Psikoloji

Aile İçi Şiddete Müdahale

Aile İçi Şiddet Üzerine Notlar, çeşitli klinik bulgularla seyreden ve uzman değerlendirmesi gerektiren bir tablodur. Hastalığın özelliklerini ve izlem önerilerini öğrenin.

Aile içi şiddet, aynı hane içinde ya da birinci derecede yakınlık bağı bulunan bireyler arasında ortaya çıkan; fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik ve dijital boyutları olan çok katmanlı bir örüntüdür. Klinik değerlendirmelerde bu örüntünün yalnızca darp izleri gibi görünür bulgularla sınırlı kalmadığı, çoğu durumda uzun süreli psikolojik yıpranma, kronik kaygı, uyku düzensizliği, öz saygı erozyonu ve bedensel şikayetlerle birlikte seyrettiği görülmektedir. Şiddetin etkilerinin bireyin yaşam kalitesi, iş verimliliği, sosyal ilişkileri ve çocuk gelişimi üzerinde geniş bir etki alanı bulunduğundan, konuya bütüncül bir çerçeveden yaklaşılması önerilmektedir. Ruh sağlığı birimlerinde başvuranların önemli bir bölümünde ilk şikayetin doğrudan şiddet ifadesi olmadığı; başağrısı, çarpıntı, gastrointestinal yakınmalar ya da açıklanamayan yorgunluk gibi somatik başvurular üzerinden değerlendirmeye alındığı bilinmektedir.

Uzmanlar tarafından yapılan tanımlamalarda aile içi şiddetin dört ana kategori altında incelendiği görülmektedir. Fiziksel şiddet; itme, tokat, tekme, cisimle vurma, boğazı sıkma ve silah kullanımı gibi doğrudan bedene yönelen davranışları kapsamaktadır. Duygusal ya da psikolojik şiddet; aşağılama, sürekli eleştiri, tehdit, korkutma, sosyal izolasyon ve gaslighting olarak adlandırılan gerçeklik çarpıtması gibi örüntüleri içermektedir. Ekonomik şiddet; bireyin gelirine el konulması, çalışmasının engellenmesi, harcamalarının denetlenmesi ve maddi bağımlılık yaratılması biçiminde belirginleşmektedir. Cinsel şiddet ise rıza dışı temas, cinsel baskı ve üreme sağlığına müdahale gibi bileşenleri kapsamakta; dijital şiddet başlığı altında da konum takibi, mesajların denetlenmesi, sosyal medya hesaplarına izinsiz erişim ve teşhir tehdidi gibi güncel biçimler ele alınmaktadır. Bu kategoriler çoğu durumda birlikte görülmekte ve birbirini pekiştiren bir döngü oluşturmaktadır.

Şiddet döngüsü olarak tanımlanan üç aşamalı örüntü, klinik değerlendirmelerde önemli bir çerçeve olarak kullanılmaktadır. Gerilim birikimi aşamasında ev içi iletişimde gerginlik artmakta, küçük tetikleyiciler üzerinden tartışmalar yoğunlaşmakta ve şiddet mağduru olan taraf çoğu durumda kendini bir tür alarm halinde bulmaktadır. Patlama aşamasında fiziksel ya da yoğun psikolojik şiddet ortaya çıkmakta, olay ani ve yıkıcı biçimde yaşanmaktadır. Balayı olarak adlandırılan üçüncü aşamada ise şiddet uygulayan tarafın pişmanlık ifade ettiği, hediyeler sunduğu ya da davranışının bir daha tekrarlanmayacağına dair güçlü sözler verdiği görülmektedir. Bu geçici sükûnet dönemi bağın koparılmasını zorlaştırmakta ve döngünün yeniden başlaması nedeniyle şiddetin kronikleşmesine zemin hazırlamaktadır. Müdahale sürecinde bu döngünün mağdur tarafından anlaşılması, bilişsel çerçevenin yeniden kurulması açısından önemli görülmektedir.

Aile içi şiddete maruz kalan bireylerde ruhsal etkiler oldukça geniş bir yelpazede seyretmektedir. Travma sonrası stres tepkileri arasında geçmiş yaşantıların yeniden canlanması, kabuslar, aşırı irkilme, tetikte olma hali ve dikkat sorunları sayılabilir. Depresif belirtiler; sürekli yorgunluk, ilgi kaybı, uyku bozuklukları, iştah değişiklikleri, değersizlik hissi ve umutsuzluk şeklinde belirginleşebilmektedir. Kaygı bozuklukları çerçevesinde yaygın anksiyete, panik atak ve sosyal geri çekilme örüntüleri gözlenebilir. Öz saygı erozyonu, karar verme becerilerinin zayıflaması, kendini suçlama eğilimi ve öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlanan pasif tutum, uzun süreli maruziyetin sık rastlanan sonuçları arasında yer almaktadır. Bazı olgularda kendine zarar verme davranışları ve intihar düşünceleri de klinik tablonun bir parçası hâline gelebilmekte; bu nedenle risk değerlendirmesinin süreçle birlikte tekrar tekrar yapılması önerilmektedir.

