Göz Hastalıkları

Siklofotokoagülasyon

Siklofotokoagülasyon ile ilgili uygulama ve takip sürecine dair genel bilgiler.

Göz tansiyonu olarak bilinen glokom, göz içi basıncının görme siniri için tolere edilebilir sınırların üzerine çıkması ve zaman içinde sinir liflerinin geri dönüşsüz biçimde kaybedilmesiyle seyreden bir hastalık grubudur. Göz içi basıncını belirleyen denge iki koldan oluşur: gözün içindeki berrak sıvının (hümör aköz) üretimi ve bu sıvının dışarı atılımı. Glokom tedavilerinin büyük çoğunluğu bu dengenin dışa atım tarafını hedefler; damlalar akışı kolaylaştırır, lazer trabeküloplasti süzgeç dokusunun geçirgenliğini artırır, trabekülektomi veya tüp implantı ise sıvıya yeni bir kaçış yolu açar. Siklofotokoagülasyon ise denklemin diğer ucunu, yani üretim tarafını hedef alan bir yöntemdir.

Bu tedavide amaç, sıvıyı üreten silyer cisim adı verilen yapının salgı yapan hücrelerini kontrollü biçimde küçültmek ve böylece göze giren sıvı miktarını azaltmaktır. Musluk kısılınca lavabodaki su seviyesinin düşmesine benzer bir mantık işler: giden yol tıkalı olsa bile, gelen su azaldığında basınç geriler. Bu nedenle siklofotokoagülasyon, dışa atım yollarının ciddi biçimde hasarlandığı, defalarca ameliyat geçirmiş ya da klasik cerrahi için uygun olmayan gözlerde önemli bir seçenek olarak öne çıkar.

Yöntem, son yıllarda cihaz teknolojisindeki gelişmelerle birlikte belirgin şekilde değişmiştir. Bir zamanlar yalnızca görme potansiyeli çok düşük, ağrılı gözlerde son çare olarak düşünülen bu tedavi, mikropuls uygulama biçimlerinin yaygınlaşmasıyla görmesi korunmuş gözlerde de gündeme gelebilen, tekrarlanabilir ve ayarlanabilir bir seçenek hâline gelmiştir. Aşağıdaki bölümlerde işlemin mantığı, kimlere uygulandığı, nasıl yapıldığı, iyileşme süreci ve dikkat edilmesi gereken noktalar ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır.

Siklofotokoagülasyon Nedir?

Siklofotokoagülasyon, gözün içindeki sıvıyı üreten silyer cisim (korpus siliyare) dokusunun lazer enerjisiyle kısmen etkisiz hâle getirilmesi işlemidir. Kelimenin kendisi süreci açıklar: siklo silyer cisim anlamına gelir, foto ışık enerjisini, koagülasyon ise dokunun ısıyla pıhtılaşarak büzüşmesini ifade eder. Yani ışık enerjisi ısıya dönüştürülerek salgı yapan hücrelerin bir bölümü çalışamaz duruma getirilir.

Silyer cisim, gözbebeğinin hemen arkasında, irisin gerisinde yer alan halka biçiminde bir yapıdır. Üzerinde silyer prosesler adı verilen, parmak benzeri yaklaşık yetmiş-seksen adet çıkıntı bulunur. Bu çıkıntıların yüzeyini kaplayan iki katmanlı epitel hücreleri, kandaki sıvıyı süzerek ve aktif taşıma yaparak hümör aközü üretir. Sağlıklı bir gözde dakikada yaklaşık iki ile üç mikrolitre sıvı üretilir; bu sıvı arka odacıktan gözbebeğinden geçerek ön odacığa gelir ve buradaki süzgeç dokusundan (trabeküler ağ) kan dolaşımına geri döner. Üretim ile atım arasındaki denge bozulduğunda basınç yükselir.

Lazer enerjisi silyer cisme ulaştığında, dokudaki pigment tarafından soğurulur ve ısıya dönüşür. Bu ısı, salgı yapan epitel hücrelerinde ve bu hücreleri besleyen küçük damarlarda kontrollü bir hasar oluşturur. Hedef, dokunun tamamını yok etmek değil, üretim kapasitesini basıncı düşürecek ölçüde azaltmaktır. Fazla enerji verildiğinde gözün sıvı üretimi aşırı düşebilir ve göz küçülmeye başlayabilir; yetersiz enerjide ise basınçta anlamlı bir gerileme sağlanamaz. Bu nedenle uygulama, gözün özelliklerine göre ayarlanan hassas bir dengeleme işidir.

Uygulama biçimine göre yöntem birkaç başlık altında toplanır. Transskleral yaklaşımda lazer, gözün beyaz tabakası olan skleranın dışından verilir ve enerji dokuyu geçerek altındaki silyer cisme ulaşır. Endoskopik yaklaşımda, göz içine sokulan ince bir kamera-lazer sistemi ile silyer prosesler doğrudan görülerek tedavi edilir. Mikropuls yaklaşımında ise enerji sürekli değil, kesik kesik verilir; bu sayede dokunun aralarda soğuması sağlanır ve çevre dokulardaki hasar sınırlanır. Bu üç yaklaşımın ortak noktası, sıvı üretimini azaltarak basıncı düşürmeleridir; farkları ise enerji verme biçimi, doku hasarının derecesi ve uygulanabilecekleri hasta gruplarıdır.

