Göğüs Hastalıkları

Pnömotoraksta Tüp Torakostomi Tanımı ve Özellikleri

Pnömotoraksta Tüp Torakostomi Tanımı ve Özellikleri, sık karşılaşılan bir tablodur ve farklı yaş gruplarında değişik şekillerde ortaya çıkabilir.

Pnömotoraks, akciğer ile göğüs duvarı arasındaki plevral boşlukta beklenmedik biçimde hava birikmesi sonucunda akciğerin kısmen ya da tamamen sönmesiyle karakterize edilen bir göğüs hastalığı tablosudur. Bu durum, spontan olarak sağlıklı görünen bireylerde ortaya çıkabildiği gibi altta yatan akciğer patolojileri, göğüs travmaları veya bazı tıbbi girişimler sonrasında da gelişebilmektedir. Söz konusu klinik tablonun yönetiminde uygulanan girişimsel yaklaşımlar arasında tüp torakostomi, plevral boşluğa yerleştirilen bir dren aracılığıyla biriken havanın dışarı alınmasını sağlayan temel bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Göğüs cerrahisi ve göğüs hastalıkları uzmanlarının ortak değerlendirmesiyle karar verilen bu girişim, hastanın klinik durumuna, pnömotoraksın büyüklüğüne ve altta yatan nedenlere göre planlanmaktadır.

Plevral boşluk, normal koşullarda yalnızca birkaç mililitre kaygan sıvı içeren ve akciğerin solunum sırasında sürtünmesiz hareket etmesini sağlayan potansiyel bir alandır. Bu alana havanın herhangi bir nedenle girmesi, negatif basınç dengesinin bozulmasına ve akciğerin elastik yapısı gereği kollabe olmasına yol açmaktadır. Kollabe olan akciğer dokusu, gaz değişimine yeterince katkı sağlayamadığı için hastalarda ani başlangıçlı göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve bazı olgularda öksürük gibi belirtiler gözlenebilmektedir. Semptomların şiddeti; pnömotoraksın hacmine, hastanın yaşına, eşlik eden akciğer rezervine ve gelişme hızına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Küçük hacimli olgularda şikayetler hafif kalırken, geniş hacimli veya tansiyon pnömotoraks tablolarında hayatı tehdit edici bir aciliyet ortaya çıkabilmektedir.

Tüp torakostomi endikasyonları değerlendirilirken hastanın genel klinik durumu, radyolojik bulguları ve altta yatan risk faktörleri birlikte ele alınmaktadır. Genel olarak, akciğer yüzeyinden göğüs duvarına olan mesafenin belirli bir eşiği aşması, hastanın belirgin solunum sıkıntısı yaşaması, hava kaçağının devam etmesi veya oksijen desteğine yeterli yanıt alınamaması durumlarında dren yerleştirilmesi önerilmektedir. Travmatik pnömotoraks olgularında, özellikle kot fraktürleri, penetran yaralanmalar veya künt göğüs travmaları eşliğinde gelişen tablolarda tüp torakostomi çoğu durumda erken dönemde uygulanmaktadır. Yoğun bakım gerektiren mekanik ventilasyon altındaki hastalarda ise pozitif basınçlı solunumun tansiyon pnömotoraksa dönüşme riskini artırması nedeniyle drenaj kararı daha hızlı verilebilmektedir.

Girişim öncesinde hastanın ayrıntılı bir değerlendirmeden geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Fizik muayenede etkilenen hemitoraksta solunum seslerinin azalması, perküsyonda hipersonorite alınması ve mediastinal itilme bulguları dikkatle incelenmektedir. Ayakta çekilen posteroanterior akciğer grafisi, pnömotoraks tanısında ilk basamak görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Şüpheli olgularda, komplike tablolarda veya travma zeminli değerlendirmelerde bilgisayarlı tomografi devreye girmekte; loküle koleksiyonlar, büller ve eşlik eden parankim patolojileri daha net biçimde ortaya konulmaktadır. Ultrasonografi ise özellikle acil servis koşullarında yatak başı hızlı tanı imkânı sunan güvenilir bir seçenek olarak giderek yaygınlaşmaktadır. Laboratuvar tetkikleri arasında arter kan gazı analizi, hipoksemi ve hiperkapni açısından değerli bilgiler sağlamaktadır.

