Çocuk Hematoloji ve Onkoloji

Beckwith-Wiedemann Sendromunda Kanser Riski

Beckwith-Wiedemann Sendromu, sık karşılaşılan bir tablodur ve farklı yaş gruplarında değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Tanı süreci ve dikkat edilmesi gerekenlere göz atın.

Beckwith-Wiedemann sendromu, genetik kökenli bir aşırı büyüme bozukluğu olup çocukluk çağında belirli kanser türlerine yatkınlık oluşturması nedeniyle çocuk hematoloji ve onkoloji disiplininin yakın takibini gerektiren nadir bir tablodur. Yaklaşık olarak 10.000 ile 13.000 canlı doğumda bir görüldüğü bildirilen bu sendrom, 11p15.5 kromozom bölgesindeki imprinting kontrol bölgelerinin işleyişinde meydana gelen değişikliklerle ilişkilendirilmektedir. Söz konusu bölgenin epigenetik düzenlenmesinde ortaya çıkan kaymalar, hücre döngüsü ve büyüme kontrolünde görev alan genlerin dengesiz biçimde çalışmasına yol açmakta, bu durum da çocukluk çağı embriyonel tümörlerine zemin hazırlayabilmektedir. Sendromun erken tanınması, ailelerin bilgilendirilmesi ve düzenli izlem programlarının uygulanması, olası onkolojik risklerin zamanında saptanması açısından önemli bir basamak oluşturmaktadır.

Klinik tablo, doğumdan itibaren dikkat çekici bulgularla seyredebilmektedir. Makroglossi olarak tanımlanan dilin büyüklüğü, karın ön duvarı defektleri arasında yer alan omfalosel ya da göbek fıtığı, hemihiperplazi olarak adlandırılan bedenin bir yarısının diğerine göre belirgin biçimde daha büyük gelişmesi, kulak memesinde çentik veya çukurluklar ve yenidoğan döneminde gözlenen hipoglisemi atakları sendromun en sık karşılaşılan özellikleri arasında sayılmaktadır. Doğum ağırlığı ve boyu genellikle yaşına göre beklenenin üzerinde olan bu çocuklarda, iç organlarda da büyüme eğilimi gözlenebilmekte; böbrek, karaciğer, pankreas ve adrenal bezlerde organomegali tespit edilebilmektedir. Söz konusu organ büyümeleri, sendromla ilişkili kanser riskinin temelini oluşturan hücresel çoğalma eğilimini de yansıtmaktadır.

Genetik düzeyde değerlendirildiğinde, 11p15.5 bölgesinde iki ayrı imprinting merkezi bulunmaktadır. Birincil imprinting merkezi olarak tanımlanan IC1, IGF2 ve H19 genlerinin anlatımını kontrol ederken; ikincil merkez olan IC2, CDKN1C ve KCNQ1OT1 genlerinin düzenlenmesinden sorumlu tutulmaktadır. Hastaların yaklaşık yarısında IC2 bölgesinde anneden gelen alelin metilasyon kaybı saptanmakta, bir kısmında IC1 bölgesinde babadan gelen alelin metilasyon kazancı görülmekte, daha küçük bir oranda ise 11p15 bölgesinde paternal uniparental dizomi belirlenmektedir. Daha nadir olarak CDKN1C geninde nokta mutasyonları ya da kromozomal düzenlenme bozuklukları rapor edilmektedir. Saptanan moleküler alt tipin türü, kanser riskinin düzeyiyle doğrudan ilişkilendirildiği için genetik analiz sürecinde ayrıntılı incelemeye özen gösterilmektedir.