Bu tedavinin bir başka etkisi de daha az bilinir: lazer, silyer cisim bölgesindeki uveoskleral adı verilen alternatif dışa atım yolunu da bir miktar etkileyerek sıvının bu yoldan çıkışını kolaylaştırabilir. Özellikle mikropuls uygulamalarında basınç düşüşünün bir bölümünün bu mekanizmadan kaynaklandığı düşünülmektedir. Yani etki, sadece musluğu kısmakla sınırlı olmayıp bir miktar da yan gideri açmayı içerir.

Bu Lazer Tedavisi Hangi Glokom Hastalarına Uygulanır?

Siklofotokoagülasyon, glokomun her evresinde ilk akla gelen tedavi değildir; belirli koşullarda öne çıkar. Klasik olarak en sık uygulandığı grup, damla tedavisi ve gerekirse ağızdan ilaçlarla basıncı kontrol altına alınamayan, daha önce süzgeç ameliyatı geçirmiş ancak bu ameliyatın yara iyileşmesi nedeniyle kapanmış olduğu hastalardır. Bu gözlerde yeni bir süzgeç ameliyatı denemek, önceki ameliyatın nedbe dokusu ve konjonktivanın incelmiş olması nedeniyle giderek daha düşük başarı şansı taşır. Böyle bir tabloda üretimi azaltmak, mantıklı bir alternatif yol sunar.

İkinci önemli grup, neovasküler glokom hastalarıdır. Şeker hastalığına bağlı ileri retinopati veya damar tıkanıklığı sonrası retina oksijensiz kaldığında, göz yeni damar yapımını uyaran maddeler salgılar. Bu yeni damarlar irisin yüzeyinde ve ön odacık açısında büyüyerek süzgeç dokusunu adeta bir zarla kapatır. Basınç çok yüksek seyreder, göz kızarır ve şiddetli ağrı ortaya çıkar. Bu gözlerde dışa atım yolları anatomik olarak kapandığı için, üretimi azaltmak doğrudan hedefe yönelik bir yaklaşımdır. Elbette bu tedavi tek başına yeterli değildir; altta yatan retina iskemisinin lazer fotokoagülasyon ve göz içi damar yapımını baskılayan iğne tedavileriyle ele alınması gerekir.

Üçüncü grup, ciddi göz yüzeyi sorunları veya konjonktiva hastalıkları olan hastalardır. Süzgeç ameliyatlarının başarısı büyük ölçüde konjonktivanın sağlıklı olmasına ve oluşturulan sıvı yastığının çalışmasına bağlıdır. Kimyasal yanık geçirmiş, ileri kuru göz veya skatrisyel konjonktivit tablosu bulunan, çok sayıda göz ameliyatı geçirmiş gözlerde bu doku artık uygun değildir. Siklofotokoagülasyon konjonktivayı kullanmadığı için bu tür gözlerde uygulanabilir kalır.

Dördüncü grup, genel anesteziye veya uzun cerrahi işlemlere uygun olmayan hastalardır. İleri yaş, ciddi kalp-akciğer hastalığı, kanama bozukluğu veya kan sulandırıcı ilaç kullanımı nedeniyle açık cerrahi riskli hâle geldiğinde, lokal uyuşturmayla yapılabilen ve dakikalar süren bir lazer işlemi çok daha güvenli bir seçenek olabilir.

  • Birden çok süzgeç ameliyatı başarısız olmuş dirençli glokom tabloları
  • Neovasküler glokom gibi açının damar zarıyla kapandığı ikincil glokomlar
  • Konjonktiva ve göz yüzeyi hasarlı, süzgeç cerrahisine uygun olmayan gözler
  • Görme potansiyeli çok düşük ancak ağrılı, yüksek basınçlı gözler
  • Genel durumu uzun cerrahiye elverişli olmayan hastalar
  • Tüp implantı takılmış ancak basıncı hâlâ hedefin üzerinde seyreden gözler

Mikropuls yöntemlerin yaygınlaşmasıyla birlikte hasta profili genişlemiştir. Görmesi korunmuş, orta evre açık açılı glokomu olan ve damla yüküyle baş edemeyen ya da damlalara bağlı yüzey sorunları yaşayan hastalarda da bu yöntem gündeme gelebilmektedir. Yine de görmesi iyi olan bir gözde bu tedaviye karar verirken, elde edilecek basınç düşüşü ile olası riskler arasındaki denge dikkatle tartılır ve hastanın hastalık evresi, hedef basıncı, yaşı ve beklentileri göz önünde bulundurulur.

Diğer Glokom Tedavileri Yetersiz Kaldığında Neden Bu Yöntem Seçilir?

Glokom tedavisinde basamaklı bir yaklaşım izlenir. İlk basamak genellikle damla tedavisidir; prostaglandin analogları, beta blokerler, karbonik anhidraz inhibitörleri ve alfa agonistler tek başına ya da birlikte kullanılır. Ancak damlaların hepsinin bir tavanı vardır. Üç-dört farklı etken maddeye ulaşıldığında ek her ilaç giderek daha az kazanç sağlarken yan etki yükü ve damla uyumundaki bozulma artar. Ayrıca damlaların içindeki koruyucular yıllar içinde göz yüzeyini yıpratır; kronik kızarıklık, batma ve kuruluk hastanın yaşam kalitesini düşürür.