Tüp torakostomi işlemi, uygun steril koşulların hazırlandığı ameliyathane, girişim odası veya donanımlı yoğun bakım ünitelerinde uygulanmaktadır. İşlem öncesinde hasta ve yakınları bilgilendirilerek onam alınmakta, damar yolu açılmakta ve monitörizasyon sağlanmaktadır. Hasta çoğu durumda etkilenen taraf yukarıda kalacak biçimde yarı oturur veya sırtüstü pozisyonda yerleştirilmekte, kolu baş üstüne alınarak interkostal aralıklar belirgin hale getirilmektedir. Cilt antiseptik solüsyonlarla temizlenmekte, steril örtülerle sınırlandırılmakta ve lokal anestezi ile cilt, ciltaltı doku, kas tabakaları ile paryetal plevra infiltre edilmektedir. Anksiyete düzeyi yüksek olgularda ya da işlem toleransı düşük hastalarda hafif sedasyon eşliğinde girişim gerçekleştirilebilmektedir.

Klasik yerleşim bölgesi olarak, ön aksiller çizgi ile orta aksiller çizgi arasında kalan dördüncü ya da beşinci interkostal aralığın oluşturduğu güvenli üçgen tercih edilmektedir. Bu bölge, latissimus dorsi kasının ön kenarı, pektoralis majör kasının lateral kenarı ve meme başı hizasından geçen yatay çizgi ile sınırlanmakta; büyük damar ve organ yaralanma riskinin en düşük olduğu anatomik alan olarak kabul edilmektedir. Cilt insizyonu genellikle bir alt kot üzerinden yapılmakta, ardından künt diseksiyonla interkostal kas tabakaları geçilmekte ve kotun üst kenarından ilerlenerek nörovasküler paketin zedelenmesinden kaçınılmaktadır. Paryetal plevra parmakla nazikçe delinerek plevral boşluğa giriş sağlanmakta ve parmak eksplorasyonu ile yapışıklıkların bulunup bulunmadığı değerlendirilmektedir.

Drenin kalınlığı, hastanın klinik tablosuna ve plevral boşluktaki içeriğe göre belirlenmektedir. Basit spontan pnömotoraks olgularında ince kalibreli dren ya da pigtail kateterler yeterli olabilirken, hemotoraks eşlikli tablolarda, ampiyem şüphesinde veya travmatik olgularda daha geniş çaplı tüpler tercih edilmektedir. Drenin yönü, izole edilen havanın apikal, biriken sıvının ise bazal yerleşimli olması gerçeği dikkate alınarak ayarlanmaktadır. Yerleştirme sonrasında tüp cilde sağlam biçimde tespit edilmekte, giriş yerine steril pansuman uygulanmakta ve dren, tek yönlü su altı drenaj sistemine bağlanmaktadır. Bu sistem, plevral boşluktan çıkan havanın dışarı atılmasına izin verirken atmosferden geri hava girişini engelleyen fiziksel bir bariyer görevi görmektedir.

İşlem sonrasında kontrol amaçlı akciğer grafisi çekilerek drenin doğru pozisyonda olup olmadığı, akciğerin ekspansiyon derecesi ve olası komplikasyonlar değerlendirilmektedir. Drenin çok derin, çok yüzeyel veya fissür içine yerleşmiş olması durumunda repozisyon gerekebilmektedir. Erken dönemde su altı drenaj şişesindeki hava kabarcıklanması ve sıvı seviyesindeki solunumla senkron dalgalanma dikkatle izlenmektedir. Kabarcıklanmanın sürmesi devam eden hava kaçağını, dalgalanmanın kaybolması ise drenin tıkanmış ya da akciğer parankimi tarafından baskılanmış olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulguların günlük olarak kaydedilmesi, klinik karar verme sürecine önemli katkı sağlamaktadır.

