Genel Cerrahi

Feokromositoma Cerrahisi

Böbrek üstü bezinden adrenalin salgılayan feokromositoma tümörünün özel anestezi hazırlığı ile laparoskopik olarak çıkarıldığı endokrin cerrahi işlemidir.

Sürrenal tümör ameliyatı ve özellikle feokromositoma cerrahisi, endokrin cerrahinin en zorlu ve dikkat gerektiren alanlarından biridir. Böbrek üstü bezinin iç kısmında yer alan medulla tabakasından köken alan feokromositoma, adrenalin ve noradrenalin gibi katekolamin hormonlarını aşırı miktarda salgılayarak kan basıncında ciddi dalgalanmalara, kalp ritim bozukluklarına ve yaşamı tehdit eden hipertansif krizlere yol açabilen nadir ama tehlikeli bir tümördür. Bu tümörün cerrahi tedavisi, yalnızca teknik beceri değil aynı zamanda kapsamlı endokrin, anestezik ve kardiyovasküler ekip koordinasyonu gerektiren multidisipliner bir süreçtir. Doğru tanı, uygun preoperatif hazırlık, güvenli anestezi yönetimi ve minimal invaziv cerrahi teknikler bir araya geldiğinde hastalar kalıcı iyileşme şansı yakalayabilmektedir.

Günümüzde feokromositoma cerrahisi, klasik on kuralı olarak bilinen özelliklerin ötesinde yeni genetik keşifler, ileri görüntüleme yöntemleri ve minimal invaziv teknikler sayesinde çok daha güvenli hale gelmiştir. Bir zamanlar yüksek mortalite oranlarıyla anılan bu ameliyat, bugün deneyimli merkezlerde binde birlik komplikasyon oranlarına kadar inebilmektedir. Ancak bu başarı yalnızca tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıyla sağlanamaz; alfa bloker hazırlığı, sıvı ekspansiyonu, intraoperatif hemodinamik takip ve postoperatif yoğun bakım süreci de en az cerrahi kadar önemlidir. Feokromositoma cerrahisi, hastanın tümörle karşılaştığı andan itibaren ömür boyu sürecek bir takip planı gerektiren, ekip çalışmasının vazgeçilmez olduğu bir yolculuktur.

Feokromositoma Nedir ve Neden Böbrek Üstü Bezinde Oluşur?

Feokromositoma, böbrek üstü bezlerinin iç kısmında yer alan medulla dokusundaki kromaffin hücrelerden köken alan bir nöroendokrin tümördür. Kromaffin hücreler, embriyonik dönemde nöral krest kaynaklı hücrelerin farklılaşmasıyla oluşur ve sempatik sinir sisteminin postganglionik nöronlarına benzer işlev görür. Bu hücreler normalde adrenalin, noradrenalin ve daha az miktarda dopamin gibi katekolamin hormonlarını sentezleyerek stres yanıtını, kan basıncı düzenlenmesini ve enerji metabolizmasını kontrol eder. Feokromositomada bu hücreler kontrolsüz biçimde çoğalarak aşırı miktarda katekolamin üretir ve dolaşıma salar. Sonuç olarak hastada beklenmedik hipertansiyon atakları, terleme, çarpıntı, baş ağrısı ve ölümcül olabilecek metabolik değişiklikler ortaya çıkar.

Bu tümörlerin böbrek üstü bezinde oluşma nedeni tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, günümüzde vakaların yaklaşık yüzde kırkının kalıtsal bir zeminde geliştiği bilinmektedir. Multipl endokrin neoplazi tip iki, Von Hippel-Lindau sendromu, nörofibromatozis tip bir ve süksinat dehidrogenaz gen mutasyonları başta olmak üzere pek çok genetik sendrom feokromositoma gelişimine zemin hazırlamaktadır. Sporadik vakalarda ise medulladaki kromaffin hücrelerin somatik mutasyonlar sonucu aşırı proliferasyona uğradığı düşünülmektedir. Tümör bazen böbrek üstü bezi dışında sempatik sinir zincirleri boyunca yer alan paraganglionlarda da gelişebilir; bu durumda paraganglioma adını alır ve özellikle Zuckerkandl organı, karotis cisimciği veya mediastende yerleşim gösterebilir.

Feokromositomanın böbrek üstü bezinde neden bu kadar sık görüldüğü sorusunun cevabı, kromaffin hücrelerin bu bölgede yoğun biçimde bulunmasıyla ilişkilidir. Adrenal medullada normal koşullarda milyonlarca kromaffin hücre stres yanıtı için hazır bulunur ve bu yoğunluk, mutasyon geliştirme olasılığını artırır. Ayrıca bezin zengin kanlanması ve merkezi konumu, tümörün büyümesi için ideal ortam sağlar. Klinikte feokromositoma vakalarının yaklaşık yüzde seksenbeşi adrenal yerleşimli, yüzde onbeşi ise ekstra-adrenal paraganglioma şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu ayrım cerrahi planlama ve sonrasındaki takip stratejisi açısından belirleyici bir öneme sahiptir.