İkinci basamak lazer trabeküloplasti veya süzgeç cerrahisidir. Trabeküloplasti, süzgeç dokusu hâlâ çalışır durumda olan gözlerde işe yarar; açının kapalı ya da damar zarıyla örtülü olduğu gözlerde uygulanamaz. Trabekülektomi ve tüp implantları etkili yöntemlerdir, ancak her ikisi de yara iyileşmesine bağımlıdır. Vücut, cerrahın açtığı bu yeni kanalı bir yara olarak algılar ve kapatmaya çalışır. Genç hastalarda, daha önce ameliyat geçirmiş gözlerde, uzun süre damla kullanmış ve konjonktivası enflamasyonla dolmuş gözlerde bu kapatma eğilimi çok güçlüdür. Her başarısız ameliyat, bir sonrakinin şansını azaltır.

İşte bu noktada siklofotokoagülasyonun temel avantajı ortaya çıkar: yara iyileşmesine bağımlı değildir. Tedavi, gözün dışında bir kaçış yolu oluşturmaya çalışmaz; doğrudan üretim organını hedefler. Konjonktivanın durumu, önceki ameliyatların sayısı, nedbe dokusunun yoğunluğu bu tedavinin etkisini belirlemez. Aynı gözde defalarca ameliyat başarısız olmuş olsa bile lazer, silyer cisme ulaşıp etkisini gösterebilir. Bu, dirençli olguların tedavisinde çok değerli bir özelliktir.

İkinci avantaj işlemin pratikliğidir. Ameliyathanede yapılabildiği gibi uygun koşullarda poliklinik şartlarında da uygulanabilir; kesi gerektirmez ya da çok küçük bir giriş yeterlidir; dikiş atılmaz; işlem birkaç dakikadan on-on beş dakikaya kadar sürer. Hasta aynı gün evine döner. Açık cerrahide karşılaşılabilen ani basınç düşüşüne bağlı koroid sıvı toplanması, sığ ön kamara, hipotoni makülopatisi gibi ciddi komplikasyonlar bu yöntemde beklenmez. Kanama riski çok daha düşük olduğu için kan sulandırıcı kullanan hastalarda ilacın kesilmesi çoğu zaman gerekmez.

Üçüncü avantaj tekrarlanabilirliktir. Bir süzgeç ameliyatını istediğiniz kadar tekrarlayamazsınız; her seferinde kullanılabilir doku azalır. Oysa lazer, aylar sonra tekrar uygulanabilir; gerekirse enerji ve süre yeniden ayarlanır. Basınç zamanla yeniden yükselirse, ek seans planlamak çoğu zaman mümkündür.

Bu avantajların karşısında bir dezavantaj vardır: etki, süzgeç cerrahisi kadar öngörülebilir değildir. Aynı enerji ayarıyla iki farklı gözde çok farklı basınç yanıtı alınabilir; çünkü sklera kalınlığı, doku pigmentasyonu ve silyer cismin konumu kişiden kişiye değişir. Bu nedenle tedavi genellikle bir adımda bitmez; basınç yanıtına göre planlanan, gerektiğinde ek seansların eklendiği bir süreç olarak düşünülmelidir.

Siklofotokoagülasyon Nasıl Yapılır?

İşlem, kullanılan yönteme göre farklılık gösterir. En yaygın uygulama olan transskleral yöntemde hasta sırt üstü yatırılır, göz kapakları bir ekartörle nazikçe açık tutulur ve gözün üzeri steril örtüyle hazırlanır. Uyuşturma sağlandıktan sonra hekim, lazer probunu gözün beyaz kısmına, kornea kenarının hemen gerisine yerleştirir. Bu bölgenin seçimi rastgele değildir; silyer cisim, korneanın limbus adı verilen sınırının yaklaşık bir buçuk ile üç milimetre gerisinde yer alır. Prob çok öne konursa enerji irise ve korneaya zarar verir, çok arkaya konursa retinanın ön kenarına ulaşabilir. Bazı hekimler bu mesafeyi ölçmek için bir işaretleyici kullanır ya da güçlü bir ışıkla gözün dışından silyer cismin gölgesini görünür kılan transilüminasyon yönteminden yararlanır.

Prob doğru konuma yerleştirildikten sonra lazer enerjisi verilir. Geleneksel sürekli dalga uygulamasında her atış ayrı ayrı, belirli bir enerji ve süreyle verilir; genellikle gözün çevresine saat kadranı düzeninde yirmi civarında atış planlanır ve saat üç ile dokuz hizaları, buradan geçen uzun silyer sinirler ve damarlar nedeniyle atlanır. Bu bölgelerin korunması, hem işlem sonrası ağrının azalması hem de gözün ön bölümüne giden kan akımının korunması açısından önemlidir. Atışlar sırasında bazen hafif bir çıtlama sesi duyulabilir; bu ses, dokuya fazla enerji verildiğinin ve dokunun mikroskobik düzeyde patladığının işaretidir. Bu durumda enerji kademeli olarak azaltılır.