Tüp torakostomi sonrası dönemde ağrı yönetimi, mobilizasyon ve solunum fizyoterapisi bir bütün olarak ele alınmaktadır. İnterkostal sinirler üzerinde oluşabilecek irritasyon nedeniyle ortaya çıkan ağrı, hem hastanın konforunu bozmakta hem de derin nefes almayı ve öksürmeyi güçleştirerek atelektazi ile pnömoni riskini artırabilmektedir. Bu nedenle çok yönlü analjezi yaklaşımları, uygun pozisyonlama ve yatak içi egzersizler önerilmektedir. Solunum fizyoterapisi kapsamında insentif spirometre kullanımı, diyafragmatik solunum egzersizleri ve tolerans oranında erken mobilizasyon programları planlanmaktadır. Bu uygulamalar, akciğerin yeniden ekspansiyonuna ve plevral yüzeylerin birbirine yapışarak iyileşmeye katkı sağlar.

Klinik takipte dren çıkışının niteliği, miktarı ve karakteri titizlikle kaydedilmektedir. Seröz, serosangenöz, hemorajik veya pürülan içerik ayrımı; ek girişim gereksiniminin belirlenmesinde belirleyici olmaktadır. Yüksek debili ve devam eden kanamada göğüs cerrahisi ile yeniden değerlendirme yapılmakta, ampiyem şüphesi doğuran pürülan drenajda ise mikrobiyolojik örnekleme ve uygun antibiyoterapi düzenlenmektedir. Hava kaçağının belirli bir süreyi aşarak sürmesi, dirençli pnömotoraks olarak tanımlanmakta ve bu tabloda cerrahi seçenekler gündeme gelmektedir. Video yardımlı torakoskopik cerrahi başta olmak üzere minimal invaziv yaklaşımlar, büllektomi, plörodez ve plörektomi gibi girişimlerle kalıcı kontrol hedeflenmektedir.

Tüp torakostomiye bağlı komplikasyonlar genellikle nadiren görülmekle birlikte tanınması ve önlenmesi gereken önemli klinik durumlar arasında yer almaktadır. Yerleştirme sırasında interkostal damar yaralanmasına bağlı kanama, akciğer parankim hasarı, diyafragma veya karın içi organ zedelenmesi, subkütan amfizem ve enfeksiyon riskleri sayılabilmektedir. Yeniden ekspansiyon pulmoner ödemi, uzun süredir kollabe kalan akciğerin hızlı biçimde şişirilmesi durumunda ortaya çıkabilen ve dikkatli drenaj yönetimi gerektiren özel bir tablodur. Bu nedenle özellikle büyük hacimli pnömotoraks veya efüzyon olgularında sıvı ve havanın kontrollü biçimde boşaltılması önerilmektedir. Aynı biçimde, tüpün yerinden oynaması, kıvrılması ya da tıkanması gibi mekanik sorunlar da düzenli hemşire gözlemi ve hekim değerlendirmesiyle erken dönemde fark edilmektedir.

Enfeksiyon açısından girişim öncesi ve sonrası steril tekniklere titizlikle uyulması büyük önem taşımaktadır. Cilt hazırlığı, eldiven, önlük, maske kullanımı ve kapalı drenaj sisteminin bütünlüğünün korunması, ampiyem ve yara yeri enfeksiyonlarını azaltan temel önlemlerdir. Uzun süreli dren kalışının enfeksiyon riskini artırdığı bilindiğinden, klinik gereksinim ortadan kalktığında tüpün zamanında çekilmesi hedeflenmektedir. Diyabet, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, immünsüpresyon veya ileri yaş gibi risk faktörleri taşıyan hastalarda takip sıklığı artırılmakta ve gelişebilecek komplikasyonlar açısından tetikte olunmaktadır.

