Akut peritonit, periton zarının akut inflamasyonu olarak tanımlanan ve acil cerrahi müdahale gerektiren ciddi bir klinik tablodur. Periton zarı, karın boşluğunu döşeyen ve intraabdominal organları saran seröz bir membrandır. Bu membranın enfeksiyöz veya kimyasal irritanlarla karşılaşması sonucunda gelişen inflamatuar yanıt, tedavi edilmediğinde sepsis, çoklu organ yetmezliği ve ölüme kadar ilerleyebilen bir süreç başlatır. Akut peritonit, acil servis pratiğinde en sık karşılaşılan akut batın nedenlerinden biri olup, erken tanı ve uygun tedavi yaklaşımı hayat kurtarıcı öneme sahiptir.
Peritonit, etiyolojisine göre primer, sekonder ve tersiyer olmak üzere üç ana gruba ayrılmaktadır. Primer peritonit, spontan bakteriyel peritonit olarak da adlandırılır ve genellikle asitli hastalarda, özellikle karaciğer sirozlu olgularda görülür. Sekonder peritonit ise en sık karşılaşılan form olup, intraabdominal bir organın perforasyonu, nekrozu veya travmatik rüptürü sonucunda gelişir. Tersiyer peritonit, uygun cerrahi ve antimikrobiyal tedaviye rağmen persiste eden veya tekrarlayan peritonit tablosunu ifade eder ve genellikle immünsüprese hastalarda görülür.
Akut peritonitin mortalite oranı, tanı ve tedavinin zamanlamasına doğrudan bağlıdır. Erken müdahale ile mortalite oranları %5-10 düzeylerinde tutulabilirken, gecikmiş vakalarda bu oran %40-60 seviyelerine yükselebilmektedir. Bu nedenle acil servis hekimlerinin peritonit belirtilerini hızlı bir şekilde tanıması, ayırıcı tanıyı yapması ve multidisipliner tedavi sürecini başlatması kritik önem taşımaktadır.
Etiyoloji ve Patofizyoloji
Akut peritonitin etiyolojisi, peritonit tipine göre farklılık göstermektedir. Sekonder peritonitin en sık nedenleri arasında şu durumlar yer almaktadır:
- Akut apandisit perforasyonu: Özellikle gecikmiş vakalarda apendiksin perfore olması ile peritoneal kontaminasyon gelişir
- Peptik ülser perforasyonu: Gastrik veya duodenal ülserin serbest perforasyonu sonucu mide veya duodenum içeriğinin peritoneal kaviteye yayılması
- Divertikülit perforasyonu: Özellikle sigmoid kolon divertiküllerinin perforasyonu sonucu fekal peritonit gelişmesi
- Travmatik organ yaralanmaları: Künt veya penetran abdominal travma sonucu hollow organ perforasyonu
- İskemik bağırsak nekrozu: Mezenterik vasküler oklüzyon sonucu gelişen bağırsak nekrozu ve perforasyonu
- Postoperatif anastomoz kaçağı: Cerrahi sonrası anastomoz hattından intestinal içeriğin sızması
- Kolesistit perforasyonu: Akut kolesistisin komplikasyonu olarak safra kesesinin perfore olması
Patofizyolojik açıdan değerlendirildiğinde, peritoneal kontaminasyon başladığında vücut bir dizi savunma mekanizması devreye sokar. Peritoneal mezotelyum hücreleri, inflamatuar mediatörlerin salınımını başlatır ve lökosit kemotaksisini uyarır. Peritoneal sıvıda fibrinojen birikimi ile bakterilerin lokalizasyonu sağlanmaya çalışılır. Ancak kontaminasyonun boyutu savunma mekanizmalarını aştığında, diffüz peritonit tablosu gelişir.
Peritoneal inflamasyonun sistemik etkileri son derece ciddi boyutlara ulaşabilir. Peritoneal yüzeydeki geniş kapiller ağdan masif sıvı kaybı (üçüncü boşluk kayıpları) gelişir ve hipovolemi tablosu oluşur. Bakteriyel translokasyon ile sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS) ve ardından sepsis gelişebilir. İntraabdominal basınç artışı, abdominal kompartman sendromuna yol açarak solunum ve renal fonksiyonları olumsuz etkileyebilir.