Bedensel etkiler yalnızca darp kaynaklı yaralanmalarla sınırlı değildir. Kronik gerginlik nedeniyle kas ağrıları, boyun ve sırt bölgesinde ağrı, migren tipi başağrıları, mide-bağırsak sistemine ait yakınmalar, kalp çarpıntısı ve tansiyon dalgalanmaları sıklıkla bildirilmektedir. Kadın sağlığı açısından pelvik ağrı, adet düzensizlikleri ve tekrarlayan üriner enfeksiyonlar da klinik değerlendirmede dikkate alınmaktadır. Uyku örüntüsündeki bozulma bağışıklık sisteminin işleyişini olumsuz etkileyebilmekte, mevcut kronik hastalıkların seyrini ağırlaştırabilmektedir. Bu nedenle şiddet öyküsü bulunan başvurularda dahili değerlendirmenin ruh sağlığı değerlendirmesiyle birlikte planlanması gerekli görülmektedir. Kimi olgularda alkol ve madde kullanımı bir baş etme mekanizması olarak ortaya çıkmakta; bu durum ek klinik tabloların gelişmesine zemin hazırlamaktadır.

Hane içinde çocuk bulunması durumunda müdahale süreci ayrı bir hassasiyetle ele alınmaktadır. Çocuğun doğrudan şiddete maruz kalmamış olması, olayların tanığı olması nedeniyle etkilenmediği anlamına gelmemektedir. Erken çocukluk döneminde ev ortamında kronik gerilime, bağırışlara ve fiziksel çatışmalara tanıklık eden çocuklarda bağlanma güçlükleri, ayrılık kaygısı, gece korkuları, altını ıslatma davranışının geri gelmesi ve dil gelişiminde yavaşlama gözlenebilmektedir. Okul çağındaki çocuklarda akademik başarıda düşüş, akran ilişkilerinde çekilme veya karşıt gelme davranışları belirginleşebilmektedir. Ergenlik döneminde ise duygu düzenleme güçlükleri, riskli davranışlara yönelim, öz yaralama ve depresif belirtiler klinik tablonun ön planına geçebilmektedir. Kuşaklar arası şiddet aktarımının önlenmesi açısından çocuklara yönelik değerlendirmenin ihmal edilmemesi büyük önem taşımaktadır.

Aile içi şiddete müdahalede güvenlik planlaması ilk sırada yer almaktadır. Güvenlik planı; acil durum halinde başvurulabilecek telefon numaralarının belirlenmesi, evden hızla ayrılmak gerektiğinde kimlik, banka kartı, ilaç ve önemli belgelerin bulunduğu bir çantanın güvenli bir yerde hazır tutulması, güvenilen bir komşu veya yakınla önceden konuşulmuş bir işaret sisteminin oluşturulması gibi somut adımları içermektedir. Türkiye genelinde 183 Sosyal Destek Hattı, 155 Polis İmdat, 156 Jandarma İmdat ve 112 Acil Çağrı numaraları aile içi şiddet vakalarında başvurulan temel kanallar arasında yer almaktadır. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri, mağdurlara psikososyal destek, hukuki danışmanlık ve barınma yönlendirmesi sağlamakta; koruma tedbiri kararlarının hayata geçirilmesinde de aktif rol üstlenmektedir. Klinik ekipler tarafından bu yönlendirmelerin bireyin durumuna uygun biçimde önerilmesi süreç açısından belirleyici olmaktadır.

Hukuki çerçeve açısından 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında düzenlenen koruyucu ve önleyici tedbirler önemli bir zemin oluşturmaktadır. Bu tedbirler; şiddet uygulayanın müşterek konuttan uzaklaştırılması, mağdura yaklaşmama, iletişim kurmama ve iş yerine yaklaşmama gibi somut yükümlülükleri kapsayabilmektedir. Gizli sığınma evine yerleştirme, kimlik bilgilerinin gizlenmesi ve geçici maddi yardım gibi düzenlemeler de yasal çerçevede yer almaktadır. Klinik değerlendirmede mağdurun hukuki süreçlere yönlendirilmesi kadar, bu süreçlerin yaratabileceği ikincil örselenmenin de öngörülmesi gerekli görülmektedir. Hukuki süreç boyunca psikolojik destek almanın, tanıklık verme, ifade süreçleri ve mahkeme aşamalarında ortaya çıkabilecek yeniden travmatizasyon riskini azaltmaya katkı sağladığı bildirilmektedir.

