Erken doğum tehdidi, gebeliğin 20. ile 37. haftaları arasında düzenli uterin kontraksiyonların başlaması ve servikal değişikliklerin eşlik etmesi durumu olarak tanımlanmaktadır. Perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biri olan erken doğum, tüm gebeliklerin yaklaşık %5-18'ini etkilemekte ve neonatal ölümlerin %75'inden sorumlu tutulmaktadır. Erken doğum tehdidi ile karşılaşıldığında zamanında ve doğru müdahale, hem maternal hem de fetal sonuçları belirleyen kritik bir faktördür.
Günümüzde erken doğum tehdidinin yönetiminde multidisipliner bir yaklaşım benimsenmekte, perinatolog, neonatolog, acil tıp uzmanı ve hemşirelik ekibinin koordineli çalışması büyük önem taşımaktadır. Erken tanı ve uygun tedavi protokollerinin uygulanması ile gebeliğin mümkün olan en uzun süre devam ettirilmesi hedeflenmektedir. Bu süreçte acil servis, hastaların ilk değerlendirildiği ve kritik kararların alındığı ön cephe birim olarak belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Erken doğum tehdidinin patofizyolojisi karmaşık ve çok faktörlü bir süreç olup, enfeksiyon, inflamasyon, uteroplasental iskemi, servikal yetmezlik, uterin distansiyon ve immunolojik mekanizmalar gibi birçok yolak bu tabloya katkıda bulunabilmektedir. Klinik pratikte bu mekanizmaların anlaşılması, hem risk değerlendirmesi hem de tedavi stratejilerinin belirlenmesi açısından temel teşkil etmektedir.
Etiyoloji ve Risk Faktörleri
Erken doğum tehdidinin etiyolojisi multifaktöriyeldir ve birçok maternal, fetal ve plasental faktör bu klinik tablonun gelişimine zemin hazırlayabilmektedir. Kapsamlı bir risk değerlendirmesi, erken müdahale stratejilerinin temelini oluşturmaktadır.
Maternal Risk Faktörleri
- Önceki erken doğum öyküsü: En güçlü prediktif faktör olup, bir önceki gebelikte erken doğum yapmış kadınlarda tekrarlama riski %15-50 arasında değişmektedir. Erken doğumun gerçekleştiği gestasyonel yaş ne kadar erken ise, sonraki gebeliklerde tekrarlama riski o denli yükselmektedir.
- Genital sistem enfeksiyonları: Bakteriyel vajinoz, koryoamniyonit, üriner sistem enfeksiyonları ve periodontal hastalıklar, proinflamatuar sitokinlerin salınımını tetikleyerek erken membran rüptürü ve preterm doğum eylemi ile ilişkilendirilmektedir.
- Servikal yetmezlik: Serviksin yapısal veya fonksiyonel yetersizliği nedeniyle gebeliğin ikinci trimesterinde ağrısız servikal dilatasyon ve membran prolapsusu gelişebilmektedir. Konizasyon, LEEP veya tekrarlayan servikal dilatasyon ve küretaj gibi önceki servikal müdahaleler bu duruma predispozisyon oluşturmaktadır.
- Uteroplasental patolojiler: Plasenta previa, dekolman plasenta, preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği gibi durumlar hem maternal hem de fetal komplikasyonlara yol açarak erken doğum riskini artırmaktadır.
- Çoğul gebelikler: İkiz gebeliklerde erken doğum insidansı %40-50, üçüz gebeliklerde ise %75-100 arasında seyretmektedir. Uterin aşırı distansiyon, bu artışın temel mekanizmasıdır.
- Sosyodemografik faktörler: Düşük sosyoekonomik düzey, yetersiz prenatal bakım, sigara ve madde kullanımı, ileri veya çok genç maternal yaş, yüksek stres düzeyi ve yetersiz beslenme erken doğum tehdidi ile ilişkili önemli değiştirilebilir risk faktörleridir.