Klinik Bulgular ve Semptomatoloji
Akut peritonit, karakteristik klinik bulgularıyla acil servis pratiğinde hızlı tanı konulabilecek bir tablodur. Hastalar genellikle ani başlangıçlı, şiddetli ve yaygın karın ağrısı ile başvururlar. Ağrının lokalizasyonu, altta yatan patolojiye göre değişkenlik gösterse de, diffüz peritonitte ağrı tüm karın kadranlarına yayılmıştır. Hasta genellikle hareketsiz yatmayı tercih eder; çünkü herhangi bir hareket, öksürük veya derin inspiryum ağrıyı şiddetlendirmektedir.
Fizik muayene bulguları peritonit tanısında en değerli klinik verilerdir:
- Defans (kas rigidritesi): Karın duvarı kaslarının istemli veya istemsiz kasılması olup, peritoneal irritasyonun en önemli göstergesidir. Yaygın defans, özellikle tahtavari karın (board-like rigidity) diffüz peritonitin patognomonik bulgusudur
- Rebound tenderness (geri çekilme hassasiyeti): Palpasyonla bastırılan karın duvarının ani olarak bırakılması sırasında ortaya çıkan ağrı, parietal periton irritasyonunu gösterir
- Bağırsak seslerinin yokluğu: Peritoneal inflamasyon refleks ileus oluşturarak bağırsak motilitesini durdurur. Oskültasyonda sessiz batın bulgusu paralitik ileusu düşündürür
- Abdominal distansiyon: İntestinal dilatasyon ve peritoneal sıvı birikimine bağlı olarak karın çevresinde artış gözlenir
- Percussion tenderness: Hafif perküsyon ile bile ağrı uyarılması, peritoneal irritasyonun hassas bir göstergesidir
Sistemik bulgular arasında yüksek ateş (genellikle 38.5°C üzeri), taşikardi, hipotansiyon, takipne ve genel durum bozukluğu yer almaktadır. İleri vakalarda sepsis bulguları gelişir: konfüzyon, oligüri, periferik vazodilatasyona bağlı sıcak şok tablosu veya ileri evrelerde soğuk şok bulguları görülebilir. Yaşlı ve immünsüprese hastalarda klinik bulgular silik olabilir; bu nedenle bu hasta grubunda yüksek klinik şüphe korunmalıdır.
Tanısal Yaklaşım ve Laboratuvar İncelemeleri
Akut peritonit tanısında klinik değerlendirme primer öneme sahip olmakla birlikte, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri tanıyı desteklemek, etiyolojiyi belirlemek ve tedavi planlamasını yönlendirmek açısından vazgeçilmezdir. Acil serviste peritonit şüphesi olan hastada sistematik bir tanısal yaklaşım uygulanmalıdır.
Laboratuvar Tetkikleri
Tam kan sayımında lökositoz (genellikle >15.000/mm³) ve nötrofili beklenen bulgulardır. Ancak ağır sepsis durumunda paradoks olarak lökopeni görülebilir ki bu prognostik açıdan olumsuz bir göstergedir. C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonin düzeyleri infeksiyonun şiddetini değerlendirmede kullanılır. Prokalsitonin seviyesinin 2 ng/mL üzerinde olması bakteriyel sepsis lehine güçlü bir kanıt sunar. Serum laktat düzeyi, doku hipoperfüzyonunun ve anaerobik metabolizmanın bir göstergesi olarak takip edilmelidir; laktat yüksekliği kötü prognozla koreledir.
Biyokimyasal değerlendirmede böbrek fonksiyon testleri (BUN, kreatinin), karaciğer fonksiyon testleri, serum elektrolitleri, amilaz ve lipaz düzeyleri mutlaka değerlendirilmelidir. Metabolik asidoz varlığı, arteriyel kan gazı analizi ile ortaya konmalıdır. Koagülasyon parametreleri (PT, aPTT, INR, fibrinojen) preoperatif değerlendirme ve dissemine intravasküler koagülasyon (DİK) açısından incelenmelidir.
Görüntüleme Yöntemleri
Ayakta direkt karın grafisi, peritonit değerlendirmesinde ilk tercih edilen görüntüleme yöntemidir. Diyafram altı serbest hava varlığı, hollow organ perforasyonunun radyolojik kanıtıdır ve cerrahi müdahale endikasyonunu güçlü bir şekilde destekler. Ancak serbest havanın görülmemesi perforasyonu ekarte ettirmez; perforasyonların yaklaşık %20-30'unda serbest hava saptanamayabilir.