Mikropuls uygulamada süreç görsel olarak daha sakindir. Prob, gözün üst ve alt yarımlarında limbusa paralel biçimde ileri geri yavaşça kaydırılır; her yarım için belirli bir toplam süre boyunca enerji sürekli akar, ancak cihaz bunu binlerce kısa darbeye böler. Her darbenin ardından dokunun soğuması için bir bekleme aralığı bırakılır. Böylece hedef hücreler yeterince ısınırken çevre dokular kritik sıcaklığa ulaşmaz. Bu uygulamada çıtlama sesi duyulması istenmez; duyulursa enerji hemen düşürülür.

Endoskopik yöntemde ise yaklaşım tamamen farklıdır. Bu, göz içine girilen gerçek bir cerrahi işlemdir. Korneadan veya sklerdan açılan küçük bir girişten, ucunda hem kamera hem ışık kaynağı hem de lazer lifi bulunan ince bir prob göz içine yerleştirilir. Ekranda silyer prosesler doğrudan görülür ve her bir çıkıntıya kontrollü şekilde lazer uygulanır. Doku beyazlaşıp büzüştüğünde yeterli enerji verildiği anlaşılır. Bu yöntemin en büyük üstünlüğü, tedavi edilen dokunun görülerek uygulanması ve enerjinin sadece hedefe verilmesidir. En büyük kısıtlılığı ise göz içine girilmesinin gerekliliğidir; bu nedenle sıklıkla katarakt ameliyatı gibi başka bir göz içi işlemle birlikte planlanır.

Hangi yöntem seçilirse seçilsin, işlem sonunda göze güçlü antienflamatuvar damla veya pomat uygulanır, çoğu zaman göz birkaç saat kapatılır. Uygulama sırasında verilen toplam enerji, atış sayısı ve tedavi edilen alan, işlem notuna ayrıntılı olarak yazılır; çünkü ileride bir ek seans gerekirse bu bilgiler yeni ayarların belirlenmesinde kullanılır.

İşlem Ağrılı mıdır, Nasıl Bir Anestezi Uygulanır?

Bu soru hastaların en sık merak ettiği konudur ve dürüst yanıt şudur: işlem sırasında ağrı hissedilmez, ancak işlemden sonraki ilk saatlerde bir miktar rahatsızlık olabilir. İşlemin kendisi uyuşturma altında yapılır ve bu uyuşturmanın niteliği önemlidir; sadece damla ile yapılan yüzeysel uyuşturma bu tedavi için yeterli değildir, çünkü lazer enerjisi gözün derinindeki dokuya ulaşır ve buradaki sinir uçlarını uyarır.

En sık tercih edilen yöntem retrobulber veya peribulber anestezidir. Bu yöntemde, göz kapağının hemen altından ince bir iğneyle göz küresinin arkasındaki boşluğa uyuşturucu ilaç verilir. İğne girişi sırasında birkaç saniyelik bir basınç ve karıncalanma hissedilir; ardından göz tamamen uyuşur, hareket etme yeteneği geçici olarak kaybolur ve hasta genellikle o gözle bir süre bulanık görür veya hiç görmez. Bu geçici görme kaybı ilacın etkisinden kaynaklanır ve birkaç saat içinde tamamen düzelir; hastaların önceden bilgilendirilmesi bu durumda yaşanabilecek paniği önler.

Alternatif olarak subtenon anestezi uygulanabilir. Bu yöntemde iğne kullanılmaz; konjonktivada açılan küçük bir aralıktan ucu küt bir kanülle ilaç göz küresinin çevresine verilir. İğneye bağlı kanama veya göz küresine yanlışlıkla girme riski çok daha düşüktür; bu nedenle kan sulandırıcı kullanan hastalarda ve çok miyop, uzun göz küresi olan hastalarda tercih edilebilir.

Genel anestezi, işbirliği kuramayan hastalarda, çocuklarda, ileri düzeyde huzursuz veya klostrofobik hastalarda ve endoskopik uygulamalarda gündeme gelir. Genel anestezi, işlemin kendisi için zorunlu olduğu için değil, hastanın rahatı ve hareketsizliğinin sağlanması için tercih edilir.

Uyuşturmaya ek olarak, işlem öncesi damardan hafif bir sakinleştirici verilebilir. Bu, hastanın gergin olduğu durumlarda hem kan basıncının kontrolü hem de konforu açısından yararlıdır.

İşlem sonrası ağrı beklentisi yöntemle yakından ilişkilidir. Geleneksel sürekli dalga uygulamalardan sonra ilk gece belirgin bir zonklama, gözde dolgunluk ve baş ağrısı yaşanabilir; bu, dokudaki enflamasyonun doğal sonucudur ve genellikle ağrı kesicilerle kontrol altına alınır, birkaç gün içinde geriler. Mikropuls uygulamalardan sonra ağrı çok daha hafiftir; birçok hasta yalnızca hafif bir batma ve kum hissi tarif eder. Endoskopik uygulamalarda ise ağrı, birlikte yapılan diğer göz içi işlemin niteliğine göre değişir.

Ağrının nasıl bir seyir izlediği önemlidir. Azalarak giden, ağrı kesiciyle geçen bir rahatsızlık beklenen tablodur. Buna karşılık ilk günlerden sonra yeniden başlayan, giderek şiddetlenen, kızarıklık ve görme azalmasıyla birlikte olan ağrı normal seyrin dışındadır ve gecikmeden değerlendirilmelidir.