Beckwith-Wiedemann sendromlu çocuklarda kanser gelişme riski, genel toplumla karşılaştırıldığında belirgin biçimde artmıştır. Genel popülasyonda çocukluk çağı kanserlerinin görülme sıklığı oldukça düşük düzeyde kalırken, bu sendromda kümülatif risk yaklaşık olarak yüzde sekiz düzeyine ulaşabilmektedir. Söz konusu artışın büyük bölümü, yaşamın ilk sekiz yılı içinde yoğunlaşmakta, bu yaştan sonra ise risk kademeli biçimde azalmaktadır. Kanser gelişme olasılığının yaşa bağlı bu dağılımı, izlem programlarının özellikle erken çocukluk döneminde yoğunlaştırılması gerektiğine işaret etmektedir. Ergenlik dönemine doğru risk düzeyi azalsa da genetik alt tipe bağlı olarak farklı kanser türleri açısından dikkatli takip sürdürülmektedir.

Sendromla ilişkili tümörler arasında en sık karşılaşılan tablo, böbreğin embriyonel kökenli kanseri olan Wilms tümörüdür. Wilms tümörü, çocukluk çağı böbrek tümörlerinin önemli bir kısmını oluşturmakta ve sıklıkla beş yaş öncesi dönemde ortaya çıkmaktadır. Beckwith-Wiedemann sendromunda Wilms tümörü riskinin özellikle IC1 metilasyon kazancı ve paternal uniparental dizomi alt tiplerinde belirgin biçimde yüksek olduğu bildirilmektedir. Hemihiperplazi eşlik eden olgularda risk düzeyi daha da yükselmekte, bu durum klinik izlem yoğunluğunun belirlenmesinde belirleyici bir etken haline gelmektedir. Tümörün erken evrede saptanması, çocukluk çağı onkolojisinde uzun süredir uygulanan yaklaşımlar çerçevesinde olumlu sonuçlara katkı sağlayabilmektedir.

İkinci sıklıkla karşılaşılan tümör, karaciğerin embriyonel kökenli malignitesi olan hepatoblastomdur. Hepatoblastom genellikle yaşamın ilk üç yılı içinde ortaya çıkmakta ve klinik bulgular sıklıkla karın bölgesinde ele gelen kitle, iştahsızlık, kilo alımında duraklama ve nadiren cilt rengindeki değişiklikler şeklinde kendini gösterebilmektedir. Bu çocuklarda serum alfa-fetoprotein düzeyleri belirgin biçimde yükselebilmekte, izlem sürecinde söz konusu belirtecin düzenli ölçümü kritik bir yere sahip olmaktadır. Yenidoğan döneminde alfa-fetoprotein düzeylerinin fizyolojik olarak yüksek seyrettiği, ancak ilerleyen aylarda kademeli biçimde azaldığı göz önünde bulundurularak yaşa özgü referans aralıkları kullanılmaktadır.

Daha nadir olmakla birlikte adrenokortikal karsinom, nöroblastom, rabdomyosarkom ve pankreatoblastom gibi tümör türleri de Beckwith-Wiedemann sendromu zemininde bildirilmektedir. Adrenokortikal tümörler, hormonal düzensizliklere yol açabilmeleri nedeniyle büyüme sürecinde dikkatle değerlendirilmektedir. Nöroblastom genellikle erken yaşlarda görülmekte, sürrenal bez başta olmak üzere sempatik sinir zinciri boyunca yerleşim gösterebilmektedir. Rabdomyosarkom ise yumuşak doku kökenli olup baş-boyun, ürogenital sistem ya da ekstremitelerde ortaya çıkabilmektedir. Pankreatoblastom oldukça nadir bir tümör olmasına karşın sendromla ilişkilendirildiği bildirilen olgular literatürde yer almaktadır. Söz konusu çeşitlilik, izlem programlarının yalnızca böbrek ve karaciğere yönelik değil, organizmanın bütününü kapsayacak biçimde planlanmasını gerekli kılmaktadır.