Ruh sağlığı biriminde uygulanan müdahale, güvenliğin sağlanmasının ardından çok aşamalı bir yaklaşımla yürütülmektedir. İlk aşamada güven ilişkisinin kurulması, mağdurun anlatısına yargılamadan alan açılması ve psikoeğitim yoluyla şiddet döngüsünün, travma tepkilerinin ve baş etme becerilerinin açıklanması önem taşımaktadır. Bu erken evrede stabilizasyon çalışmaları; nefes düzenleme, topraklama teknikleri, güvenli yer imgelemi ve uyku hijyenine yönelik önerileri içermektedir. Orta evrede travma odaklı yaklaşımlarla anıların işlenmesi, bilişsel çarpıtmaların yeniden yapılandırılması ve suçluluk-utanç duygularının azaltılması hedeflenmektedir. İleri evrede ise kimlik yeniden yapılanması, sınır koyma becerileri, sağlıklı ilişki kurma örüntülerinin geliştirilmesi ve gelecek planlamasına yönelik çalışmalar öne çıkmaktadır. Sürecin bireyin ritmine göre esnetilmesi, aceleci ilerlemekten kaçınılması önerilmektedir.

Kanıt tabanlı yaklaşımlar arasında travma odaklı bilişsel davranışçı terapi, göz hareketleri ile duyarsızlaştırma ve yeniden işleme yöntemi olan EMDR, kabul ve kararlılık terapisi ile şema terapi kliniklerde sıklıkla kullanılan çerçeveler arasında yer almaktadır. Uzun süreli maruziyet öyküsü bulunan olgularda karmaşık travma çerçevesi gündeme gelmekte; bu durumda faz temelli yaklaşımın benimsendiği bilinmektedir. Grup terapileri, benzer deneyimleri paylaşan bireylerin yalnızlık hissini azaltmaya, öğrenilmiş çaresizliği çözmeye ve destek ağı kurmaya katkı sağlayabilmektedir. Farmakolojik destek gerekli görüldüğünde depresif belirtiler, kaygı, uyku bozukluğu ve travma sonrası belirtilerin şiddetine göre planlanmakta; ilaç yaklaşımı çoğu durumda psikoterapiyle birlikte yürütüldüğünde daha bütüncül bir iyileşmeye katkı sağladığı gözlenmektedir. İlaç kararları bireyin genel sağlık durumu, gebelik olasılığı, emzirme süreci ve kullanmakta olduğu diğer ilaçlar dikkate alınarak verilmektedir.

Müdahale sürecinde dikkat edilmesi gereken bir başka boyut, mağdurun ayrılma kararına ilişkin baskı hissetmeden desteklenmesidir. Klinik gözlemler, en yüksek şiddet riskinin çoğu durumda ayrılık kararının açıklandığı ya da hayata geçirildiği dönemde ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle karar aşamasının güvenlik planlamasıyla eşzamanlı yürütülmesi, güvenli barınma seçeneklerinin önceden değerlendirilmesi ve sosyal destek ağının hazırlanması gerekli görülmektedir. Ekonomik bağımlılığın çözülmesi için mesleki eğitim, iş bulma desteği ve geçici maddi yardım kanallarına yönlendirme süreç için belirleyici olmaktadır. Konut, çocuk bakımı ve okul değişikliği gibi lojistik boyutlar; hukuki, sosyal ve psikolojik ekiplerin eşgüdüm içinde çalışmasını gerektirmektedir. Vaka yönetimi anlayışıyla yürütülen çok disiplinli yaklaşım, sürecin sürdürülebilirliği açısından kritik bir işlev üstlenmektedir.

Şiddet uygulayan bireye yönelik müdahale, tabloyu bütüncül biçimde ele almak isteyen klinik yaklaşımların ihmal etmediği bir başlıktır. Öfke düzenleme güçlükleri, alkol ve madde kullanımı, kişilik örgütlenmesindeki yapısal sorunlar ve kendi çocukluk dönemine ait örselenmelerin varlığı çoğu durumda tabloyu şekillendirmektedir. Öfke yönetimi programları, bilişsel yeniden yapılandırma, empati geliştirmeye yönelik çalışmalar ve gerektiğinde bağımlılık modülleri süreç içinde ele alınmaktadır. Ancak şiddet uygulayan bireyin müdahale sürecine katılması, mağdurun güvenliğinin sağlanması ve müdahalenin gönüllülük ile içgörü temelinde yürütülmesi ön koşuluyla anlam kazanmaktadır. Mağdur ve fail için ortak seans önerilmemekte; çift terapisi şiddetin sürdüğü tablolarda uygun bir yaklaşım olarak değerlendirilmemektedir. Çünkü ortak görüşmeler risk düzeyini artırabilmekte ve mağdurun ifade özgürlüğünü kısıtlayabilmektedir.