İşlem Sonrası İyileşme Süreci Nasıldır?

İyileşme süreci, gözün lazer sonrası oluşan enflamasyonu sindirdiği ve sıvı üretiminin yeni dengesine oturduğu bir dönemdir. İlk günlerde gözde kızarıklık, sulanma, ışığa hassasiyet ve bulanık görme beklenen bulgulardır. Bu bulanıklık hem uygulanan pomatlardan hem de ön odacıktaki enflamasyon hücrelerinden kaynaklanır; sisli cam ardından bakmaya benzer bir görüntü tarif edilir. Genellikle birinci haftanın sonuna doğru belirgin şekilde açılır.

Bu dönemin en kritik ilacı güçlü antienflamatuvar damlalardır. Lazer sonrası oluşan enflamasyon, tedavi edilmezse ön ve arka yapışıklıklara, kalıcı görme sorunlarına ve inatçı ağrıya yol açabilir. Bu nedenle kortikosteroid damlalar başlangıçta sık aralıklarla, örneğin günde altı-sekiz kez uygulanır ve haftalar içinde kademeli olarak azaltılır. Hastaların en sık yaptığı hata, göz rahatladığı için bu damlayı erken bırakmaktır; bu, enflamasyonun geri dönmesine yol açabilir. Damlanın azaltılma takvimi hekim tarafından belirlenir ve mutlaka uyulmalıdır.

Mevcut glokom damlaları çoğu zaman işlem sonrası hemen kesilmez. Sıvı üretimindeki azalmanın tam olarak yerleşmesi haftalar alır ve bu dönemde basıncın kontrolsüz yükselmesi istenmez. Damlalar, basınç takibi sonuçlarına göre birer birer ve kontrollü şekilde azaltılır. Bir istisna prostaglandin grubu damlalardır; bunlar enflamasyonu artırabildiği için erken dönemde geçici olarak durdurulabilir.

Günlük yaşamda dikkat edilmesi gerekenler makuldür ve abartılı kısıtlamalar gerekmez. Gözü ovmamak en önemli kuraldır. İlk günlerde ağır kaldırmaktan, öne eğilerek uzun süre çalışmaktan ve şiddetli ıkınmadan kaçınılmalıdır; kabızlık varsa bunun giderilmesi önerilir. Havuz, deniz, hamam ve sauna ilk hafta uygun değildir. Banyo yapılabilir ancak suyun ve şampuanın doğrudan göze kaçmamasına özen gösterilmelidir. Güneşe çıkarken koyu bir gözlük, ışığa hassasiyeti belirgin şekilde azaltır ve konforu artırır.

Kontrol takvimi genellikle yoğun başlar. İlk kontrol ertesi gün ya da işlemden birkaç gün sonra yapılır; burada basınç ölçülür ve enflamasyonun derecesi değerlendirilir. Ardından birinci hafta, ikinci-üçüncü hafta, birinci ay ve üçüncü ay kontrolleri planlanır. Bu kontroller yalnızca formalite değildir; basıncın erken yükselmesi de aşırı düşmesi de bu ziyaretlerde yakalanır ve tedavi buna göre ayarlanır.

  • Antienflamatuvar damlayı hekimin belirlediği azaltma takvimine harfiyen uymak
  • Gözü ovmamak, ilk hafta suyun göze kaçmasından kaçınmak
  • Mevcut glokom damlalarını kendi kararınızla kesmemek
  • Artan ağrı, artan kızarıklık veya görmede belirgin azalma durumunda beklemeden başvurmak
  • Kontrol randevularını, göz iyi görünse bile aksatmamak

Göz Tansiyonu Ne Kadar Sürede Düşer?

Basınç yanıtının zamanlaması, hastaların en çok merak ettiği ve en çok yanlış beklenti oluşturan konudur. Cevap tek bir sayı değildir; süreç genellikle üç aşamalı bir eğri izler.

İlk aşama, işlemden sonraki ilk saatler ve günlerdir. Bu dönemde basınç düşmeyebilir, hatta yükselebilir. Bunun nedeni, lazerin dokularda oluşturduğu ödem ve enflamasyon hücrelerinin geçici olarak süzgeç dokusunu tıkamasıdır. Bazı gözlerde ilk günlerde basınçta belirgin bir sıçrama görülebilir; bu nedenle riskli gözlerde işlem sonrası koruyucu olarak basınç düşürücü ilaçlar eklenebilir. Bu erken yükseliş, tedavinin başarısız olduğu anlamına gelmez.

İkinci aşama birinci hafta ile dördüncü hafta arasıdır. Enflamasyon gerilerken sıvı üretimindeki azalma kendini göstermeye başlar. Çoğu hastada bu dönemde basınçta anlamlı bir düşüş fark edilir. Ancak bu dönem aynı zamanda dalgalanmaların da yaşandığı bir dönemdir; bir kontrolde düşük, diğerinde daha yüksek bir değer görülebilir. Bu dalgalanma, gözün yeni dengesini arayışının doğal parçasıdır.