- Kronik hastalıklar: Diabetes mellitus, kronik hipertansiyon, otoimmün hastalıklar, renal patolojiler ve tiroid fonksiyon bozuklukları gebelik komplikasyonlarını artırarak erken doğum riskine katkıda bulunmaktadır.
Fetal ve Plasental Faktörler
- Polihidramniyos: Amniyotik sıvının aşırı artışı uterin distansiyona neden olarak myometriyal kontraksiyonları tetikleyebilmektedir.
- Konjenital anomaliler: Fetüste yapısal anomalilerin varlığı, özellikle gastrointestinal ve renal sistem anomalileri polihidramniyos veya oligohidramniyos aracılığıyla erken doğum riskini yükseltebilmektedir.
- Plasental patolojiler: Plasental vasküler lezyonlar, kronik villit ve plasental mozaisizm gibi durumlar uteroplasental perfüzyonu bozarak erken doğum tehdidine zemin hazırlayabilmektedir.
Patofizyoloji ve Moleküler Mekanizmalar
Erken doğum tehdidinin patofizyolojisi, birbirleriyle etkileşen kompleks moleküler ve hücresel mekanizmaları içermektedir. Bu mekanizmaların anlaşılması, hedefe yönelik tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Normal doğum eyleminde olduğu gibi, erken doğum tehdidinde de son ortak yolak myometriyal kontraksiyon, servikal olgunlaşma ve membran aktivasyonudur. Ancak erken doğum tehdidinde bu süreçler fizyolojik zamanlamanın dışında aktive olmaktadır. Proinflamatuar sitokinler olan interlökin-1 beta (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) desidual makrofajlar ve koryoamniyotik membranlardan salınarak prostaglandin sentezini uyarmakta, matriks metalloproteinazlarının (MMP) aktivasyonunu tetiklemekte ve servikal kollajen yıkımını hızlandırmaktadır.
Enfeksiyon ilişkili erken doğum mekanizmasında, patojen mikroorganizmaların ürettiği endotoksinler toll-like reseptörler (TLR) aracılığıyla desidual ve koryoamniyotik hücrelerde nükleer faktör kappa B (NF-κB) sinyal yolağını aktive etmekte, bu durum prostaglandin E2 ve F2α üretimini artırarak myometriyal kontraksiyonları başlatmaktadır. Ayrıca MMP-2, MMP-8 ve MMP-9 gibi enzimlerin aşırı ekspresyonu ekstraselüler matriks degradasyonuna yol açarak membranların zayıflamasına ve preterm prematür membran rüptürüne (PPROM) neden olabilmektedir.
Stres ilişkili mekanizmada ise maternal hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) aksının aktivasyonu, kortizon salgılayan hormon (CRH) düzeylerinin artışına yol açmaktadır. Plasental CRH, fetal adrenal bezlerde dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S) üretimini stimüle ederek östrojen biyosentezini artırmakta ve myometriyal oksitosin reseptör ekspresyonunu upregüle etmektedir. Bu kaskad, myometriyumun kontraktil kapasitesini artırarak erken doğum eyleminin başlamasına katkıda bulunmaktadır.
Klinik Prezentasyon ve Semptomatoloji
Erken doğum tehdidinin klinik tablosu, subklinik bulgulardan aktif preterm doğum eylemine kadar geniş bir spektrumda seyredebilmektedir. Hastaların büyük bir kısmı acil servise başvurduğundan, semptomların hızlı ve doğru tanınması kritik öneme sahiptir.
Klasik semptomlar arasında düzenli ve ağrılı uterin kontraksiyonlar, pelvik ve bel bölgesinde künt ağrı veya basınç hissi, vajinal akıntıda artış veya kanlı akıntı, menstrüel kramp benzeri karın ağrısı ve erken membran rüptürü bulguları yer almaktadır. Kontraksiyonlar genellikle 10 dakika içinde en az dört adet olarak tanımlanmakta, ancak bazı hastalarda kontraksiyonlar ağrısız seyredebilmekte ve yalnızca monitörizasyon ile tespit edilebilmektedir.
