Göğüs Hastalıkları

Sarkoidozda Tedavi Endikasyonları

Sarkoidozda Tedavi Endikasyonları, belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilen ve uzman değerlendirmesini gerektiren bir tablodur. Tanı süreci ve dikkat edilmesi gerekenlere göz atın.

Sarkoidoz, etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamış, birden fazla organı etkileyebilen granülomatöz bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Kazeifiye olmayan granülomlarla karakterize bu tabloda akciğerler başta olmak üzere lenf düğümleri, cilt, gözler, karaciğer, dalak, kalp ve sinir sistemi tutulabilmektedir. Hastalığın seyri oldukça değişken olup bir kısım olguda kendiliğinden gerileme gözlenirken diğer bir kısımda ilerleyici organ hasarı gelişebilmektedir. Bu nedenle her sarkoidoz olgusunun ilaç ile yönetilmesi gerekmemektedir. Klinik pratikte tedavi kararı; organ tutulumunun yaygınlığına, semptomların şiddetine, işlevsel bozukluğun derecesine ve yaşam kalitesi üzerindeki etkiye göre bireysel olarak belirlenmektedir. Endikasyon değerlendirmesi, hastalığın doğal seyrini, spontan remisyon ihtimalini ve immünosupresif ilaçların olası yan etkilerini birlikte gözeten çok boyutlu bir süreç olarak öne çıkmaktadır.

Sarkoidozda tedaviye başlama kararının temel amacı, geri dönüşümsüz organ hasarını önlemek, semptomları hafifletmek ve yaşam kalitesini korumaktır. Asemptomatik seyreden ve yalnızca radyolojik bulgu veren evre I pulmoner sarkoidoz olgularında büyük oranda spontan remisyon bildirildiği için genellikle izlem tercih edilmektedir. Buna karşın ilerleyici solunum fonksiyon kaybı, belirgin dispne, kalıcı öksürük ve akciğer parankiminde progresyon saptanan olgularda sistemik yaklaşım gündeme gelmektedir. Ayrıca kalp, merkezi sinir sistemi, göz, böbrek veya karaciğer gibi hayati organların tutulumu bulunması halinde asemptomatik dönemde dahi tedavi endikasyonu doğabilmektedir. Kararın bireyselleştirilmesi, hem hastalığın heterojen doğası hem de kullanılan ilaçların uzun dönem yan etki profili göz önüne alındığında büyük önem taşımaktadır.

Pulmoner tutulum, sarkoidozun en sık görülen klinik prezentasyonu olarak öne çıkmaktadır. Toraks radyografisi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi bulguları ile birlikte solunum fonksiyon testleri, endikasyon belirlemede yol gösterici kabul edilmektedir. Evre I hastalıkta, yani yalnızca bilateral hiler lenfadenopati saptandığında, olguların büyük bölümünde iki yıl içinde gerileme bildirilmektedir. Evre II ve III hastalıkta parankim tutulumu belirginleştikçe, semptomatik veya fonksiyonel bozukluk gösteren hastalarda sistemik kortikosteroid başlanması önerilmektedir. Zorlu vital kapasite ya da karbon monoksit difüzyon kapasitesinde belirgin düşüş, altı dakika yürüme testinde bozulma veya radyolojik ilerleme, tedaviye geçiş için önemli parametreler arasında yer almaktadır. Evre IV olarak sınıflandırılan fibrotik pulmoner sarkoidozda ise granülomatöz aktivite ile fibrotik değişikliklerin ayrımı büyük dikkat gerektirmektedir; bu grup, farmakolojik yaklaşıma yanıtın sınırlı kalabildiği ve palyatif hedeflerin öne çıktığı bir alt küme olarak değerlendirilmektedir.

Kardiyak sarkoidoz, tanı konulduğunda klinik yaygınlığına bakılmaksızın çoğu durumda tedavi endikasyonu doğuran bir alt tip olarak kabul edilmektedir. Miyokardda granülomatöz inflamasyonun ileti sistemine, ventriküler işleve ve elektriksel stabiliteye etkisi ciddi aritmilere, kalp bloklarına ve ilerleyici kalp yetmezliğine zemin hazırlayabilmektedir. Ani kardiyak ölüm riskinin belirgin olması nedeniyle kardiyak manyetik rezonans görüntüleme veya pozitron emisyon tomografi ile aktif inflamasyon saptanan olgularda erken sistemik yaklaşım önerilmektedir. Bu tabloda kortikosteroidler temel seçenek olmakla birlikte, kalıcı ileti kusurları için kalıcı kalp pili, ventriküler taşiaritmiler için implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör gibi cihaz temelli müdahaleler de değerlendirilmektedir. Kardiyoloji ve göğüs hastalıkları hekiminin birlikte yürüttüğü çok disiplinli izlem, kardiyak sarkoidozda sonuçların iyileşmesine katkı sağlamaktadır.