Feokromositoma Hangi Şikayetlerle Kendini Belli Eder ve Hipertansiyon Krizi Nasıl Ortaya Çıkar?

Feokromositoma klinik olarak son derece değişken bir tablo ile karşımıza çıkabilir ve bazen tümörün varlığı yıllarca gözden kaçabilir. Klasik olarak tanımlanan üçlü belirti; ani başlayan şiddetli baş ağrısı, aşırı terleme ve çarpıntıdır. Bu üçlünün birlikte görüldüğü hastalarda feokromositoma tanısı yüzde doksan üzerinde bir olasılıkla düşünülür. Ancak hastaların önemli bir kısmında bu belirtiler tam bir tablo halinde bulunmayabilir; bazen sadece dirençli hipertansiyon, bazen açıklanamayan kilo kaybı, bazen de sadece anksiyete atakları şeklinde ortaya çıkabilir. Kan basıncı normal olan hastalarda bile paroksismal ataklar arasında tümör aktivite gösterebilir. Bu nedenle klinik şüphenin yüksek tutulması ve dirençli hipertansiyonda mutlaka feokromositomanın dışlanması gerekir.

Hipertansiyon krizi, feokromositomanın en tehlikeli ve yaşamı tehdit eden belirtisidir. Kromaffin hücrelerden ani ve masif katekolamin salınımı kan basıncını çok kısa sürede iki yüz milimetre cıva üzerine çıkarabilir. Bu kriz sırasında hastalar şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma, göğüs ağrısı, nefes darlığı, görme bozukluğu ve ölüm korkusu yaşarlar. Kriz spontan olarak veya bazı tetikleyicilerle ortaya çıkabilir; ağır egzersiz, stres, doğum, ameliyat, kontrast madde uygulaması, bazı ilaçlar ve hatta muayene sırasında yapılan palpasyon bile katekolamin fırtınasını başlatabilir. Kontrol edilemeyen kriz beyin kanaması, akut miyokard infarktüsü, aort diseksiyonu, kalp yetmezliği ve ölüm gibi katastrofik sonuçlara yol açabilir.

Kronik katekolamin fazlalığı zamanla vücutta çok yönlü etkiler bırakır. Sürekli yüksek adrenalin düzeyleri kalp kasında toksik etki oluşturarak Takotsubo kardiyomyopatisi veya dilate kardiyomyopati gelişimine neden olabilir. Metabolik açıdan glikoz metabolizması bozulur; insülin sekresyonu baskılanır, karaciğerden glikoz üretimi artar ve diyabetes mellitus veya bozulmuş glikoz toleransı ortaya çıkabilir. Kilo kaybı, iştahsızlık, kabızlık ve kolestaz gibi gastrointestinal belirtiler de tabloya eklenebilir. Bazı hastalarda periferik vasokonstrüksiyon nedeniyle solukluk, el ve ayaklarda soğukluk ve Raynaud benzeri belirtiler gelişebilir. Bu geniş klinik yelpaze feokromositomayı adeta bir kılık değiştirme ustası haline getirir ve tanının gecikmesinde önemli rol oynar.

Sürrenal Tümör Tanısında Metanefrin ve Katekolamin Testleri Neden Kritik Önem Taşır?

Feokromositoma tanısında biyokimyasal testler taşları yerine oturtan temel yapı taşlarıdır. Endocrine Society kılavuzları ve güncel klinik uygulama, tanının önce fonksiyonel biyokimyasal doğrulama ile konması, sonra görüntüleme ile lokalizasyonun yapılması ilkesini benimsemiştir. Bu yaklaşımın ana nedeni, insidental olarak saptanan adrenal kitlelerin yalnızca yüzde dört-beşinin feokromositoma olması ve görüntüleme temelli tanının ciddi hatalara yol açabilmesidir. Metanefrin ve normetanefrin, katekolaminlerin O-metilasyon yoluyla oluşan stabil metabolitleridir ve kandaki yarı ömürleri katekolaminlere göre çok daha uzundur. Bu nedenle tümörün paroksismal salınımı arasında bile kanda saptanabilir düzeylerde bulunurlar ve tanısal duyarlılıkları yüzde doksan sekiz gibi çok yüksek bir orana ulaşır.

Plazmada fraksiyone metanefrin ve normetanefrin ölçümü günümüzde altın standart olarak kabul edilmektedir. Test öncesi hasta on beş dakika sırtüstü yatırılmalı, sigara, kafein ve stres uyarıcı faktörlerden uzak tutulmalı, kan alımı istirahat halinde yapılmalıdır. Ayrıca trisiklik antidepresanlar, alfa-metildopa, levodopa, buspiron ve fenoksibenzamin gibi ilaçlar test sonuçlarını yalancı pozitif olarak etkileyebilir; bu nedenle tetkik öncesi ilaç anamnezi titiz biçimde alınmalıdır. Yirmi dört saatlik idrarda metanefrin ve katekolamin ölçümü de tanısal değeri yüksek bir yöntemdir ancak plazma testinin pratik üstünlüğü nedeniyle ilk basamakta plazma metanefrin tercih edilir. Sonuç normal referansın dört katı üzerinde ise feokromositoma tanısı neredeyse kesinleşmiştir ve hemen görüntülemeye geçilmelidir.