Fizik muayenede servikal değişiklikler tanının temel taşını oluşturmaktadır. Servikal dilatasyon, efasman ve prezente kısmın pozisyonu değerlendirilmektedir. Servikal dilatasyonun 2 santimetrenin üzerinde veya efasmanın %80'in üzerinde olması, aktif preterm doğum eyleminin güçlü göstergeleridir. Transvajinal ultrasonografi ile servikal uzunluk ölçümü, klinik değerlendirmeye önemli katkı sağlamaktadır; servikal uzunluğun 25 milimetrenin altında olması erken doğum riskinin artmış olduğuna işaret etmektedir.
Atipik prezentasyonlar da acil servis pratiğinde sıklıkla karşılaşılan durumlar arasındadır. Bazı hastalar yalnızca bel ağrısı, intestinal kramplar veya pelvik basınç hissi ile başvurabilmekte, bu durum tanıda gecikmeye neden olabilmektedir. Bu nedenle 20-37. gebelik haftaları arasındaki tüm gebelerde bu semptomların varlığında erken doğum tehdidi ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir.
Tanısal Değerlendirme ve Laboratuvar Bulguları
Erken doğum tehdidinde tanısal süreç, kapsamlı bir klinik değerlendirme, laboratuvar incelemeleri ve görüntüleme yöntemlerinin entegrasyonunu gerektirmektedir. Acil serviste sistematik bir yaklaşımla hızlı ve doğru tanı konulması, tedavi planlamasının temelini oluşturmaktadır.
Biyokimyasal Belirteçler
- Fetal fibronektin (fFN) testi: Servikovajinal sekresyonlarda fetal fibronektin düzeyinin 50 ng/mL üzerinde saptanması, erken doğum riskinin artmış olduğunu göstermektedir. Bu testin negatif prediktif değeri %99'un üzerinde olup, negatif sonuç 7-14 gün içinde doğumun gerçekleşmeyeceğini yüksek olasılıkla öngörmektedir. Ancak vajinal muayene, cinsel ilişki veya vajinal kanama sonrasında yanlış pozitif sonuçlar elde edilebileceği unutulmamalıdır.
- Fosforile insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-1 (phIGFBP-1): Servikal sekresyonlarda bu proteinin saptanması, koryodesidual ayrılmanın bir göstergesi olup erken doğum tahmininde kullanılmaktadır. Fetal fibronektine benzer duyarlılık ve özgüllük göstermekle birlikte, vajinal muayeneden etkilenmemesi önemli bir avantajdır.
- Tam kan sayımı ve C-reaktif protein (CRP): Lökositoz ve CRP yüksekliği subklinik enfeksiyonu düşündürmekte olup, koryoamniyonit tanısında yol gösterici olabilmektedir. Prokalsitonin düzeyi de enfeksiyon şiddetinin değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.
- İdrar tahlili ve kültürü: Asemptomatik bakteriüri ve üriner sistem enfeksiyonlarının saptanması, erken doğum tehdidinin etiyolojik değerlendirmesinde önemli bir yer tutmaktadır.
Ultrasonografik Değerlendirme
Transvajinal ultrasonografi ile servikal uzunluk ölçümü, erken doğum tehdidinin değerlendirilmesinde altın standart görüntüleme yöntemidir. Servikal uzunluğun 25 milimetrenin altında olması, 34. haftadan önce doğum riskinin artmış olduğunu göstermektedir. Servikal hunileşme (funneling) varlığı da ek bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Transabdominal ultrasonografi ile fetal biyometri, amniyotik sıvı indeksi, plasental lokalizasyon ve fetal prezentasyon değerlendirilmektedir.