Nörosarkoidoz, sıklığı görece düşük olmakla birlikte ciddi morbidite ile ilişkilendirilen bir tutulum biçimi olarak dikkat çekmektedir. Kraniyal sinir felçleri, aseptik menenjit, hipotalamo-hipofizer disfonksiyon, miyelopati ve nöbetler gibi klinik tablolar bu grupta değerlendirilmektedir. Nörolojik tutulum saptanan olgularda tedaviye erken başlanması, kalıcı defisit riskini azaltmak açısından önem taşımaktadır. Manyetik rezonans görüntüleme ile leptomeningeal tutulum, parankimal lezyon veya hipofiz infundibulum kalınlaşması saptanması, aktif hastalık lehine yorumlanan bulgular arasında yer almaktadır. Beyin omurilik sıvısı incelemesinde lenfositik pleositoz ve yüksek protein değerleri tanıya destek sağlamaktadır. Nörosarkoidozda kortikosteroidler ile başlanan yaklaşım, yetersiz yanıt veya nüks durumunda ikinci basamak immünosupresif ajanlarla desteklenebilmektedir.

Oküler sarkoidoz da tedaviye başlama gerekçeleri arasında öne çıkmaktadır. Ön üveit, granülomatöz üveit, koroidit ve optik nörit gibi tablolar görme keskinliğini tehdit edebilecek nitelikte kabul edilmektedir. Lokal kortikosteroid damla ile yönetilebilen olgular bulunmakla birlikte, arka segment tutulumu, bilateral görsel bozulma ve iridosiklit ötesinde derin inflamasyon durumunda sistemik yaklaşım gereksinim doğurabilmektedir. Kronik hiperkalsemi ve nefrokalsinoz gibi böbrek fonksiyonlarını tehdit eden metabolik komplikasyonlar da tedavi endikasyonu oluşturan koşullar arasında sayılmaktadır. Aktif D vitamini metabolizmasının granülomlarda düzensizleşmesi sonucu ortaya çıkan hiperkalsemi; halsizlik, poliüri, taş oluşumu ve böbrek yetmezliği ile klinik olarak fark edilebilmektedir. Bu tür metabolik bulguların varlığı, hastalığın diğer sistemik yansımaları hafif seyretse dahi sistemik ilaç başlanmasını haklı kılan sebepler arasında değerlendirilmektedir.

Kortikosteroidler, sarkoidoz yönetiminde birinci basamak farmakolojik seçenek olarak konumunu korumaktadır. Prednizolon veya eş değeri glukokortikoidler, genellikle günde 20 ila 40 miligram başlangıç dozunda planlanmakta, yanıta göre haftalar içinde tedricen azaltılmaktadır. Başlangıç dozu; tutulumun ciddiyetine, hedef organın hassasiyetine ve hastanın komorbiditelerine göre bireyselleştirilmektedir. Kalp ve merkezi sinir sistemi tutulumunda yüksek doz uygulamalar, ciltte kalıcı lezyonların ya da hafif seyirli akciğer tutulumunun yönetiminde ise düşük dozlar tercih edilebilmektedir. Tedavi süresi çoğu olguda altı ile on iki ay arasında planlanmakla birlikte, nüks eğilimi bulunan hastalarda süre uzayabilmektedir. Uzun süreli kortikosteroid kullanımının osteoporoz, diyabet, hipertansiyon, kilo alımı, glokom ve enfeksiyon riski gibi yan etkileri nedeniyle en düşük etkin doza inilmesi hedeflenmektedir. Kemik sağlığının korunması amacıyla kalsiyum ve D vitamini takviyesi değerlendirilmekle birlikte, sarkoidozda görülen hiperkalsemi ihtimali göz önünde bulundurularak takviye kararı laboratuvar bulgularına göre şekillendirilmektedir.