Üçüncü aşama, altıncı haftadan üçüncü aya uzanan yerleşme dönemidir. Gerçek etki bu dönemde net olarak ortaya çıkar. Genellikle üçüncü ayda ulaşılan basınç, o seansın kalıcı sonucu olarak kabul edilir. Bu nedenle bir seansın başarısı hakkında ilk haftalarda kesin yorum yapmak doğru değildir; hekimler kararlarını çoğunlukla altıncı hafta ve sonrasındaki ölçümlere dayandırır.

Mikropuls uygulamalarda etki genellikle daha yumuşak ve kademelidir; ilk aylarda daha ılımlı bir düşüş görülür, buna karşılık aşırı düşme riski daha azdır. Geleneksel uygulamalarda etki daha güçlü ancak daha az öngörülebilirdir; bazı gözlerde beklenenden fazla düşüş görülebilir.

Neovasküler glokomda tablo biraz farklıdır. Burada temel amaç sıklıkla önce ağrının kontrolüdür ve bu, basınç tam normale inmese bile ilk haftalarda sağlanabilir. Hastanın gece uyuyabilmesi, gözünü açabilmesi ve bulantısının geçmesi, sayısal basınç değerinden bağımsız olarak önemli bir kazanımdır.

Etkinin kalıcılığı da bir soru işaretidir. Silyer cismin lazerle etkisiz hâle getirilen bölümü yeniden salgı yapmaya başlamaz, ancak zamanla dokunun geri kalanı bir miktar telafi geliştirebilir. Bu nedenle bazı hastalarda basınç aylar veya yıllar içinde yavaşça yeniden yükselebilir. Bu, tedavinin işe yaramadığı değil, etkinin zamanla azaldığı anlamına gelir ve ek seansla ele alınabilir.

Siklofotokoagülasyonun Riskleri ve Yan Etkileri Nelerdir?

Her tedavide olduğu gibi bu yöntemin de belirli riskleri vardır ve bunlar açıkça bilinmelidir. Riskler, uygulanan yönteme ve verilen toplam enerjiye göre belirgin şekilde değişir; geleneksel sürekli dalga uygulamalarda risk profili daha yüksek, mikropuls uygulamalarda ise belirgin biçimde daha düşüktür.

En sık görülen yan etki enflamasyondur. Lazer sonrası ön odacıkta hücre ve protein birikimi hemen her gözde bir dereceye kadar oluşur. Genellikle antienflamatuvar damlalarla kontrol edilir; ancak yeterince tedavi edilmezse irisin lense yapışması, gözbebeğinin şeklinin bozulması ve kalıcı bulanıklık gelişebilir. Bu, tedavinin kaçınılmaz bir sonucu değil, damla uyumsuzluğunun bir sonucudur.

İkinci önemli risk, basıncın aşırı düşmesidir (hipotoni). Silyer cisme fazla enerji verildiğinde sıvı üretimi gözün şeklini koruyamayacak kadar azalabilir. Bu durumda göz yumuşar, retina kırışabilir, görme belirgin şekilde bozulabilir ve ileri olgularda göz küresi zamanla küçülüp işlevini yitirebilir. Bu tablo, geleneksel yüksek enerjili uygulamalarda daha çok bildirilmiştir. Riski azaltmak için enerji düşük tutulur, tedavi edilen alan sınırlanır ve etkinin yetersiz kaldığı durumlarda tek seferde çok enerji vermek yerine ikinci bir seans planlanır.

Üçüncü risk, gözün arka bölümündeki sıvı toplanmalarıdır. Lazer sonrası koroid tabakasında sıvı birikebilir; bu genellikle geçicidir ve kendiliğinden çekilir, ancak bulanık görmeye neden olabilir. Nadiren makula bölgesinde ödem gelişebilir ve bu, ek tedavi gerektirebilir.

Diğer bildirilen yan etkiler arasında gözbebeğinin şeklinin bozulması, irisin bir bölümünün atrofiye uğraması, korneada geçici ödem, gözde kanama ve daha önce mevcut olan katarakt varsa ilerlemesi sayılabilir. Çok nadir olmakla birlikte, göz içi enflamasyonun kontrol dışına çıktığı ve karşı gözü de etkileyebilen ciddi tablolar literatürde bildirilmiştir; bu nedenle işlem sonrası kontroller önemsenmelidir.

  • Ön odacık enflamasyonu ve buna bağlı yapışıklıklar
  • Basıncın aşırı düşmesi ve gözün yumuşaması
  • Koroid sıvı toplanması, makula ödemi
  • Gözbebeği şekil bozukluğu, iris atrofisi
  • Kataraktın hızlanması
  • Görmede kalıcı azalma (özellikle yüksek enerjili uygulamalarda)

Bu riskler, tedavi kararının neden dikkatle verildiğini açıklar. Görme potansiyeli çok düşük ve ağrılı bir gözde, ağrının giderilmesi karşılığında bu riskler kabul edilebilir görülür. Buna karşılık görmesi korunmuş bir gözde tercih, daha güvenli profili olan mikropuls uygulamalar yönünde kayar ve enerji ayarları daha temkinli tutulur.

Bu Tedavi Sonrası Görme Etkilenir mi?

Bu sorunun yanıtı iki ayrı zaman diliminde ele alınmalıdır: geçici değişiklikler ve kalıcı etkiler.