Yaşlı bireyler ve engelli bireyler, aile içi şiddetin gizli kalma olasılığı en yüksek gruplar arasında yer almaktadır. Bakım verenin ihmali, aşırı ilaç uygulanması, hareket kısıtlaması, ekonomik istismar ve sosyal izolasyon bu grubun karşılaştığı örüntüler arasında sayılmaktadır. Değerlendirmede açıklanamayan yaralar, tekrarlayan düşmeler, kilo kaybı, uyku düzensizliği, geri çekilme ve bakım verenle görüşme sırasında gözlenen tedirginlik önemli klinik ipuçları arasında yer almaktadır. Bu grupta müdahale, sosyal hizmet, geriatri, dahiliye ve ruh sağlığı ekiplerinin eşgüdüm içinde çalışmasını gerektirmektedir. Bakım yükünün dağıtılması, evde bakım desteği, gündüzlü bakım hizmetleri ve gerekli olduğunda kurumsal bakıma yönlendirme; hem mağdurun hem de bakım verenin yükünün hafiflemesine katkı sağlayabilmektedir.

LGBTİ+ bireyler, göçmenler, dil engeli yaşayan yabancı uyruklular, hamile bireyler ve yeni doğum yapmış kadınlar da özgün risk faktörleri taşıyan gruplar arasında değerlendirilmektedir. Kültürel duyarlılık gösteren, damgalayıcı olmayan, gizliliği ön planda tutan bir klinik yaklaşımın benimsenmesi bu gruplarla çalışırken belirleyici olmaktadır. Tercüman desteği, kültürlerarası aile dinamiklerinin dikkate alınması ve bireyin toplumsal konumuna göre farklılaşan risklerin öngörülmesi süreci güçlendirmektedir. Doğum sonrası dönemde ortaya çıkan ya da şiddetlenen aile içi şiddet öyküsünde annenin ruhsal durumu, bebekle bağlanma süreci ve doğum sonrası depresyon açısından yakın takip önerilmektedir. Bu değerlendirmelerin rutin izlem programlarına dahil edilmesi erken müdahaleye olanak tanımaktadır.

İyileşme sürecinin uzun soluklu bir yolculuk olduğu ve doğrusal ilerlemediği belirtilmelidir. Belirtilerde dalgalanmalar, geri çekilme dönemleri ve tetikleyicilerle yeniden alevlenmeler tabloyu şekillendirebilmektedir. Bu nedenle rölaps önleme çalışmaları, tetikleyicilerin haritalanması ve baş etme becerilerinin pekiştirilmesi izlem sürecinin doğal bir parçası olarak yürütülmektedir. Sosyal bağların yeniden kurulması, anlamlı bir günlük rutinin oluşturulması, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, uyku hijyeni ve mindfulness temelli uygulamalar bütüncül iyileşmeye katkı sağlayabilmektedir. Mağdurların kendi hikâyelerine yönelik anlamlandırma çabası; gönüllü destek çalışmaları, akran desteği ve savunuculuk faaliyetleri gibi alanlarda yeni bir yaşam ekseninin kurulmasına olanak tanıyabilmektedir. Bu süreç, iz bırakmadan ilerlemeyen ancak yönetilebilir bir dönüşüm biçiminde tanımlanmaktadır.

Toplumsal düzeyde önleme çalışmaları da aile içi şiddete müdahalenin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Okullarda sağlıklı ilişki eğitimi, medya okuryazarlığı, toplumsal cinsiyet temelli yaklaşımın sorgulanması ve akran arabuluculuğu programları erken dönemde koruyucu bir işlev üstlenmektedir. Sağlık çalışanlarına yönelik farkındalık eğitimleri, birinci basamak sağlık hizmetlerinde şiddet taraması, gizlilik ilkesine sadık kalınarak yapılandırılmış sorularla erken tanı olanağı sunmaktadır. Adli, sosyal ve sağlık sistemlerinin veri paylaşımına dayalı eşgüdümü, tekrarlayan başvuruların erken evrede fark edilmesine ve daha ağır sonuçların önlenmesine katkı sağlayabilmektedir. Nadiren de olsa yaşanan ölümcül olayların ardından yürütülen ölüm gözden geçirme komisyonları, sistemsel boşlukların belirlenmesi ve iyileştirme adımlarının planlanması açısından önemli bir işlev üstlenmektedir. Bilgilendirici bir çerçeve olarak sunulan bu içerik; bireysel değerlendirme yerine geçmemekte, kişiye özgü planlamanın alanında uzman ekipler tarafından yapılması gerektiği vurgusunu korumaktadır.

Psikoloji Doktorlarımız

Bu alanda deneyimli uzman hekimlerimizle yanınızdayız

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

WhatsApp Online Randevu