Katekolamin metabolitleri normalin üst sınırına yakın veya hafif yüksek çıktığında ise ek ayırıcı testler gerekir. Klonidin baskılama testi bu durumlarda başvurulan klasik bir yöntemdir; normal kişilerde klonidin sempatik aktiviteyi baskılar ve normetanefrin düzeyini düşürür, feokromositoma hastalarında ise otonom katekolamin sekresyonu devam ettiği için baskılanma görülmez. Görüntüleme aşamasında bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ilk basamak yöntemlerdir. Fonksiyonel görüntüleme için I-131 veya I-123 ile işaretli metayodobenzilguanidin sintigrafisi, sekonder odakları ve paragangliomaları saptamada değerlidir. Son yıllarda 68Ga-DOTATATE PET/BT çok daha yüksek duyarlılıkla tümör yerleşimini ve metastazları göstermekte ve özellikle malign veya multifokal olgularda tercih edilmektedir.

Feokromositoma Cerrahisi Öncesi Alfa Bloker Hazırlığı Kaç Hafta Sürer ve Neden Zorunludur?

Feokromositoma cerrahisi öncesi alfa bloker hazırlığı, ameliyat başarısını doğrudan etkileyen ve mutlaka uygulanması gereken bir tıbbi ön hazırlıktır. Bu hazırlık uygulanmadan yapılan ameliyatlarda mortalite oranı yüzde yirmi beşe kadar çıkabilirken, uygun preoperatif blokaj sağlanan hastalarda bu oran binde birlere kadar inmektedir. Alfa blokerlerin temel görevi, tümörden salınan katekolaminlerin vasküler alfa-adrenerjik reseptörleri üzerindeki vazokonstrüktör etkisini geri döndürmek ve kronik vazokonstrüksiyona bağlı kontrakte olmuş dolaşımı yeniden gevşetmektir. Bu sayede ameliyat sırasında tümör manipülasyonu ile ani katekolamin fırtınaları oluşsa bile damar duvarları yanıtsız kalır ve tehlikeli hipertansif ataklar önlenir.

Klasik olarak fenoksibenzamin, geri dönüşümsüz alfa-1 ve alfa-2 blokajı sağlayan uzun etkili bir ajan olarak tercih edilmiştir. Tedaviye günde iki kez on miligramla başlanır ve kan basıncı yatarken yüz otuz üzeri seksen milimetre cıvanın altına inene kadar üç günde bir doz artırılır. Ayakta hafif ortostatik hipotansiyon gelişmesi hedeflenen etkinin sağlandığının en pratik göstergesidir. Bu ilaç genellikle günde altmış-iki yüz kırk miligrama kadar çıkabilir. Alternatif olarak seçici alfa-1 blokeri doksazosin de güvenli ve etkin bulunmuş bir seçenektir ve daha az taşikardi ile daha kısa etki süresi nedeniyle son yıllarda giderek daha çok tercih edilmektedir. Blokaj süresi en az on-on dört gün olmalıdır çünkü vasküler yatağın yeniden dilatasyonu ve intravasküler sıvı hacminin normalizasyonu bu kadar sürede tamamlanabilir.

Alfa blokaj tamamlandıktan sonra taşikardi veya aritmi gelişen hastalarda beta bloker eklenir ancak bu ilaçlar asla alfa blokerden önce başlanmamalıdır. Aksi halde vazokonstrüktör alfa reseptörleri açık kalırken vazodilatör beta reseptörler bloke olur ve paradoksik biçimde şiddetli hipertansif kriz gelişebilir. Bu nedenle beta bloker en erken alfa blokajın üçüncü-yedinci gününde ve düşük dozda başlanır; atenolol, metoprolol veya bisoprolol gibi kardiyoselektif ajanlar tercih edilir. Preoperatif dönemde ayrıca yüksek tuzlu diyet ve serbest sıvı alımı önerilir; bu, katekolamin fazlalığına bağlı kronik hipovolemiyi düzeltir ve ameliyat sonrası hipotansiyon riskini azaltır. Hastanın son bir haftada iki-üç kilogram su tutması ve elektrolitlerinin dengelenmesi başarılı bir hazırlığın işaretidir.

Ameliyat Sırasında Kan Basıncı Dalgalanması ve Katekolamin Fırtınası Nasıl Kontrol Edilir?