Bilgisayarlı tomografi (BT), akut peritonit değerlendirmesinde en değerli görüntüleme yöntemidir. Kontrastlı abdominal BT ile perforasyonun lokalizasyonu, apse formasyonları, serbest sıvı miktarı ve dağılımı, bağırsak duvarı kalınlaşması ve mezenterik yağ doku değişiklikleri detaylı olarak değerlendirilebilir. Ultrasonografi ise özellikle safra kesesi patolojileri, pelvik patolojiler ve serbest sıvı varlığının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol üstlenir.
Acil Servis Yönetimi ve İlk Müdahale Prensipleri
Akut peritonit tanısı konulan veya güçlü klinik şüphe bulunan hastada, acil serviste hızlı ve sistematik bir yaklaşım uygulanmalıdır. İlk müdahalenin temel hedefleri hemodinamik stabilizasyon, enfeksiyon kontrolü ve cerrahi konsültasyonun sağlanmasıdır. Bu süreçte kaybedilen her dakika mortalite riskini artırmaktadır.
Hemodinamik resüsitasyon, peritonit yönetiminin ilk ve en kritik basamağıdır. Peritoneal inflamasyona bağlı masif üçüncü boşluk kayıpları ve sepsis ilişkili vazodilatasyonun neden olduğu hipovolemi, agresif sıvı resüsitasyonu ile düzeltilmelidir. İki adet geniş çaplı (16-18 gauge) periferik intravenöz yol açılmalı ve kristaloid sıvı infüzyonu başlatılmalıdır. İlk bir saat içinde 20-30 mL/kg izotonik salin veya dengeli kristaloid solüsyon uygulanması önerilmektedir. Hemodinamik yanıt, ortalama arteriyel basınç, idrar çıkışı ve laktat klirensi ile monitorize edilmelidir.
Oksijen desteği, tüm peritonit hastalarında sağlanmalıdır. Pulse oksimetri ile sürekli monitorizasyon yapılmalı ve SpO2 düzeyi %94 üzerinde tutulmalıdır. Ciddi solunum yetmezliği gelişen hastalarda noninvaziv veya invaziv mekanik ventilasyon desteği gerekebilir. Nazogastrik sonda yerleştirilmesi, gastrik dekompresyon sağlayarak aspirasyon riskini azaltır ve abdominal distansiyonu hafifletir.
Üriner kateterizasyon ile saatlik idrar çıkışı takibi, renal perfüzyonun ve sıvı resüsitasyonunun yeterliliğinin değerlendirilmesi açısından zorunludur. Hedef idrar çıkışı 0.5 mL/kg/saat olarak belirlenmelidir. Santral venöz kateterizasyon, vazopressör ihtiyacı olan veya agresif sıvı resüsitasyonuna yanıt vermeyen hastalarda düşünülmelidir.
Antimikrobiyal Tedavi Stratejileri
Ampirik antibiyotik tedavisi, akut peritonit yönetiminin temel bileşenlerinden biridir ve cerrahi müdahaleye tamamlayıcı bir rol üstlenir. Antibiyotik tedavisi mümkün olan en erken zamanda, ideal olarak tanı konulduktan sonraki ilk bir saat içinde başlatılmalıdır. Kan kültürleri ve mümkünse peritoneal sıvı kültürleri, antibiyotik uygulamasından önce alınmalıdır; ancak kültür sonuçlarının beklenmesi tedavi başlangıcını geciktirmemelidir.
Ampirik tedavi seçiminde, peritonitin edinim şekli (toplum kökenli veya hastane kökenli), hastanın risk faktörleri ve lokal antimikrobiyal direnç paternleri dikkate alınmalıdır. Toplum kökenli komplike olmayan peritonitte, gram-negatif enterik basiller ve anaerobik bakterileri kapsayan kombinasyonlar tercih edilir:
- Seftriakson + metronidazol: En yaygın kullanılan kombinasyonlardan biri olup, gram-negatif ve anaerob etkinliği birlikte sağlar
- Piperasilin-tazobaktam: Geniş spektrumlu tek ajan tedavisi olarak etkili bir seçenektir
- Meropenem veya imipenem-silastatin: Ağır sepsis veya hastane kökenli peritonitte tercih edilen karbapenem grubu antibiyotiklerdir
- Siprofloksasin + metronidazol: Beta-laktam alerjisi olan hastalarda alternatif kombinasyon olarak kullanılabilir
Hastane kökenli veya postoperatif peritonitte, dirençli gram-negatif patojenlerin (ESBL üreten Enterobacteriaceae, Pseudomonas aeruginosa) ve Enterococcus türlerinin kapsanması gerekmektedir. Bu durumda karbapenemler veya piperasilin-tazobaktam ile vankomisin kombinasyonu düşünülmelidir. Antifungal tedavi, uzun süreli antibiyotik kullanımı olan veya immünsüprese hastalarda peritoneal kültürde Candida türleri üremesi durumunda eklenmelidir.