Kardiyotokografi (NST)
Non-stres test ile uterin kontraksiyon sıklığı, süresi ve şiddeti objektif olarak değerlendirilmekte, ayrıca fetal kalp hızı paterni izlenerek fetal iyilik hali hakkında bilgi edinilmektedir. Reaktif bir NST, fetal kompromise bulunmadığını desteklerken, nonreaktif veya şüpheli paternler ileri değerlendirme gerektirmektedir.
Acil Servis Yaklaşımı ve İlk Değerlendirme
Erken doğum tehdidi şüphesiyle acil servise başvuran gebenin yönetiminde sistematik ve hızlı bir değerlendirme algoritması uygulanmalıdır. İlk değerlendirmenin amacı, erken doğum tehdidinin doğrulanması, şiddetinin belirlenmesi ve acil müdahale gerektiren durumların dışlanmasıdır.
Acil serviste ilk adım olarak vital bulgular alınmalı, obstetrik anamnez detaylı şekilde sorgulanmalıdır. Gestasyonel yaş, önceki gebelik öyküsü, mevcut şikayetlerin başlangıç zamanı ve seyri, membran rüptürü bulguları, vajinal kanama varlığı ve fetal hareketlerdeki değişiklikler kaydedilmelidir. Hastanın prenatal takip kayıtlarına ulaşılması, gestasyonel yaşın doğrulanması ve mevcut komplikasyonların belirlenmesi açısından önemlidir.
Fizik muayenede abdominal palpasyon ile uterin tonus ve hassasiyet değerlendirilmeli, spekulum muayenesi ile vajinal akıntının niteliği incelenmeli, servikal durumu değerlendirilmeli ve gerekli kültürler alınmalıdır. Membran rüptürü şüphesinde nitrazin testi ve ferning (eğreltiotu) testi uygulanmalıdır. Dijital servikal muayene, membran rüptürü dışlandıktan sonra gerçekleştirilmeli ve servikal dilatasyon ile efasman derecelendirilmelidir.
Kardiyotokografik monitörizasyon hemen başlatılmalı, uterin kontraksiyon paterni ve fetal kalp hızı en az 20-30 dakika süreyle kaydedilmelidir. Bu süre zarfında intravenöz erişim sağlanmalı, laboratuvar tetkikleri gönderilmeli ve hidrasyon başlatılmalıdır. Dehidratasyon uterin kontraksiyonları artırabileceğinden, 500-1000 mL kristaloid sıvı infüzyonu ilk basamak yaklaşım olarak uygulanmaktadır.
Acil serviste karar verme sürecinde gestasyonel yaş belirleyici bir faktördür. 24 haftanın altındaki gebeliklerde viabilite sınırı göz önünde bulundurularak aile ile detaylı bilgilendirme ve ortak karar alma süreci yürütülmelidir. 24-34 hafta arasında agresif tokolitik tedavi ve antenatal kortikosteroid uygulaması standart yaklaşımdır. 34-37 hafta arasında ise tokolitik tedavinin yararı sınırlı olup, fetal akciğer matüritesi ve maternal-fetal durum değerlendirmesine göre bireyselleştirilmiş yaklaşım benimsenmelidir.
Tokolitik Tedavi Protokolleri
Tokolitik tedavi, erken doğum tehdidinde uterin kontraksiyonları baskılayarak gebeliğin uzatılmasını hedefleyen farmakolojik yaklaşımları kapsamaktadır. Tokolitik tedavinin birincil amacı, antenatal kortikosteroid uygulaması ve gerektiğinde magnezyum sülfat nöroproteksiyonu için yeterli süreyi kazandırmaktır. Mevcut kanıtlar, tokolitik tedavinin gebeliği 48 saat ile 7 gün arasında uzatabildiğini göstermekle birlikte, perinatal mortalite üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığını ortaya koymaktadır.