Feokromositoma cerrahisinin en kritik anları, tümörün cerrahi manipülasyonu sırasında ortaya çıkan ani hemodinamik değişikliklerdir. Bu ameliyatlar deneyimli endokrin cerrahları, kardiyak anesteziyoloji uzmanları, yoğun bakım ekibi ve endokrinoloji hekimlerinin birlikte çalıştığı özel merkezlerde gerçekleştirilmelidir. Anestezi indüksiyonundan itibaren invaziv arteriyel basınç izlemi, santral venöz basınç kateteri, iki büyük çaplı damar yolu, mesane kateteri ve gerekirse pulmoner arter kateteri ile hemodinami sürekli takip edilir. İndüksiyonda öksürtme, entübasyon ve pnömoperitoneum oluşturma gibi manipülasyonlar ani katekolamin salınımı için tetikleyici olabilir. Bu nedenle indüksiyon derin ve yumuşak yapılmalı, hiperventilasyon önlenmeli ve pnömoperitoneum düşük basınçlarla uygulanmalıdır.

İntraoperatif hipertansif atak, tümör diseksiyonu ve özellikle adrenal ven bulunup klemplenmeden önceki manipülasyonlar sırasında beklenir. Sistolik kan basıncı iki yüz milimetre cıvanın üzerine çıktığında hızlı etkili vazodilatör ajanlar devreye girer. Nitroprussid, dakikalar içinde ayarlanabilen etkisi ve kısa yarı ömrüyle klasik seçim olmakla birlikte, siyanid toksisitesi riski nedeniyle günümüzde nikardipin ve klevidipin gibi kalsiyum kanal blokerleri daha güvenli alternatifler olarak öne çıkmıştır. Fentolamin bolus enjeksiyonları hızlı ve etkili alfa blokaj sağlayarak akut krizi çözebilir. Taşikardi ve ventriküler aritmiler için esmolol ve landiolol tercih edilir; kısa etki süreli beta blokerler dakikalar içinde titre edilebildiği için ani ritim bozukluklarını güvenle yönetebilir. Bazı merkezlerde magnezyum sülfat infüzyonu da vazodilatör ve antiaritmik etkisiyle kullanılmaktadır.

En kritik dönüş noktası, adrenal ven klemplendiği andır. Bu anda tümörden gelen katekolamin kaynağı kesilir ve dolaşımdaki katekolamin düzeyi dakikalar içinde çok hızlı düşer. Sonuç olarak yıllardır katekolamin baskısı altındaki damarlar aniden gevşer ve derin hipotansiyon gelişir. Bu durumun yönetimi için hızlı sıvı yüklemesi, kolloidler ve gerektiğinde vazopressor infüzyonları devreye alınır. Noradrenalin, fenilefrin, vazopressin ve gerekirse epinefrin infüzyonları titre edilir. Bu geçişin hızı, cerrah-anestezist iletişimini ve ekip uyumunu belirleyen en önemli faktördür. İyi hazırlanmış hasta ve deneyimli ekip ile bu hemodinamik türbülans dakikalar içinde kontrol altına alınır ve hasta ameliyat masasında stabil olarak sonlandırılır.

Laparoskopik Adrenalektomi ile Açık Cerrahi Arasında Hangi Durumda Tercih Değişir?

Feokromositoma cerrahisinde son yirmi beş yıl içinde laparoskopik adrenalektomi altın standart haline gelmiştir. Michael Gagner tarafından bin dokuz yüz doksan iki yılında ilk defa tanımlanan bu teknik, endokrin cerrahide bir devrim yaratmış ve klasik açık transabdominal veya lomber yaklaşımların büyük çoğunluğunu tarihe gömmüştür. Laparoskopik yaklaşım daha küçük insizyonlar, daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış, daha erken normal yaşama dönüş, daha az kanama ve daha düşük komplikasyon oranları sunar. Ayrıca büyütülmüş görüntü ile daha hassas diseksiyon yapılabilmesi, damar yapılarının daha net görülmesi ve kozmetik sonuçların üstünlüğü de bu tekniğin avantajları arasındadır. Deneyimli merkezlerde beş-altı santimetreye kadar olan feokromositomalar rutin biçimde laparoskopik olarak çıkarılabilmektedir.

Açık cerrahi ise günümüzde belirli endikasyonlarda hâlâ tercih edilen ve terk edilmemesi gereken bir seçenektir. Tümörün altı-sekiz santimetreden büyük olması, çevre organ ve büyük damarları belirgin biçimde işgal etmesi, radyolojik olarak malignite şüphesinin bulunması, lenf nodu tutulumu veya uzak metastaz varlığı, önceki karın cerrahilerine bağlı yoğun yapışıklıklar, hastanın hemodinamik olarak stabil olmayışı ve bilateral büyük tümörler açık cerrahiye geçişin ana nedenleridir. Ayrıca ekstra-adrenal yerleşimli büyük paragangliomalar, özellikle Zuckerkandl organından köken alan aortokaval bileşke yerleşimli tümörler, damar cerrahisi desteği gerektirdiğinden çoğunlukla açık teknikle çıkarılır. Karotis cisimciği paragangliomalarında ise vasküler cerrahi ekibi ile birlikte çalışmak zorunludur.