Kortikosteroide yanıtsız olgular, kabul edilemez yan etki gelişen hastalar veya yüksek doz steroide bağımlı kalan bireylerde ikinci basamak immünomodülatuvar ajanlar gündeme gelmektedir. Metotreksat, azatioprin, mikofenolat mofetil ve leflunomid bu grupta sık başvurulan seçenekler arasında yer almaktadır. Metotreksat, pulmoner, kutanöz ve nörolojik tutulumda haftalık uygulama ile steroid dozunu azaltıcı etkinliği bakımından tercih edilebilmektedir. Karaciğer enzimlerinin, hemogramın ve böbrek fonksiyonlarının düzenli izlemi bu ajan kullanımında büyük önem taşımaktadır. Azatioprin, metotreksat intoleransı durumunda alternatif olarak değerlendirilmekte; kemik iliği baskılanması ve hepatotoksisite açısından takip gerektirmektedir. Mikofenolat mofetil, özellikle nörosarkoidoz ve refrakter pulmoner olgularda yer bulmaktadır. Bu ajanların etkisinin ortaya çıkması haftalar alabildiğinden, akut ve organ tehdit eden tablolarda kortikosteroid ile birlikte başlanması sıklıkla önerilmektedir.

Antisitokin ajanlar, konvansiyonel immünosupresif ilaçlara dirençli olgularda üçüncü basamak seçenek olarak konumlanmaktadır. Tümör nekroz faktörü alfa inhibitörleri arasında infliksimab ve adalimumab; refrakter nörosarkoidoz, ilerleyici pulmoner tutulum, kronik kutanöz lezyonlar ve steroid-bağımlı olgularda klinik yarar sağlayabilmektedir. Bu grup ilaçlar tüberküloz reaktivasyonu, ciddi bakteriyel enfeksiyon, kalp yetmezliği alevlenmesi ve nadir demiyelinizan hastalık gibi riskler taşıdığı için başlangıç öncesi latent tüberküloz taraması, hepatit serolojisi ve kardiyak değerlendirme gerekmektedir. Rituksimab, JAK inhibitörleri ve interlökin hedefli ajanlar da seçilmiş olgularda çalışmalar dahilinde değerlendirilen alternatifler arasında sıralanmaktadır. İleri basamak ajanların kullanımı, deneyimli merkezlerde çok disiplinli değerlendirme ile planlanmaktadır.

Hidroksiklorokin ve klorokin gibi antimalaryal ilaçlar, özellikle kutanöz sarkoidoz, mukozal tutulum ve hiperkalsemi yönetiminde tercih edilebilecek seçenekler arasında yer almaktadır. Bu ajanlar, kortikosteroid dozunu azaltmayı hedefleyen kombinasyon rejimlerinin parçası olabilmektedir. Retinal toksisite riski nedeniyle düzenli göz muayenesi ve elektrokardiyografik takip önerilmektedir. Pentoksifilin ve talidomid gibi ajanlar geçmişte kutanöz olgularda kullanılmış olsa da yan etki profilleri nedeniyle güncel pratikte daha sınırlı yer bulmaktadır. İlaç seçiminin, tutulan organ, hastalık aktivitesi, komorbiditeler, gebelik planı ve ilaç etkileşimleri temelinde bireyselleştirilmesi vurgulanmaktadır.

Semptomatik yaklaşımlar, farmakolojik ana tedaviyi tamamlayıcı bir bileşen olarak öne çıkmaktadır. Öksürük, dispne, yorgunluk ve eklem ağrısı gibi yakınmaların yönetiminde inhaler kortikosteroidler, bronkodilatörler, basit analjezikler ve fizyoterapi programları destek sağlayabilmektedir. Pulmoner rehabilitasyon; egzersiz kapasitesini artırma, dispne algısını hafifletme ve yaşam kalitesini iyileştirmeye katkı sağlar. İleri fibrotik akciğer hastalığı gelişen olgularda hipoksemi durumunda uzun süreli oksijen desteği değerlendirilmektedir. Pulmoner hipertansiyon eşlik ediyorsa kardiyoloji uzmanı ile birlikte ileri incelemeler ve pulmoner vazodilatör yaklaşımların uygunluğu ele alınmaktadır. Seçilmiş son evre pulmoner sarkoidoz olgularında akciğer nakli, uygun aday seçimi çerçevesinde bir seçenek olarak sunulabilmektedir.