Geçici görme bulanıklığı neredeyse kuraldır. İşlemden sonraki ilk günlerde, uygulanan pomat, kornea ödemi, ön odacıktaki enflamasyon hücreleri ve gözbebeğinin ilaçlarla genişletilmiş olması nedeniyle görme belirgin şekilde bulanıktır. Bu bulanıklık, enflamasyon geriledikçe genellikle bir-iki hafta içinde işlem öncesi seviyesine döner. Anestezi retrobulber yapıldıysa, ilk saatlerdeki tam görme kaybı da tamamen ilaç etkisidir ve geçicidir.

Kalıcı etkiler ise daha dikkatli bir tartışma gerektirir. Geleneksel yüksek enerjili uygulamalardan sonra, bir grup hastada görme keskinliğinde kalıcı bir miktar azalma bildirilmiştir. Bu azalmanın birkaç kaynağı olabilir: uzun süren enflamasyonun makula üzerindeki etkisi, kataraktın hızlanması, hipotoniye bağlı retina kırışması veya kistoid makula ödemi. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: bu tedavilerin uygulandığı gözler zaten ileri evre glokomlu, görme alanı büyük ölçüde daralmış, çoğu zaman birkaç ameliyat geçirmiş gözlerdir. Bu gözlerde görme, tedaviden bağımsız olarak da hastalığın doğal seyri içinde azalabilir. Bu nedenle görme kaybının ne kadarının lazere, ne kadarının glokomun kendisine bağlı olduğunu ayırmak her zaman kolay değildir.

Mikropuls uygulamalarda görme üzerindeki olumsuz etki belirgin biçimde daha azdır. Enerjinin kesik verilmesi, çevre dokuda ısı birikimini önlediği için enflamasyon daha hafiftir ve hipotoni riski düşüktür. Bu güvenlik profili, yöntemin görmesi korunmuş gözlerde kullanılabilmesinin temel gerekçesidir.

Öte yandan tedavinin görmeyi koruyucu yönü unutulmamalıdır. Glokomda görme kaybının asıl nedeni yüksek basıncın görme sinirini yıpratmasıdır ve bu hasar geri dönmez. Kontrolsüz yüksek basınçla geçen her ay, kalan sinir liflerinden bir bölümünün daha kaybı anlamına gelir. Basıncı düşürerek bu yıpranmayı yavaşlatmak, uzun vadede görmeyi korumanın tek yoludur. Yani tedavi görmeyi artırmaz; ancak kaybın hızını yavaşlatarak kalanı savunur.

Hastaların doğru beklenti kurması bu noktada kritiktir. Bu işlem bir görme iyileştirme ameliyatı değildir. Basınç düştükten sonra hastanın görmesi daha iyi hâle gelmez; görme alanındaki daralma geri açılmaz. Amaç, mevcut olanı olabildiğince uzun süre elde tutmaktır. Ağrılı bir gözde ise ikincil ama çok değerli bir kazanım, ağrının ortadan kalkması ve gözün korunabilmesidir.

İşlem Tekrarlanması Gerekebilir mi?

Evet; hatta bu, tedavinin doğasının bir parçasıdır ve başarısızlık göstergesi olarak yorumlanmamalıdır. Siklofotokoagülasyon, tek seansta kesin sonuç veren bir işlem olarak tasarlanmamıştır; hedefe kademeli yaklaşan, basınç yanıtına göre ayarlanan bir süreçtir.

Tekrar gerekliliğinin başlıca nedeni doku yanıtındaki bireysel farklılıklardır. Aynı enerji ayarı, koyu pigmentli bir gözde daha güçlü, açık pigmentli bir gözde daha zayıf etki gösterir; sklera kalınlığı enerji iletimini değiştirir; silyer cismin limbusa uzaklığı kişiden kişiye milimetrenin kesirleri kadar farklıdır. Bu nedenle ilk seans, aynı zamanda o gözün lazere nasıl yanıt verdiğini öğrenme aşamasıdır. İkinci seans planlanırken bu bilgi kullanılır ve enerji ayarları kişiye özel hâle getirilir.

İkinci neden güvenlik tercihidir. Hekimler bilinçli olarak ilk seansta temkinli davranır. Çünkü verilen enerji geri alınamaz; fazla enerji verilip göz aşırı yumuşarsa bunu düzeltmek çok zordur. Buna karşılık yetersiz kalan bir seansa ek yapmak kolaydır. Bu nedenle strateji, aza başlayıp gerekirse eklemek yönündedir.

Üçüncü neden zamanla etkinin azalmasıdır. Aylar veya yıllar içinde basınç yeniden yükselebilir. Bu, tedavi edilmemiş silyer doku bölümlerinin bir miktar telafi geliştirmesiyle ilişkilidir. Böyle bir durumda ek seans, çoğu zaman ilk seans kadar etkili olur.

Tekrar zamanlaması genellikle ilk seanstan en az bir-üç ay sonra planlanır. Bunun nedeni, etkinin tam olarak yerleşmesini beklemektir; erken tekrar, henüz görünür hâle gelmemiş bir etkinin üzerine enerji eklemek anlamına gelir ve aşırı tedavi riski taşır. Mikropuls uygulamalarda tekrar sıklığı daha yüksektir; bu yöntemin güvenlik profili, üç ay aralarla birkaç seans planlanmasına imkân verir.