Kalsiyum Kanal Blokerleri
Nifedipin, güncel kılavuzlarda birinci basamak tokolitik ajan olarak önerilmektedir. Yükleme dozu olarak 20-30 mg oral yoldan uygulanmakta, ardından 10-20 mg her 4-6 saatte bir idame dozla devam edilmektedir. Düz kas hücrelerinde kalsiyum girişini bloke ederek myometriyal gevşemeye neden olmaktadır. Maternal hipotansiyon en sık görülen yan etkisi olup, kan basıncının yakın takibi gerekmektedir. Beta-agonistlere kıyasla daha az yan etkiye sahip olması ve oral kullanım kolaylığı avantajlarıdır.
Oksitosin Reseptör Antagonistleri
Atosiban, selektif oksitosin ve vazopressin V1a reseptör antagonisti olup, Avrupa'da yaygın olarak kullanılmaktadır. İntravenöz bolus (6.75 mg), ardından yüksek doz infüzyon (300 mcg/dk, 3 saat) ve düşük doz idame infüzyon (100 mcg/dk, 45 saate kadar) şeklinde uygulanmaktadır. Maternal ve fetal yan etki profili oldukça güvenli olup, nifedipine alternatif olarak tercih edilebilmektedir.
Beta-Adrenerjik Agonistler
Ritodrin ve terbutalin gibi beta-2 selektif agonistler, myometriyal beta-2 reseptörlerini stimüle ederek adenilat siklaz aktivasyonu ve siklik AMP artışı yoluyla uterin relaksasyona neden olmaktadır. Ancak maternal taşikardi, palpitasyon, tremor, hipokalemi, hiperglisemi ve nadir fakat ciddi pulmoner ödem riski nedeniyle kullanımları giderek azalmaktadır.
Magnezyum Sülfat
Magnezyum sülfatın tokolitik etkinliği tartışmalı olmakla birlikte, 32. gebelik haftasından önce doğum beklenen olgularda fetal nöroproteksiyon amacıyla kullanımı güçlü kanıtlarla desteklenmektedir. 4-6 gram yükleme dozu ardından 1-2 gram/saat idame infüzyonu şeklinde uygulanmaktadır. Serum magnezyum düzeyi, derin tendon refleksleri, solunum hızı ve idrar çıkışı yakın takip edilmelidir.
Prostaglandin Sentaz İnhibitörleri
İndometazin, siklooksijenaz enzimini inhibe ederek prostaglandin sentezini baskılamakta ve güçlü tokolitik etki göstermektedir. Ancak 32. haftadan sonra duktus arteriozusun erken kapanması, oligohidramniyos ve nekrotizan enterokolit riski nedeniyle kullanımı 32. haftanın altındaki gebeliklerle ve 48 saatle sınırlandırılmaktadır.
Antenatal Kortikosteroid Uygulaması
Antenatal kortikosteroid uygulaması, erken doğum tehdidi yönetiminin en önemli bileşenlerinden birini oluşturmakta ve perinatal sonuçları en belirgin şekilde iyileştiren müdahale olarak kabul edilmektedir. 24-34 gebelik haftaları arasında 7 gün içinde doğum beklenen tüm gebelere uygulanması önerilmektedir.
Standart protokol, betametazon 12 mg intramüsküler olarak 24 saat arayla iki doz veya deksametazon 6 mg intramüsküler olarak 12 saat arayla dört doz şeklindedir. Kortikosteroidler fetal tip II pnömosit hücrelerinde sürfaktan üretimini stimüle ederek akciğer matürasyonunu hızlandırmaktadır. Bu tedavi ile respiratuar distres sendromu (RDS) insidansında %50, intraventriküler kanama (İVK) riskinde %40-60, nekrotizan enterokolit (NEK) insidansında %50 ve neonatal mortalitede %30-40 oranında azalma sağlanmaktadır.