Cerrahi kararda tümör boyutundan çok tümörün davranışı, çevre yapılarla ilişkisi ve cerrahın deneyimi belirleyicidir. Merkez her hasta preoperatif dönemde multidisipliner tümör konseyinde değerlendirilir; endokrin cerrahı, endokrinoloji, radyoloji, anesteziyoloji ve gerektiğinde onkoloji uzmanları hastaya özgü stratejiyi belirler. Yaklaşım seçiminde radyolojik değerlendirme kritik önem taşır; kontrastlı bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans anjiyografi ile tümörün vasküler bağlantıları, ana damarlara olan mesafesi, invazyon bulguları ayrıntılı olarak incelenir. Bazı seçilmiş vakalarda laparoskopik başlanan ameliyat, hemodinamik instabilite veya beklenmedik anatomik güçlükler nedeniyle açık cerrahiye dönüşebilir; bu dönüş asla başarısızlık değil, hasta güvenliğinin öncelenmesidir. Robotik yaklaşım da özellikle karmaşık anatomi ve dar operasyon alanlarında laparoskopiye üstünlük gösterebilmektedir.

Transperitoneal ve Retroperitoneoskopik Yaklaşım Arasındaki Fark Nedir?

Minimal invaziv adrenalektomide iki temel yaklaşım kullanılmaktadır: transperitoneal laparoskopik yöntem ve retroperitoneoskopik yöntem. Transperitoneal yöntem, en yaygın uygulanan ve öğretilen tekniktir. Hasta genellikle yan yatar pozisyonda ameliyata alınır; karın boşluğuna karbondioksit ile pnömoperitoneum oluşturulur ve dört-beş adet trokar yerleştirilerek karın içinden retroperitoneal alana ulaşılır. Sağ tarafta karaciğer laterale ekarte edilirken, sol tarafta dalak ve pankreas kaudası mobilize edilir. Bu yaklaşımın en büyük avantajı geniş çalışma alanı sunması, anatomik landmarkların net tanınması ve büyük tümörlerde bile manevra imkânı sağlamasıdır. Ayrıca cerrahların büyük çoğunluğu bu tekniğe hakim olduğu için standart uygulama olarak kabul edilir.

Retroperitoneoskopik yaklaşım ise Martin Walz tarafından geliştirilmiş, hasta yüzüstü prone pozisyonda ameliyata alınan ve doğrudan retroperitoneal alandan çalışan bir tekniktir. Bu yöntemde karın boşluğuna hiç girilmez; üç adet küçük insizyondan retroperitoneal alan balon dilatasyon ile açılır ve doğrudan böbrek üstü bezine ulaşılır. Karın içi organları mobilize etmeye gerek kalmaması ameliyat süresini kısaltır, kan kaybını azaltır ve postoperatif ileus riskini düşürür. Ayrıca daha önce karın cerrahisi geçirmiş, yapışıklık riski yüksek olan hastalarda büyük avantaj sağlar. Obez hastalarda karın içi yağ dokusu sorun yaratmadığı için özellikle uygundur. Bilateral adrenalektomide hastanın pozisyon değişikliği gerektirmemesi de önemli bir üstünlüktür; iki taraf da aynı seansta yüzüstü pozisyonda ameliyat edilebilir.

İki tekniğin karşılaştırıldığı çalışmalar retroperitoneoskopik yöntemin daha kısa ameliyat süresi ve daha erken taburculuk sunduğunu göstermektedir. Ancak retroperitoneal alanın dar olması, üç-dört santimetreden büyük tümörlerde teknik güçlük yaratabilir. Ayrıca bu tekniğin öğrenme eğrisi uzundur ve deneyimli merkezlerin sınırlı sayıda olması yaygın kullanımını kısıtlamaktadır. Bizim merkezlerde her iki yaklaşım da uygulanmakta; hasta özellikleri, tümör boyutu, önceki cerrahiler ve bilateral hastalık gibi faktörler dikkate alınarak bireyselleştirilmiş karar verilmektedir. Genel olarak sağ taraf küçük tümörlerde ve obez hastalarda retroperitoneoskopik; büyük tümörlerde, sol taraflı yerleşimlerde ve komplike anatomilerde transperitoneal yaklaşım tercih edilmektedir.

Sürrenal Tümörün Boyutu Ameliyat Yöntemini Nasıl Belirler?

Feokromositoma boyutu, cerrahi yaklaşımın seçiminde en belirleyici faktörlerden biridir. Küçük tümörlerin çıkarılması daha kolay olsa da malignite riski açısından boyut önemli bir gösterge olarak kabul edilir. Genel olarak beş santimetreden küçük feokromositomaların büyük çoğunluğu benign davranış sergiler ve laparoskopik olarak güvenle çıkarılabilir. Beş-sekiz santimetre arasındaki tümörler orta risk grubunda değerlendirilir; laparoskopik yaklaşım deneyimli cerrahlarca uygulanabilse de dikkatli seçim gerektirir. Sekiz santimetre üzerindeki tümörlerde malignite riski belirgin biçimde artar ve açık cerrahi ile geniş rezeksiyon çoğu zaman zorunlu hale gelir. Ancak modern serilerde on santimetreye kadar olan tümörlerin bile başarılı biçimde laparoskopik çıkarıldığı bildirilmektedir.