Cerrahi Tedavi Endikasyonları ve Yaklaşımlar
Sekonder peritonitte cerrahi müdahale, tedavinin temel taşını oluşturmaktadır. Cerrahi tedavinin amacı kontaminasyon kaynağının kontrolü (source control), peritoneal kavitedeki enfekte materyalin uzaklaştırılması ve fizyolojik ortamın restorasyonudur. Kaynak kontrolü sağlanmadan uygulanan antimikrobiyal tedavi tek başına yeterli olamayacağından, cerrahi zamanlama kritik önem taşımaktadır.
Cerrahi endikasyonlar şu durumları kapsamaktadır:
- Hollow organ perforasyonu: Peptik ülser, divertikül veya travmatik perforasyon durumlarında primer onarım veya rezeksiyon gereklidir
- Gangrenöz veya perfore apandisit: Apendektomi ile birlikte peritoneal lavaj uygulanır
- İntraabdominal apse formasyonu: Perkütan drenaj ile tedavi edilemeyecek boyut veya lokalizasyondaki apseler cerrahi drenaj gerektirir
- Bağırsak iskemisi ve nekrozu: Nekrotik segmentin rezeksiyonu ve gerektiğinde stomia oluşturulması
- Anastomoz kaçağı: Kaçak bölgesinin onarımı, diversiyon veya rezeksiyon
Cerrahi yaklaşımda laparotomi, diffüz peritonitte standart yöntem olarak kabul edilmektedir. Orta hat insizyonla geniş eksplorasyon sağlanır, kontaminasyon kaynağı belirlenir ve kontrol altına alınır. Peritoneal lavaj, en az 10 litre ılık izotonik salin ile efluanın berraklaşmasına kadar sürdürülmelidir. Lokalize peritonit veya apse drenajı gereken hastalarda laparoskopik yaklaşım, uygun vakalarda minimal invaziv bir alternatif olarak değerlendirilebilir.
Damage control surgery (hasar kontrol cerrahisi) kavramı, hemodinamik olarak instabil, hipotermik, asidotik ve koagülopatik hastalarda (ölümcül üçlü) uygulanmaktadır. Bu yaklaşımda ilk operasyonda yalnızca kaynak kontrolü ve geçici karın kapatma işlemi yapılır; hastanın yoğun bakımda stabilizasyonunun ardından planlı re-laparotomi ile definitif cerrahi gerçekleştirilir.
Yoğun Bakım Takibi ve Postoperatif Yönetim
Akut peritonit nedeniyle cerrahi müdahale uygulanan hastalar, postoperatif dönemde yoğun bakım ünitesinde yakın takip altında tutulmalıdır. Yoğun bakım yönetiminin temel hedefleri organ perfüzyonunun sürdürülmesi, enfeksiyonun kontrolü, beslenme desteğinin sağlanması ve komplikasyonların erken tespiti ile tedavisidir.
Hemodinamik monitorizasyon, invaziv arteriyel basınç takibi, santral venöz basınç ölçümü ve gerektiğinde kardiyak output monitorizasyonu ile gerçekleştirilmelidir. Sıvı yönetiminde ilk 24-48 saatte agresif resüsitasyon stratejisi uygulanırken, hemodinamik stabilite sağlandıktan sonra konservatif bir sıvı politikasına geçilmelidir. Aşırı sıvı yüklemesinin akciğer ödemi, anastomoz ödemi ve bağırsak duvarı ödemine yol açarak komplikasyon riskini artırdığı unutulmamalıdır.
Vazopressör tedavi, yeterli sıvı resüsitasyonuna rağmen ortalama arteriyel basıncın 65 mmHg altında kaldığı durumlarda başlatılmalıdır. Norepinefrin, septik şokta ilk tercih edilen vazopressördür. Yeterli yanıt alınamayan olgularda vazopressin veya epinefrin eklenebilir. Kortikosteroid tedavisi (hidrokortizon 200 mg/gün), vazopressöre dirençli şokta değerlendirilmelidir.