Kanser riskinin moleküler alt tipe göre değişkenlik göstermesi, genetik tanı sürecinin önemini artırmaktadır. IC1 metilasyon kazancı olan hastalarda Wilms tümörü riskinin belirgin biçimde yüksek olduğu, IC2 metilasyon kaybı bulunan çocuklarda ise tümör riskinin görece daha düşük seyrettiği bildirilmektedir. Paternal uniparental dizomi tablosunda risk hem Wilms tümörü hem de hepatoblastom için artmış olarak değerlendirilmektedir. CDKN1C mutasyonlu olgularda nöroblastom riskinin diğer alt tiplere göre daha belirgin olabileceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle moleküler tanı yalnızca sendromun doğrulanmasına yönelik bir basamak değil, aynı zamanda kişiselleştirilmiş izlem stratejisinin temelini oluşturan bir araç niteliği taşımaktadır.

İzlem programları, uluslararası uzlaşı raporları doğrultusunda planlanmakta ve düzenli aralıklarla yapılan abdominal ultrasonografi temel görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Doğumdan itibaren yedinci yaşa kadar üç ayda bir karın ve böbrek ultrasonografisi önerilmektedir. Söz konusu inceleme, hem böbreklerde gelişebilecek Wilms tümörünün hem de karaciğerdeki olası kitlelerin erken dönemde saptanmasını mümkün kılmaktadır. Karaciğer odaklı izlemde ayrıca dört yaşa kadar üç ayda bir serum alfa-fetoprotein ölçümü yapılması önerilmektedir. Alfa-fetoprotein düzeyinde beklenenin üzerinde seyir gözlendiğinde ileri inceleme süreci başlatılmaktadır.

Görüntüleme yöntemlerinin seçiminde radyasyondan kaçınma ilkesi ön planda tutulmaktadır. Bu nedenle rutin izlem süreçlerinde bilgisayarlı tomografi yerine ultrasonografi ve gerektiğinde manyetik rezonans görüntüleme tercih edilmektedir. Sedasyon gerekliliği ve ekonomik yük etkinliği gibi unsurlar göz önünde bulundurularak izlem planı her hastaya özgü biçimde şekillendirilmektedir. Görüntüleme aralıklarının düzenli sürdürülmesi, ebeveynlerle kurulan sürekli iletişim ve takip randevularına devamlılık, programın işlerliği açısından belirleyici unsurlar arasında yer almaktadır. Aile hekimi, çocuk doktoru ve çocuk onkoloji ekibinin uyumlu çalışması bu süreçte temel bir gerekliliktir.

Hipoglisemi yönetimi de sendromlu çocukların izleminde dikkat gerektiren bir alandır. Yenidoğan döneminde hiperinsülinizme bağlı olarak ortaya çıkabilen düşük kan şekeri atakları, nörolojik gelişim üzerinde olumsuz etkiler bırakma potansiyeli taşıdığından özenli bir yaklaşımla yönetilir. Hipoglisemi atakları beslenme düzeninin yeniden yapılandırılması, gerekli durumlarda intravenöz glukoz desteği ve seçilmiş hastalarda diazoksit gibi medikal seçeneklerle kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Söz konusu metabolik yönetim, ileride kanser riskini doğrudan azaltmasa da çocuğun genel gelişiminin sağlıklı seyretmesi açısından destekleyici bir rol üstlenmektedir.

Makroglossi, sendromun en görünür bulgularından biri olarak değerlendirilmekte ve bazı çocuklarda solunum, beslenme veya konuşma üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkarabilmektedir. Söz konusu durumlar çoğu durumda multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirilmekte; konuşma terapisi, beslenme desteği ve gerektiğinde cerrahi yaklaşımla yönetilmektedir. Cerrahi planlama, çocuğun yaşı, klinik bulgular ve fonksiyonel etkilenme düzeyi göz önünde bulundurularak özelleştirilmektedir. Hemihiperplazi varlığında ise iskelet sistemindeki uzunluk farkları açısından ortopedik izlem sürdürülmekte, gerekli görüldüğünde uygun girişimler planlanmaktadır.