Tümör boyutunun cerrahiye etkisi yalnızca teknik güçlükle sınırlı değildir. Büyük tümörler daha zengin damarlanmaya ve daha yüksek katekolamin salınım potansiyeline sahiptir; bu da intraoperatif hemodinamik dalgalanmaları artırır. Ayrıca dev tümörler adrenal veni distorsiyone edebilir, ana damarları invaze edebilir ve retroperitoneal komşuluk yapılarında ciddi bası oluşturabilir. Vena kava inferiora yakın yerleşim, karaciğerin retrohepatik segmentiyle temas, pankreas kaudası veya dalak hilusuna invazyon büyük tümörlerde sık karşılaşılan güçlüklerdir. Bu durumlar preoperatif üç boyutlu görüntüleme rekonstrüksiyonları ile detaylı olarak incelenir ve cerrahi plan buna göre yapılır.

Boyut değerlendirmesinde radyolojik ölçümlerin yanı sıra tümörün heterojen yapısı, nekroz alanları, kalsifikasyon bulguları, çevre dokuya invazyon ve bölgesel lenf nodları da dikkate alınır. Bilgisayarlı tomografide kontrast tutulumu ve washout paterni; manyetik rezonansta T2 ağırlıklı sekanslarda ampul parlaklığı feokromositoma için karakteristik bulgulardır. Fonksiyonel görüntüleme MIBG sintigrafisi veya DOTATATE PET/BT ile ekstra-adrenal odaklar ve metastaz aranır. Boyut kadar önemli olan diğer parametre PASS (Pheochromocytoma of the Adrenal gland Scaled Score) veya GAPP (Grading system for Adrenal Pheochromocytoma and Paraganglioma) gibi patolojik skorlama sistemleridir; ancak bu skorlar ancak postoperatif değerlendirilebilir. Merkez her feokromositoma vakası, cerrahi öncesi tümör boyutu, radyolojik özellikler, biyokimyasal profil ve genetik risk göz önüne alınarak bireysel olarak planlanmaktadır.

Bilateral Feokromositomada Kortikal Koruyucu Adrenalektomi Neden Uygulanır?

Feokromositoma vakalarının yaklaşık yüzde on-on beşi bilateral olarak gelişir ve bu oran özellikle kalıtsal sendromlarda çok daha yüksektir. MEN2A ve MEN2B sendromlarında bilateral tutulum yüzde altmış-seksene, Von Hippel-Lindau hastalığında ise yüzde kırk-elliye ulaşabilir. Bilateral feokromositoma varlığı, cerrahi stratejide radikal bir değişiklik gerektirir; çünkü klasik bilateral total adrenalektomi hastayı ömür boyu Addison hastasına çevirir. Bu durumda hasta hem glukokortikoid hem mineralokortikoid replasman tedavisine bağımlı hale gelir ve akut adrenal yetmezlik krizleri riski taşır. Enfeksiyon, ameliyat, travma veya stres gibi durumlarda replasman dozları hızla artırılmazsa yaşamı tehdit eden Addisonyen kriz gelişebilir.

Kortikal koruyucu adrenalektomi, bu sorunu çözmek için geliştirilmiş bir cerrahi yaklaşımdır. Bu teknikte adrenal medulladan köken alan feokromositoma dokusu titizlikle çıkarılırken, adrenal korteksin en az yüzde on-yirmi beşi korunur. Bu koruma başarılı olursa, korunan korteks miktarı fizyolojik kortizol ve aldosteron üretimini sürdürmeye yeterli olabilir ve hasta ömür boyu steroid replasmanından kurtulur. Cerrahi teknik açısından bu yaklaşım çok daha zordur; adrenal ven ve arterlerin diseksiyonu, korteks ile medulla arasındaki sınırın belirlenmesi ve medulladan gelen tüm kromaffin dokunun çıkarılması aynı anda başarılmalıdır. Retroperitoneoskopik yaklaşım, üç boyutlu görüş sağlayan robotik sistemler ve intraoperatif ultrasonografi bu tekniğin başarısını artıran araçlardır.

Kortikal koruyucu adrenalektominin başarısı vaka serilerinde yüzde altmış-seksen arasında bildirilmektedir. Ancak bu yaklaşımın belirgin bir dezavantajı vardır; korunan korteks dokusunda gelecekte feokromositoma nüksü gelişebilir. Herediter feokromositoma hastalarında nüks oranı korunan taraf başına yüzde onbeş-yirmi civarındadır ve bu hastaların ömür boyu düzenli biyokimyasal takibi ve görüntülemesi gerekir. Buna rağmen kortikal koruyucu adrenalektomi, özellikle genç hastalarda ve MEN2 sendromlu ailelerde yaşam kalitesi ve Addison krizi riski açısından tercih edilen bir strateji olarak kabul edilir. Karar verirken hastanın yaşı, genetik zemini, tümörün özellikleri, hastanın komplians durumu ve merkezin deneyimi birlikte değerlendirilir. Merkez bilateral vakalarda çok disiplinli değerlendirme ile en uygun yaklaşım belirlenmektedir.