Komplikasyonlar ve Prognostik Faktörler
Akut peritonit, tedavi sürecinde ve sonrasında çok sayıda ciddi komplikasyonla seyredebilmektedir. Bu komplikasyonların erken tanınması ve yönetimi, morbidite ve mortalite oranlarını doğrudan etkileyen faktörlerdir. Klinisyenin bu komplikasyonlar açısından yüksek farkındalık düzeyini koruması gerekmektedir.
Sistemik komplikasyonlar arasında en korkulanı sepsis ve septik şoktur. Peritoneal kaviteden sistemik dolaşıma geçen bakteriler ve toksinler, kontrolsüz bir inflamatuar kaskadı tetikleyerek çoklu organ disfonksiyon sendromuna (MODS) yol açabilir. Akut respiratuar distres sendromu (ARDS), akut böbrek hasarı (ABH), karaciğer yetmezliği ve dissemine intravasküler koagülasyon (DİK), MODS kapsamında gelişebilen organ yetmezlikleridir.
Lokal komplikasyonlar şunlardır:
- Rezidüel intraabdominal apse: Cerrahi sonrası yetersiz drenaj veya devitalize dokuların bırakılması sonucu gelişir. Bilgisayarlı tomografi rehberliğinde perkütan drenaj veya re-laparotomi gerektirebilir
- Enterokütanöz fistül: Bağırsak duvarının inflamatuar hasar görmesi sonucu gelişen anormal bağlantılar, uzun süreli parenteral beslenme ve kompleks cerrahi girişimler gerektirebilir
- Yapışıklıklar (adhezyonlar): Peritoneal inflamasyon sonucu gelişen fibrinöz yapışıklıklar, geç dönemde mekanik bağırsak tıkanıklığına neden olabilir
- Yara yeri enfeksiyonu ve evisserasyon: Kontamine cerrahi sahada yara iyileşmesinin bozulması, yüzeyel veya derin cerrahi alan enfeksiyonu ve fasyada açılma riski taşır
- Tersiyer peritonit: Uygun tedaviye rağmen persiste eden veya tekrarlayan peritonit, genellikle dirençli mikroorganizmalarla ilişkilidir ve yüksek mortalite oranına sahiptir
Prognostik faktörler arasında hastanın yaşı, komorbiditeleri, peritonit etiyolojisi, tanıdan tedaviye geçen süre ve kaynak kontrolünün yeterliliği en belirleyici olanlardır. Mannheim Peritonit İndeksi (MPI), peritonit hastalarında mortalite riskini öngörmede yaygın olarak kullanılan bir skorlama sistemidir. MPI skorunun 26 üzerinde olması yüksek mortalite riskini işaret etmektedir. APACHE II skoru ve SOFA skoru da yoğun bakım sürecinde prognoz değerlendirmesinde kullanılan diğer önemli skorlama araçlarıdır.
Özel Hasta Gruplarında Peritonit Yönetimi
Belirli hasta popülasyonlarında peritonit farklı klinik özellikler gösterebilir ve özelleştirilmiş tedavi yaklaşımları gerektirebilir. Bu grupların ayrı ayrı değerlendirilmesi klinik pratik açısından büyük önem taşımaktadır.
Geriatrik hastalarda peritonit, atipik prezentasyonlarla karşımıza çıkabilir. Yaşlı hastalarda ateş yanıtı baskılanmış olabilir, karın muayenesinde beklenen defans ve rigidite bulguları silik kalabilir ve ağrı lokalizasyonu belirsiz olabilir. Kognitif bozukluk varlığında anamnez alımı güçleşmektedir. Bu nedenle yaşlı hastalarda akut batın şüphesinde daha düşük eşikle görüntüleme tetkiklerine başvurulmalıdır. Geriatrik hastalardaki fizyolojik rezerv azlığı, cerrahi riski artırmakta ve postoperatif komplikasyon oranlarını yükseltmektedir.
İmmünsüprese hastalarda (organ transplant alıcıları, kemoterapi alan onkolojik hastalar, uzun süreli kortikosteroid kullanan bireyler) peritonit tanısı özellikle güçtür. İmmün yanıtın baskılanmış olması nedeniyle inflamatuar belirteçler düşük kalabilir, ateş gelişmeyebilir ve peritoneal bulgular minimal olabilir. Bu hasta grubunda fırsatçı mikroorganizmaların (fungal peritonit dahil) de etiyolojide rol oynayabileceği akılda tutulmalıdır.