Sarkoidoz yönetiminde izlem parametreleri, tedavi başlangıcı kadar önemli bir yer tutmaktadır. Solunum fonksiyon testleri, difüzyon kapasitesi, altı dakika yürüme testi, toraks görüntülemesi, elektrokardiyografi, serum kalsiyum, anjiotensin dönüştürücü enzim, kreatinin ve karaciğer enzimleri düzenli aralıklarla değerlendirilmektedir. Sistemik ilaç kullanan hastalarda kemik mineral yoğunluğu ölçümü, kan şekeri takibi ve enfeksiyon açısından uyanıklık gerekmektedir. Aşılama planı; grip, pnömokok, hepatit B ve uygun olgularda zoster aşılarını kapsayacak biçimde bireyselleştirilmektedir. Sigara bırakma, kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve dengeli beslenme gibi yaşam tarzı önerileri, farmakolojik yaklaşımın etkinliğine katkı sağlar. Ruh sağlığı boyutu da göz ardı edilmemekte; kronik hastalık sürecinde depresyon ve anksiyete taramasının yapılması önerilmektedir.

Nüks olasılığı, sarkoidozun kronik seyirli doğasının önemli bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Tedavi kesildikten sonraki ilk iki ile üç yıl içerisinde nüks daha sık bildirilmektedir. Bu nedenle ilaç azaltma sürecinin yavaş ve klinik-radyolojik takiple planlanması önerilmektedir. Nüks halinde önceki yanıt profili, yan etki geçmişi ve mevcut komorbiditeler dikkate alınarak yeniden değerlendirme yapılmaktadır. Bazı olgularda düşük doz idame kortikosteroid, bazılarında ise steroid-sparing ajanlarla uzun dönem stabilizasyon hedeflenmektedir. Gebelik planlayan hastalarda ilaç seçimi, teratojenite profili göz önünde bulundurularak yeniden şekillendirilmekte; metotreksat, mikofenolat mofetil ve leflunomid gibi ajanlar gebelik öncesi yeterli süre önce kesilmektedir.

Löfgren sendromu, sarkoidozun akut ve genellikle iyi prognozlu bir formu olarak öne çıkmaktadır. Ateş, bilateral hiler lenfadenopati, eritema nodozum ve poliartrit dörtlüsü ile karakterize bu tabloda çoğu olguda spontan gerileme gözlendiğinden nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ile semptomatik yaklaşım öncelikle tercih edilmektedir. Sistemik kortikosteroid yalnızca dirençli, yaygın veya organ işlevini tehdit eden olgularda gündeme gelmektedir. Heerfordt sendromu gibi nadir formlarda ise fasiyal sinir tutulumu, üveit ve parotis bezi büyümesinin varlığı sistemik yaklaşımı daha erken gerektirebilmektedir. Bu klinik alt tiplerin ayırt edilmesi, gereksiz immünosupresyondan kaçınılmasına ve gerçek endikasyon varlığında zamanında müdahaleye olanak tanımaktadır.

Sarkoidoz yönetiminde çok disiplinli bir yaklaşım büyük önem taşımaktadır. Göğüs hastalıkları, kardiyoloji, nöroloji, göz hastalıkları, romatoloji, dermatoloji, nefroloji ve endokrinoloji uzmanlarının birlikte çalıştığı ortamlarda tedavi kararlarının daha doğru şekillendirildiği bildirilmektedir. Endikasyonların bireysel özelliklere göre belirlenmesi; hastalığın seyri, hastanın yaşam beklentisi, komorbiditeler, sosyal koşullar ve tercihler ile birlikte değerlendirilmesi gerekli görülmektedir. Bilgilendirmenin şeffaf yapılması, tedavi hedeflerinin, olası yan etkilerin, izlem sıklığının ve alarm bulgularının açıkça paylaşılması, hasta uyumunu ve klinik sonuçları olumlu yönde etkilemektedir. Sarkoidozda tedavi endikasyonlarının doğru saptanması; gereksiz ilaç kullanımını sınırlamakta, geri dönüşümsüz organ hasarına yol açabilecek gecikmeleri önlemekte ve uzun dönemde yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağlar.

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

WhatsApp Online Randevu