Tekrarın sınırı var mıdır? Kesin bir sayı yoktur, ancak toplam verilen enerji ve tedavi edilen alan takip edilir. Gözün tamamı yüksek enerjiyle defalarca tedavi edilmişse, ek seansların kazancı azalırken hipotoni riski artar. Bu noktada başka seçenekler yeniden değerlendirilir. Tersine, mikropuls uygulanmış ve iyi tolere etmiş bir gözde birkaç seans güvenle planlanabilir.

Mikropuls ve Geleneksel Siklofotokoagülasyon Arasındaki Fark Nedir?

İki yöntem aynı hedefi paylaşır ama enerjiyi tamamen farklı biçimde verir; bu fark, sonuçların ve risklerin ayrışmasını açıklar.

Geleneksel yöntemde lazer sürekli dalga hâlinde çalışır. Belirli bir noktaya, belirli bir süre boyunca kesintisiz enerji verilir. Bu sürede ısı hedefte birikir ve yalnızca hedef hücreleri değil, çevredeki pigment epitelini, damarları ve destek dokuyu da etkileyecek düzeye ulaşır. Sonuç, silyer proseslerin belirgin biçimde tahrip olmasıdır. Bu güçlü etki, dirençli ve çok yüksek basınçlı gözlerde avantaj sağlar; ancak enflamasyon, ağrı ve aşırı basınç düşüşü riskleri de bu yayılan ısı hasarından kaynaklanır. Uygulama sırasında duyulan çıtlama sesi, bu aşırı ısınmanın işitilebilir kanıtıdır.

Mikropuls yöntemde ise cihaz aynı toplam süre boyunca enerjiyi mikrosaniyeler düzeyinde açık, ardından daha uzun süre kapalı olacak şekilde bölerek verir. Bir çalışma döngüsü içinde lazerin gerçekte açık olduğu zaman oranı yalnızca yüzde beş civarındadır; kalan sürede doku soğur. Isı, hedef hücrelerde birikirken çevre dokular kritik eşiğe ulaşamaz. Sonuç, silyer epitelin biyolojik olarak uyarılması ancak yakılmamasıdır. Ayrıca prob sabit tutulmaz, süpürme hareketiyle kaydırılır; böylece enerji geniş bir alana dağıtılır ve tek noktada yığılma önlenir.

Bu teknik farkın klinik sonuçları nettir. Mikropuls uygulamalarda işlem sonrası ağrı ve enflamasyon belirgin biçimde daha azdır; hastaların çoğu ilk gece rahat uyur. Hipotoni ve göz küresinin küçülmesi riski çok düşüktür. Görme üzerindeki olumsuz etki minimaldir. Buna karşılık basınç düşüşü genellikle daha ılımlıdır ve etkinin ortaya çıkması daha uzun sürebilir; bazı gözlerde birden fazla seans gerekir.

Bu profil farkı, iki yöntemin hasta seçimini de ayırır. Görmesi korunmuş, orta evre glokomu olan, damla yükünü azaltmak isteyen bir hastada mikropuls mantıklı bir seçenektir. Görme potansiyeli kalmamış, çok yüksek basınçlı, şiddetli ağrılı bir gözde ise geleneksel yöntemin daha güçlü ve hızlı etkisi tercih edilebilir; bu gözde hipotoni riski, ağrının giderilmesi kazancının yanında daha kabul edilebilir görülür.

Endoskopik yöntem bu ikilinin dışında üçüncü bir yaklaşımdır ve kendine özgü bir yeri vardır. Tedavi edilen dokuyu doğrudan görmek, enerjinin yalnızca hedefe verilmesini sağlar ve çevre dokunun korunmasına imkân tanır. Ancak göz içine girmeyi gerektirdiği için ayrı bir risk kümesi taşır ve genellikle başka bir göz içi cerrahisiyle birleştirildiğinde anlamlı hâle gelir.

Sonuç olarak bu yöntemler birbirinin rakibi değil, aynı sorunun farklı ağırlıktaki hâlleri için tasarlanmış araçlardır. Hangi yöntemin seçileceği; gözün görme potansiyeline, basıncın düzeyine, önceki tedavilere, göz yüzeyinin durumuna ve hastanın genel sağlığına göre belirlenen kişiye özel bir karardır.

Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır; tıbbi tanı, muayene ve tedavinin yerine geçmez. Şikayetleriniz için lütfen ilgili uzman hekime başvurunuz.

Yayın tarihi: Son güncelleme:

Kaynakça

  1. National Eye Institute (NEI) — Glokom tanımı, tanı ve tedavi yöntemlerinei.nih.gov/learn-about-eye-health/eye-conditions-and-diseases/glaucoma
  2. StatPearls - National Center for Biotechnology Information (NCBI) — Siklofotokoagülasyon (cyclophotocoagulation) uygulamasıncbi.nlm.nih.gov/books/NBK555903
  3. Mayo Clinic — Glokom tedavisinde lazer ve cerrahi yaklaşımlarmayoclinic.org/diseases-conditions/glaucoma/diagnosis-treatment/drc-20372846

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Göz Hastalıkları Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.