Periton diyalizi hastalarında peritonit, en sık karşılaşılan ve en ciddi komplikasyondur. Periton diyalizi ilişkili peritonit genellikle Staphylococcus türleri ile gelişir ve bulanık diyalizat, karın ağrısı ve ateş ile prezente olur. Diyalizat hücre sayımı (>100 lökosit/mm³, >%50 polimorfonükleer) tanıda kritik öneme sahiptir. Tedavide intraperitoneal antibiyotik uygulaması ön plana çıkar ve kateter çıkarılması kararı klinik yanıta göre değerlendirilir.
Beslenme Desteği ve Metabolik Yönetim
Akut peritonit hastalarında beslenme desteği, tedavi sürecinin kritik bir bileşenidir. Peritonit ve sepsis, hipermetabolik ve hiperkatabolik bir durum oluşturarak enerji ve protein gereksinimlerini belirgin şekilde artırır. Yetersiz beslenme desteği, immün fonksiyonun bozulmasına, yara iyileşmesinin gecikmesine ve enfeksiyon riskinin artmasına yol açar.
Enteral beslenme, gastrointestinal sistemin fonksiyonel olduğu durumlarda parenteral beslenmeye tercih edilmelidir. Erken enteral beslenme (postoperatif ilk 24-48 saat içinde), intestinal mukozal bariyerin korunması, bakteriyel translokasyonun azaltılması ve immünolojik fonksiyonların desteklenmesi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. Nazojejunal tüp aracılığıyla uygulanan enteral beslenme, gastrik rezidüel volüm yüksekliği olan hastalarda güvenli bir alternatiftir.
Parenteral beslenme, enteral beslenmenin kontrendike olduğu veya tolere edilemediği durumlarda uygulanmalıdır. Uzamış ileus, yüksek debili fistüller, kısa bağırsak sendromu ve hemodinamik instabilite, parenteral beslenme endikasyonları arasındadır. Parenteral beslenme uygulamasında hiperglisemi, karaciğer fonksiyon bozukluğu ve kateter ilişkili enfeksiyonlar yakından takip edilmelidir.
Glisemik kontrol, kritik hasta yönetiminin temel prensiplerinden biridir. Stres hiperglisemisi, peritonit hastalarında sık görülür ve enfeksiyon riskini artırır. Kan şekeri düzeyinin 140-180 mg/dL aralığında tutulması, hipoglisemi riskini minimize ederken hipergliseminin olumsuz etkilerini de sınırlandırmaktadır. İnsülin infüzyonu ile sıkı glisemik monitorizasyon uygulanmalıdır.
Tromboprofilaksi ve Stres Ülser Profilaksisi
Akut peritonit hastalarında venöz tromboembolizm (VTE) riski belirgin şekilde artmıştır. İmmobilizasyon, cerrahi travma, sepsis ilişkili koagülasyon bozuklukları ve santral venöz kateter varlığı, VTE gelişimi için önemli risk faktörleridir. Tüm peritonit hastalarında, aktif kanama veya ciddi koagülopati yoksa, farmakolojik tromboprofilaksi başlatılmalıdır. Düşük moleküler ağırlıklı heparin (enoksaparin 40 mg/gün subkutan) veya unfraksiyone heparin (5000 IU her 8-12 saatte subkutan) kullanılabilir. Farmakolojik profilaksiye ek olarak, intermittent pnömatik kompresyon cihazları ve erken mobilizasyon gibi mekanik profilaksi yöntemleri de uygulanmalıdır.
Stres ülser profilaksisi, yoğun bakımda takip edilen peritonit hastalarında düşünülmelidir. Mekanik ventilasyon, koagülopati, şok ve yüksek doz kortikosteroid kullanımı, stres ülser gelişimi için risk faktörleridir. Proton pompa inhibitörleri (pantoprazol 40 mg/gün intravenöz) veya histamin-2 reseptör antagonistleri profilaksi amacıyla kullanılabilir. Ancak uzun süreli proton pompa inhibitörü kullanımının Clostridium difficile enfeksiyonu riskini artırabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Güncel Yaklaşımlar ve Kanıta Dayalı Öneriler
Akut peritonit yönetiminde son yıllarda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Surviving Sepsis Campaign (SSC) kılavuzlarının güncel önerileri, peritonit ilişkili sepsis yönetiminde temel referans kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu kılavuzlara göre sepsis şüphesi olan hastalarda ilk bir saat içinde antibiyotik tedavisinin başlatılması, ilk üç saat içinde 30 mL/kg kristaloid sıvı uygulanması ve altı saat içinde kaynak kontrolünün sağlanması hedeflenmektedir.