Tedavinin optimal etkisi, ilk dozdan 24 saat sonra başlamakta ve 7 güne kadar devam etmektedir. Bu nedenle tokolitik tedavi ile en az 48 saatlik süre kazanılması, kortikosteroid tedavisinin tamamlanabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Tekrarlayan kür uygulaması konusunda güncel kanıtlar çelişkili olup, genel olarak tek bir kurtarma küründen fazlası önerilmemektedir.
34-36 hafta 6 gün arasındaki geç preterm dönemde kortikosteroid uygulaması, 2016 yılından itibaren belirli koşullarda önerilmeye başlanmıştır. Ancak bu dönemde neonatal hipoglisemi riskindeki artış göz önünde bulundurularak, risk-yarar dengesi dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Gestasyonel diabetes mellitusu olan gebelerde kortikosteroid uygulaması sırasında kan şekeri düzeylerinin yakın takibi ve insülin dozlarının ayarlanması gerekmektedir.
Magnezyum Sülfat ile Fetal Nöroproteksiyon
32. gebelik haftasından önce doğum beklenen olgularda magnezyum sülfat uygulaması, fetal nöroproteksiyon amacıyla standart tedavi protokolüne dahil edilmiştir. Büyük ölçekli randomize kontrollü çalışmalar ve meta-analizler, antenatal magnezyum sülfat uygulamasının serebral palsi riskini %30-40 oranında azalttığını göstermiştir.
Nöroproteksiyon protokolünde 4 gram intravenöz yükleme dozu 20-30 dakikada uygulanmakta, ardından 1 gram/saat idame infüzyonu doğuma kadar veya en fazla 24 saat süreyle devam edilmektedir. Magnezyum sülfatın nöroprotektif etkisinin, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör antagonizması, serbest radikal hasarının azaltılması, proinflamatuar sitokin üretiminin baskılanması ve serebral kan akımının stabilizasyonu gibi mekanizmalar aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir.
Uygulama sırasında maternal monitörizasyon hayati önem taşımaktadır. Derin tendon reflekslerinin saatlik kontrolü, solunum hızının 12/dakikanın üzerinde tutulması, idrar çıkışının en az 30 mL/saat olarak izlenmesi ve kardiyopulmoner semptomların değerlendirilmesi gerekmektedir. Magnezyum toksisitesi belirtileri arasında refleks kaybı, solunum depresyonu ve kardiyak arrest yer almakta olup, kalsiyum glukonat antidot olarak hazır bulundurulmalıdır.
Komplikasyonlar ve Prognoz
Erken doğum tehdidinin hem maternal hem de neonatal komplikasyonları, gestasyonel yaş ile doğrudan ilişkilidir. Gestasyonel yaş ne kadar erken ise, komplikasyon riski o denli yükselmekte ve prognoz o ölçüde kötüleşmektedir.
Neonatal Komplikasyonlar
- Respiratuar distres sendromu (RDS): Sürfaktan yetersizliğine bağlı olarak gelişen bu durum, 28 haftanın altında doğan bebeklerin %60-80'inde görülmektedir. Antenatal kortikosteroid uygulaması ve postnatal ekzojen sürfaktan tedavisi ile mortalite önemli ölçüde azaltılmıştır.
- İntraventriküler kanama (İVK): Germinal matriks kaynaklı bu kanama, özellikle 28 haftanın altındaki prematürelerde %25-30 oranında görülmekte olup, grade III-IV İVK uzun dönemde nörogelişimsel sekellere neden olabilmektedir.
- Nekrotizan enterokolit (NEK): İntestinal iskemi ve bakteriyel translokasyon sonucu gelişen bu ciddi gastrointestinal komplikasyon, çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerin %5-10'unda görülmekte ve yüksek mortalite ile seyretmektedir.
- Bronkopulmoner displazi (BPD): Uzamış mekanik ventilasyon ve oksijen tedavisi sonucu gelişen kronik akciğer hastalığı, 28 haftanın altındaki prematürelerin %30-40'ında görülmektedir.