Drenin çekilme kararı; hava kaçağının sonlanması, günlük drenaj miktarının belirli bir düzeyin altına inmesi, akciğerin radyolojik olarak tam ekspansiyon göstermesi ve klinik iyileşmenin sağlanması ölçütlerine dayanmaktadır. Bu aşamada dren çoğu durumda önce su altı drenajdan ayrılıp bir süre klemplenmekte ya da direkt olarak gözlem altında bırakılmakta, kontrol grafileriyle rekürren pnömotoraks açısından değerlendirme yapılmaktadır. Çıkarma işlemi, hastadan derin nefes alıp valsalva manevrası yapması istenerek gerçekleştirilmekte; böylece plevral boşluğa hava girişi en aza indirilmektedir. Ardından giriş yeri uygun biçimde kapatılmakta ve steril pansumanla korunmaktadır. Sonrasında kısa süreli klinik gözlem ve kontrol görüntüleme ile taburculuk kararı verilmektedir.

Rekürren pnömotoraks öyküsü olan hastalarda tüp torakostomi tek başına yetersiz kalabilmekte ve kalıcı çözüm için ek girişimler planlanmaktadır. Kimyasal plörodez uygulamaları, plevral yüzeyler arasında kontrollü bir yapışıklık oluşturarak nüks riskini azaltmaya yönelik bir yaklaşımdır. Cerrahi plörodez ve büllektomi gibi seçenekler ise özellikle apikal büllöz hastalık zemininde gelişen primer spontan pnömotoraks olgularında değerlendirilmektedir. Sekonder spontan pnömotoraks tablolarında ise altta yatan kronik obstrüktif akciğer hastalığı, interstisyel akciğer hastalıkları, kistik fibrozis veya malignite gibi durumların yönetimi ön plana çıkmakta; tüp torakostomi bu bütünlüklü yaklaşımın önemli bir parçası olarak konumlanmaktadır.

Yaşam tarzına ilişkin öneriler, hastanın uzun dönem klinik seyrinde belirleyici bir yer tutmaktadır. Sigara kullanımının primer spontan pnömotoraks riskini belirgin biçimde artırdığı bilinmekte ve bırakma desteği önerilmektedir. Uçak yolculuğu, dalış ve yüksek irtifa aktiviteleri konusundaki kısıtlamalar, akciğerin tam olarak iyileştiği belgelenene kadar dikkatli biçimde planlanmaktadır. Meslek grubu, aktivite düzeyi ve eşlik eden hastalıklar dikkate alınarak bireyselleştirilmiş öneriler oluşturulmaktadır. Kontrol muayenelerinde radyolojik değerlendirme, solunum fonksiyon testleri ve klinik semptomların birlikte gözden geçirilmesi, olası nüksün erken dönemde fark edilmesine katkı sağlar.

Sonuç olarak pnömotoraksta tüp torakostomi, doğru endikasyonla uygulandığında, deneyimli ekipler tarafından uygun teknikle yerleştirildiğinde ve dikkatli takip protokolleriyle yönetildiğinde etkili bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Göğüs cerrahisi, göğüs hastalıkları, radyoloji ve yoğun bakım disiplinlerinin ortak çalışmasıyla oluşturulan bütünlüklü yaklaşım, hem akut dönemde akciğerin yeniden ekspansiyonuna hem de uzun dönemde nüks riskinin azaltılmasına katkı sunmaktadır. Hastanın klinik özelliklerine göre şekillendirilen bireysel planlama, düzenli izlem ve uygun yaşam tarzı önerileriyle birleştiğinde, pnömotoraks olgularının yönetiminde güvenli ve öngörülebilir bir sürecin temelleri oluşturulmaktadır.

Kaynakça

  1. StatPearls (NCBI Bookshelf) — Tube Thoracostomywww.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK459404/
  2. MedlinePlus — Collapsed lung (pneumothorax)medlineplus.gov/ency/article/000087.htm
  3. Mayo Clinic — Pneumothoraxwww.mayoclinic.org/diseases-conditions/pneumothorax/symptoms-causes/syc-20350367

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Göğüs Hastalıkları Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

9 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.