Biyobelirteç rehberliğinde antimikrobiyal tedavi yönetimi, güncel yaklaşımlar arasında öne çıkmaktadır. Serum prokalsitonin düzeyinin seri ölçümleri ile antibiyotik tedavisinin süresinin belirlenmesi, gereksiz antibiyotik maruziyetini ve dirençli patojen seleksiyonunu azaltmada etkili bir stratejidir. Prokalsitonin düzeyinin pik değerden %80 veya daha fazla düşmesi veya 0.5 ng/mL altına inmesi, antibiyotik tedavisinin sonlandırılması için bir rehber olarak kullanılabilir.
Minimal invaziv cerrahi yaklaşımlar, uygun vakalarda giderek daha fazla tercih edilmektedir. Laparoskopik lavaj ve drenaj, komplike olmayan divertikülit perforasyonunda (Hinchey evre III) Hartmann prosedürüne alternatif olarak değerlendirilmektedir. Ancak randomize kontrollü çalışmalar, laparoskopik lavajın yüksek reoperasyon oranlarıyla ilişkili olabileceğini göstermiş olup, hasta seçiminin dikkatli yapılması gerekmektedir.
Açık karın yönetimi (open abdomen) stratejisi, ciddi peritonit vakalarında intraabdominal basıncın kontrolü ve planlı re-laparotomi için uygulanmaktadır. Negatif basınçlı yara tedavisi (NPWT) sistemleri, açık karın yönetiminde fasyaların yaklaştırılması ve definitif kapatmaya olanak sağlaması açısından değerli bir yardımcı yöntemdir. Fasya kapatma oranları, NPWT kullanımıyla %65-80 düzeylerinde raporlanmaktadır.
Peritoneal sıvı analizi ve hızlı mikrobiyolojik tanı yöntemleri de gelişmeye devam etmektedir. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) tabanlı hızlı tanı kitleri, geleneksel kültür yöntemlerine kıyasla çok daha kısa sürede patojen tanımlaması yapabilmektedir. Bu teknolojiler, hedefli antibiyotik tedavisine daha erken geçiş imkanı sunarak tedavi etkinliğini artırma potansiyeli taşımaktadır.
Hasta Takibi, Rehabilitasyon ve Uzun Dönem Sonuçlar
Akut peritonit sonrası iyileşme süreci uzun ve çok yönlü bir süreçtir. Yoğun bakım ünitesinden servise transfer edilen hastaların yakın takibi sürdürülmelidir. Yara bakımı, enfeksiyon parametrelerinin monitorizasyonu, beslenme durumunun değerlendirilmesi ve erken mobilizasyon programı, servis takibinin temel bileşenleridir.
Post-intensif bakım sendromu (PICS), uzun süreli yoğun bakım yatışı olan peritonit hastalarında sık görülen bir durumdur. Fiziksel dekondisyonman, kas atrofisi, kognitif disfonksiyon ve psikolojik problemler (anksiyete, depresyon, posttravmatik stres bozukluğu) PICS kapsamında değerlendirilmektedir. Erken fizyoterapi, psikolojik destek ve aşamalı rehabilitasyon programları, PICS yönetiminde önemli rol oynamaktadır.
Taburculuk sonrası takip planı, hastanın klinik durumuna göre bireyselleştirilmelidir. İlk poliklinik kontrolü genellikle taburculuktan 7-10 gün sonra yapılmakta olup, yara durumu, beslenme toleransı, bağırsak fonksiyonları ve genel iyilik hali değerlendirilir. Uzun dönemde yapışıklık ilişkili bağırsak tıkanıklığı riski, insizyonel herni gelişimi ve fonksiyonel iyileşme konularında hasta bilgilendirilmelidir.
Koru Hastanesi Acil Servis bölümünde uzman hekimlerimiz, akut peritonit gibi hayati tehlike oluşturan acil cerrahi durumların tanı ve tedavisinde en güncel tıbbi protokolleri uygulayarak, multidisipliner bir yaklaşımla hastalarımıza en yüksek standartlarda sağlık hizmeti sunmaktadır.