- Prematüre retinopatisi (ROP): Retinal vaskülarizasyonun tamamlanmamış olması nedeniyle gelişen bu durum, ağır olgularda körlüğe neden olabilmektedir.
- Nörogelişimsel sorunlar: Serebral palsi, bilişsel gecikme, öğrenme güçlükleri ve davranışsal problemler uzun dönemde prematürelerin önemli bir kısmında görülmektedir.
Maternal Komplikasyonlar
Tokolitik tedaviye bağlı yan etkiler (pulmoner ödem, kardiyak aritmi, hepatotoksisite), uzamış hospitalizasyon ve yatak istirahatinin fiziksel ve psikolojik etkileri, koryoamniyonit ve sepsis riski, postpartum kanama ve operatif doğum oranlarındaki artış maternal komplikasyonlar arasında sayılmaktadır. Erken doğum tehdidi yaşayan gebelerde anksiyete ve depresyon sıklığı da artmış olup, psikososyal destek tedavi planının önemli bir parçası olmalıdır.
Güncel Gelişmeler ve Önleme Stratejileri
Erken doğum tehdidinin önlenmesine yönelik stratejiler, risk faktörlerinin erken belirlenmesi ve proaktif müdahalelerin uygulanması üzerine yoğunlaşmaktadır. Günümüzde bu alanda önemli gelişmeler kaydedilmekte ve kanıta dayalı önleme protokolleri klinik pratiğe entegre edilmektedir.
Progesteron uygulaması, erken doğum öyküsü olan tekil gebeliklerde profilaktik amaçla kullanılmaktadır. Vajinal progesteron (200 mg/gün supozituvar) kısa servikal uzunluk saptanan gebelerde, intramüsküler 17-alfa-hidroksiprogesteron kaproat (250 mg/hafta) ise önceki erken doğum öyküsü olan gebelerde 16-36 hafta arasında uygulanmaktadır. Meta-analizler, progesteron tedavisinin erken doğum riskini %30-40 oranında azalttığını göstermektedir.
Servikal serklaj, servikal yetmezlik öyküsü olan veya ultrasonografik olarak kısa serviks saptanan gebelerde uygulanan cerrahi bir yöntemdir. McDonald ve Shirodkar teknikleri en sık kullanılan yöntemler olup, profilaktik serklaj 12-14 haftada, terapötik serklaj ise servikal kısalma tespit edildiğinde uygulanmaktadır. Servikal pesser uygulaması da non-invaziv bir alternatif olarak gündeme gelmiş olmakla birlikte, etkinliği konusundaki kanıtlar henüz kesinleşmemiştir.
Genomik ve proteomik araştırmalar, erken doğum için genetik yatkınlık belirteçlerinin tanımlanmasına odaklanmaktadır. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), erken doğum ile ilişkili birçok genetik varyant belirlemiş olup, bu bulgular gelecekte kişiselleştirilmiş risk değerlendirmesi ve hedefe yönelik tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilecektir. Servikovajinal mikrobiom analizi de enfeksiyon ilişkili erken doğumun öngörülmesinde umut vaat eden bir araştırma alanıdır.
Yapay zeka ve makine öğrenmesi algoritmaları, çok sayıda klinik ve biyokimyasal parametrenin entegre edilerek erken doğum riskinin daha yüksek doğrulukla tahmin edilmesi amacıyla geliştirilmektedir. Elektronik sağlık kayıtları üzerinde eğitilmiş prediktif modeller, geleneksel risk skorlama sistemlerinden daha üstün performans gösterme potansiyeline sahiptir.
Koru Hastanesi Acil Servis bölümünde uzman hekimlerimiz, erken doğum tehdidi ile başvuran gebelerin değerlendirilmesinde güncel kanıta dayalı protokolleri uygulamakta, multidisipliner ekip yaklaşımıyla hızlı tanı ve etkin tedavi sürecini yönetmekte, anne ve bebek sağlığının korunması için en ileri tıbbi imkanları sunmaktadır.