Aileye yönelik genetik danışmanlık süreci, sendromun yönetiminde temel basamaklardan birini oluşturmaktadır. İmprinting bozukluklarının kalıtım biçiminin klasik Mendel kalıtımından farklı olması, ailelere sunulan bilginin uzmanlık gerektirmesine yol açmaktadır. Sonraki gebeliklerde tekrarlama olasılığı, sendromun alt tipine bağlı olarak değişiklik göstermekte; özellikle CDKN1C mutasyonlu olgularda kalıtım riski belirgin biçimde artabilmektedir. Yardımcı üreme teknikleri ile gerçekleşen gebeliklerde sendromun görülme sıklığının az da olsa arttığına ilişkin veriler dikkat çekmektedir. Bu nedenle aileye verilen bilgilendirme, hem mevcut çocuğun izlemi hem de sonraki üreme planları açısından kapsamlı bir biçimde sunulmaktadır.

Psikososyal destek, kronik izlem gerektiren bu çocukların ve ailelerin yaşam kalitesinin korunmasında önemli bir yere sahiptir. Düzenli görüntüleme randevuları, kan testleri ve olası tümör tanısına ilişkin endişe yükü, ailelerde belirgin kaygıya yol açabilmektedir. Çocuk psikiyatrisi, sosyal hizmet ve hemşirelik desteğinin koordineli biçimde sunulması, sürecin daha sürdürülebilir bir çerçevede yürütülmesine katkı sağlamaktadır. Okul çağına ulaşan çocuklarda izlem randevularının eğitim hayatıyla uyumlu hale getirilmesi, akademik sürekliliğin korunması açısından gözetilen bir ayrıntıdır. Akran ilişkilerinde hemihiperplazi veya makroglossi gibi görünür bulgular nedeniyle ortaya çıkabilecek psikolojik etkiler de değerlendirme kapsamında tutulmaktadır.

Tümör saptanması durumunda yaklaşım, çocukluk çağı onkolojisinin yerleşik protokolleri çerçevesinde planlanmaktadır. Wilms tümöründe cerrahi, kemoterapi ve gerektiğinde radyoterapi kombinasyonları ile yürütülen yaklaşımla yönetilir. Hepatoblastomda da benzer biçimde cerrahi rezeksiyon ve kemoterapi kombinasyonu uygulanmaktadır. Çocuk onkoloji ekibinin sendromun genel özelliklerini bilmesi, anestezi yönetimi, postoperatif izlem ve onkolojik takip süreçlerinde tabloya özgü ayrıntıların gözetilmesi açısından önem taşımaktadır. Söz konusu çocukların izleminde, sadece mevcut tümörün değil, sendromun barındırdığı diğer kanser risklerinin de göz önünde bulundurulması gereklidir.

Erişkinlik dönemine geçişle birlikte izlem yoğunluğu azalsa da uzun dönemli takibin sürdürülmesi önerilmektedir. Çocukluk çağında saptanan tümörlerin geç komplikasyonları, fertilite üzerine olası etkiler, endokrin denge ve psikolojik durum açısından değerlendirme erişkin hekimliğine devir sürecinde özen gerektiren konular arasında yer almaktadır. Geçiş kliniklerinin oluşturulması, çocuk onkoloji ekibinden erişkin onkoloji ve genel sağlık takip ekiplerine aktarımın kesintisiz biçimde gerçekleştirilmesini desteklemektedir. Beckwith-Wiedemann sendromunda erken tanı, moleküler alt tipin belirlenmesi, düzenli izlem programlarının uygulanması ve multidisipliner ekip yaklaşımı, çocuğun büyüme sürecinin sağlıklı bir çerçevede sürdürülmesine katkı sağlamaktadır.

Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Doktorlarımız

Bu alanda deneyimli uzman hekimlerimizle yanınızdayız

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

Sıkça Sorulan Sorular

Beckwith-Wiedemann sendromunda (BWS) kanser gelişme riski genel popülasyona kıyasla ne kadardır ve bu risk hangi yaş aralığında en yüksektir?
BWS tanısı alan çocuklarda çocukluk çağı tümör gelişme riski yaklaşık %5 ile %10 arasındadır. Bu risk özellikle yaşamın ilk 8 yılı boyunca devam eder, ancak en yüksek riskli dönem ilk 4 yaş olarak tanımlanmıştır.
Beckwith-Wiedemann sendromu olan çocuklarda en sık görülen tümör türleri nelerdir ve hangi organları etkiler?
En sık görülen tümörler Wilms tümörü (böbrek kanseri), hepatoblastom (karaciğer kanseri) ve nöroblastomdur. Ayrıca nadiren rabdomiyosarkom ve adrenal korteks karsinomu gibi tümörler de gözlemlenebilir.
Beckwith-Wiedemann sendromunda tümör tarama protokolü kapsamında hangi tetkikler, hangi sıklıkla uygulanmalıdır?
Uluslararası konsensüs önerilerine göre, 8 yaşına kadar her 3 ayda bir karın bölgesine yönelik ultrasonografi (USG) taraması yapılması gerekmektedir. Ayrıca, hepatoblastom taraması için serum alfa-feto-protein (AFP) düzeyi ölçümü de ilk 4 yaş boyunca rutin olarak istenir.
Beckwith-Wiedemann sendromunda epigenetik değişiklikler, özellikle 11p15 bölgesi bozuklukları kanser riskini nasıl etkiler?
11p15 bölgesindeki imprinting (damgalanma) hataları, büyüme faktörlerinin aşırı ekspresyonuna veya tümör baskılayıcı genlerin kaybına yol açarak hücre proliferasyonunu artırır. Özellikle KCNQ1OT1 metilasyon kaybı veya H19/IGF2 bölgesindeki hipermetilasyon, yüksek riskli moleküler alt grupları oluşturur.
Beckwith-Wiedemann sendromunda makroglossi (büyük dil) varlığı, ileriki yaşlarda kanser gelişimi veya başka komplikasyonlar açısından bir gösterge midir?
Makroglossi, BWS'nin klinik bir özelliğidir ancak tek başına kanser riskinin bir belirteci değildir. Bununla birlikte, dilin büyüklüğü solunum yolu obstrüksiyonu, beslenme güçlüğü ve konuşma bozuklukları gibi klinik komplikasyonlara zemin hazırlayabilir.
Beckwith-Wiedemann sendromlu bir çocukta karın bölgesinde şişlik veya asimetri fark edildiğinde hangi acil tanısal adımlar atılmalıdır?
Bu tür bir bulgu ile karşılaşıldığında vakit kaybetmeden pediatrik onkoloji ve genetik uzmanına başvurulmalıdır. İlk adım, tümör varlığını dışlamak veya doğrulamak amacıyla acil batın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi (BT) veya manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yapılmasıdır.
Beckwith-Wiedemann sendromunda hemo-hipertrofi (vücudun bir tarafının diğerinden büyük olması) kanser riski ile nasıl ilişkilidir?
Hemi-hipertrofi (hemi-hiperplazi), BWS'de tümör riskini artıran önemli bir klinik göstergedir. Bu bulguya sahip hastalarda, etkilenen taraftaki abdominal organlarda tümör gelişme olasılığı daha yüksek olduğu için daha yakın klinik takip önerilmektedir.
Beckwith-Wiedemann sendromu olan hastalarda alfa-feto-protein (AFP) düzeyi takibi neden 4 yaşından sonra genellikle bırakılır?
Hepatoblastom riski büyük ölçüde yaşamın ilk 4 yılında yoğunlaştığı için, bu yaştan sonra AFP takibinin tanısal değeri azalmaktadır. Ancak karın ultrasonu ile Wilms tümörü taraması 8 yaşına kadar devam ettirilmelidir.