Ameliyat Sonrası Hipotansiyon ve Hipoglisemi Riski Nasıl Yönetilir?

Feokromositoma cerrahisinin postoperatif dönemi, intraoperatif dönem kadar kritik önem taşır ve hasta ameliyat sonrasında en az yirmi dört-kırk sekiz saat yoğun bakım şartlarında izlenmelidir. En sık karşılaşılan iki komplikasyon hipotansiyon ve hipoglisemidir. Hipotansiyon, tümörün çıkarılmasıyla dolaşımdaki katekolamin düzeyinin ani düşmesi ve yıllarca vasokonstrüksiyon altında kalmış damar yatağının aniden gevşemesi sonucu gelişir. Preoperatif alfa blokaj ile sıvı hacmi genişletilse bile ameliyat sonrası ilk yirmi dört saatte hastaların yüzde otuz-ellisi vazopressor desteği gerektirir. Noradrenalin, fenilefrin ve vazopressin infüzyonları titre edilerek ortalama arter basıncı yetmiş milimetre cıva üzerinde tutulur. Yeterli sıvı replasmanı, kolloid ve kristaloidler dengeli biçimde verilerek hemodinami korunur.

Hipoglisemi, ameliyattan sonraki ilk saatlerde ortaya çıkan ve gözden kaçırılmaması gereken kritik bir komplikasyondur. Bunun temel nedeni kronik katekolamin fazlalığının insülin sekresyonu üzerindeki baskılayıcı etkisinin aniden ortadan kalkmasıdır. Katekolaminler pankreas beta hücrelerinde alfa-2 reseptörleri aracılığıyla insülin salınımını inhibe eder; tümör çıkarıldığında bu inhibisyon dakikalar içinde geri döner ve pankreas aniden bol miktarda insülin salgılamaya başlar. Buna karşılık glikojenoliz ve glikoneogenez katekolamin uyarısı ile kronik olarak artmış olduğundan, insülin fazlalığı ile birleştiğinde kan şekeri hızla düşer. Bu nedenle ameliyat sonrası ilk yirmi dört-kırk sekiz saatte her iki-dört saatte bir kan şekeri ölçümü zorunludur ve genellikle dekstroz infüzyonu ile önlem alınır.

Bilateral adrenalektomi geçirmiş hastalarda ayrıca akut adrenal yetmezlik riski vardır ve ameliyat sırasında yüksek doz intravenöz hidrokortizon başlanır. Postoperatif dönemde replasman dozu kademeli olarak azaltılır ve idame doza geçilir. Kortikal koruyucu adrenalektomi yapılanlarda korunan korteksin fonksiyon durumu ACTH stimülasyon testi ile değerlendirilir. Diğer olası komplikasyonlar arasında pnömotoraks, kanama, yara enfeksiyonu, pankreatik fistül ve tromboembolik olaylar sayılabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi için erken mobilizasyon, düşük moleküler ağırlıklı heparin ile tromboprofilaksi, göğüs fizyoterapisi ve yeterli ağrı kontrolü önemlidir. Yeterli hazırlık ve dikkatli izlem ile modern feokromositoma cerrahisi mortalitesi binde bir seviyelerindedir.

Feokromositoma Malign mi Benign mi Olduğu Nasıl Anlaşılır ve Metastaz Riski Nedir?

Feokromositomanın en zor sorularından biri, tümörün malign olup olmadığının önceden belirlenmesidir. Klasik onkolojik ölçütler feokromositomada geçerli değildir; çünkü histopatolojik olarak çok atipik görünen tümörler bile yıllarca sessiz kalabilirken, aparen olarak benign görünen tümörler on-on beş yıl sonra bile uzak metastaz yapabilir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü feokromositomayı iki bin on yedi sınıflamasında malign benign ayrımından çıkarmış ve tüm feokromositomaları potansiyel olarak malign kabul etmiştir. Kesin malignite tanısı, yalnızca kromaffin dokunun normalde bulunmadığı organlara metastaz saptanması ile konur; en sık metastaz alanları kemik, karaciğer, akciğer ve lenf nodlarıdır. Genel olarak feokromositomaların yüzde on-on beşi bu ölçüte göre malign davranış sergiler.

Malignite riskini önceden tahmin etmek için çeşitli skorlama sistemleri geliştirilmiştir. PASS (Pheochromocytoma of the Adrenal gland Scaled Score) sistemi vasküler invazyon, nekroz, hücresel monotoni, mitoz sayısı, kapsül invazyonu gibi on iki parametreyi puanlar; dört ve üzeri puan agresif potansiyeli düşündürür. Daha yeni bir sistem olan GAPP (Grading of Adrenal Pheochromocytoma and Paraganglioma) ise histolojik paternler, hücresellik, komedonekroz, kapsül invazyonu, Ki-67 indeksi ve katekolamin profilini içerir. Ayrıca SDHB gen mutasyonu, tümör boyutu on santimetre üzerinde olması, ekstra-adrenal yerleşim, yüksek dopamin salınımı, ileri yaş ve senkron çoklu odaklar malignite açısından yüksek risk göstergesi olarak kabul edilir.

