevesi, uzun soluklu bir sürecin güvenli biçimde yönetilmesine katkı sağlamaktadır. Çocuk romatoloji alanında laboratuvar; klinik gözlem, görüntüleme yöntemleri ve multidisipliner değerlendirmeyle birlikte bütüncül bir yaklaşımın temel bileşeni olarak öne çıkmaktadır.