Beckwith-Wiedemann sendromunda genetik test sonuçları (moleküler alt grup), kanser tarama sıklığını değiştirebilir mi?
Evet, moleküler alt grup (örneğin paternal uniparental dizomi veya IGF2 genindeki değişiklikler) belirlendikten sonra tarama protokolleri hastanın risk profiline göre kişiselleştirilebilir. Bazı genetik alt gruplar daha agresif takip gerektirebilir.
Beckwith-Wiedemann sendromlu çocuklarda Wilms tümörü geliştiğinde sağkalım oranları genel popülasyondan farklı mıdır?
BWS hastalarında gelişen Wilms tümörü, erken evrede yakalandığında tedaviye yanıt oranları genel popülasyondaki Wilms tümörü vakalarıyla benzerlik gösterir. Erken teşhis, kür şansını ve tedavi başarısını doğrudan etkileyen en önemli faktördür.
Beckwith-Wiedemann sendromunda omfalosel veya göbek fıtığı gibi karın duvarı defektleri, kanser gelişim mekanizmasıyla bağlantılı mıdır?
Karın duvarı defektleri, BWS'nin embriyolojik gelişimsel bozukluklarının bir sonucudur ve bu defektlerin varlığı sendromun tanısını destekler. Bu defektlerin kendisi doğrudan kanser yapmaz, ancak sendromun altında yatan genetik mekanizmalar hem yapısal defektlerden hem de tümör yatkınlığından sorumludur.
Beckwith-Wiedemann sendromlu bireylerde ergenlik ve yetişkinlik döneminde kanser taraması yapılmasına gerek var mıdır?
Çocukluk çağındaki tümör riski 8 yaşından sonra belirgin şekilde düşer. Ancak, BWS'li bireylerde nadir de olsa erişkin dönemde tümör riski devam edebileceğinden, yıllık fizik muayene ve aile öyküsüne dayalı klinik izlem önerilmektedir.
Beckwith-Wiedemann sendromu tanısı alan bir çocukta hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) tümör riski ile ilişkili olabilir mi?
Hipoglisemi, BWS'li yenidoğanlarda hiperinsülinizm nedeniyle sıkça görülür ve genellikle erken dönemde kontrol altına alınır. Hipogliseminin kendisi doğrudan bir tümör göstergesi değildir, ancak metabolik dengenin izlenmesi genel sağlık takibi açısından kritiktir.
Beckwith-Wiedemann sendromunda tarama protokollerine uyum sağlanamadığında ortaya çıkabilecek riskler nelerdir?
Tarama protokollerinin aksatılması, tümörlerin erken evrede tespit edilememesine ve daha ileri evrelerde tanı almasına neden olabilir. Bu durum, tedavi seçeneklerinin kısıtlanmasına ve daha yoğun cerrahi veya kemoterapi protokollerine ihtiyaç duyulmasına yol açabilir.
Beckwith-Wiedemann sendromlu çocuklarda radyolojik taramalar (USG, MR) radyasyon maruziyeti açısından risk oluşturur mu?
Karın ultrasonu (USG) radyasyon içermediği için en güvenli ve tercih edilen tarama yöntemidir. MRG de radyasyonsuz bir seçenektir; ancak BT (bilgisayarlı tomografi) kullanımı, radyasyon riski nedeniyle sadece kesin tanı konulması gereken durumlarda ve hekim kararıyla tercih edilmelidir.
Beckwith-Wiedemann sendromunda 'imprinting' (damgalanma) hatası nedir ve kanser gelişimindeki rolü nedir?
İmprinting hatası, genlerin anne veya babadan gelen kopyalarının normal çalışmaması durumudur. BWS'de 11p15 bölgesindeki bu hata, büyüme uyarıcı genlerin (IGF2 gibi) aşırı çalışmasına ve hücrelerin kontrolsüz çoğalmasına neden olarak tümör gelişim riskini artırır.
WhatsApp Online Randevu