Malign feokromositoma tedavisi cerrahi debulking, hedefli sistemik tedavi ve semptomatik destekten oluşan multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Primer tümör mümkünse tam olarak çıkarılır; yakın çevre invazyonu varsa palyatif rezeksiyon yapılarak katekolamin yükü azaltılır. Metastaz odakları için I-131 MIBG tedavisi klasik yöntem olarak kullanılır ve yüzde altmış-yetmiş hastada uzun süreli semptom kontrolü sağlar. Peptit reseptör radyonüklid tedavi olarak Lu-177 DOTATATE, SDHx mutant metastatik olgularda umut verici sonuçlar göstermektedir. Sistemik kemoterapi olarak siklofosfamid-vinkristin-dakarbazin CVD protokolü ve tirozin kinaz inhibitörü sunitinib kullanılabilir. Kemik metastazlarında bifosfonatlar veya denosumab ve palyatif radyoterapi yaşam kalitesini artırır. Malign feokromositomada beş yıllık sağkalım yüzde otuz-elli arasında değişir; bu nedenle malignite riski taşıyan tüm hastalar ileri merkezlerde uzman ekiplerce takip edilmelidir.

MEN 2 Sendromu ve Von Hippel Lindau Hastalığında Genetik Test Ne Zaman Yapılmalıdır?

Feokromositoma vakalarının en az yüzde kırkının kalıtsal bir sendromun parçası olduğunun anlaşılması, endokrin cerrahide bir paradigma değişikliği yaratmıştır. Klasik olarak bilinen yüzde onluk herediter oran, moleküler genetiğin ilerlemesi ile önemli ölçüde revize edilmiş ve günümüzde tüm feokromositoma hastalarına genetik danışmanlık ve test önerilmektedir. Endocrine Society iki bin on dört kılavuzu, yaşı, cinsiyeti ve aile öyküsü olsun olmasın tüm feokromositoma ve paraganglioma hastalarında genetik testin yapılmasını önermektedir. Bu yaklaşım hem hastanın kendi takibi için hem de birinci derece aile üyelerinin taranması ve erken tanısı için hayati önem taşır.

Multipl endokrin neoplazi tip iki, RET proto-onkogen mutasyonuna bağlı otozomal dominant kalıtımlı bir sendromdur. MEN2A tipinde medüller tiroid karsinomu, primer hiperparatiroidizm ve feokromositoma bir arada bulunur. MEN2B tipinde ise medüller tiroid karsinomuna feokromositoma eşlik eder ve ek olarak marfanoid habitus, mukozal nöromlar ve ganglionöromatoz görülür. Von Hippel-Lindau hastalığı VHL tümör baskılayıcı gen mutasyonu ile ortaya çıkar ve santral sinir sistemi hemanjiyoblastomları, renal hücreli karsinom, pankreatik nöroendokrin tümörler, retinal anjiyomlar ve feokromositomayı kapsar. Nörofibromatozis tip bir, NF1 gen mutasyonu ile cafe au lait lekeleri, nörofibromlar ve feokromositomaya neden olur. Süksinat dehidrogenaz alt birimleri SDHA, SDHB, SDHC, SDHD mutasyonları özellikle paragangliomalar ve malign feokromositomalarla ilişkilidir. TMEM127, MAX, FH, EPAS1 gibi genler de daha nadir olarak tanımlanmıştır.

Genetik test önceliği belirli klinik özelliklere sahip hastalarda çok yüksektir. Kırk beş yaş altı hastalar, bilateral tümör bulunanlar, multifokal veya nüks eden vakalar, ekstra-adrenal yerleşimli paragangliomalar, aile öyküsü pozitif olanlar, medüller tiroid kanseri veya primer hiperparatiroidizm eşlik edenler mutlaka genetik danışmanlığa yönlendirilmelidir. Test sonucu pozitif çıktığında hasta ilgili sendromun diğer bileşenleri açısından da taranmalıdır. Örneğin RET mutasyonu saptanan feokromositoma hastasında kalsitonin ile medüller tiroid karsinomu, kalsiyum ve parathormon ile hiperparatiroidizm araştırılır. Pozitif bulunan birinci derece akrabalar da uygun yaşta genetik test ve klinik takibe alınır. Bu şekilde presemptomatik tanı ve erken cerrahi tedavi mümkün olur; bu da özellikle MEN2 sendromlu çocuklarda medüller tiroid kanserinin proflaktik tiroidektomi ile önlenmesini sağlar. Genetik danışmanlık yalnızca hasta için değil, aile için de yaşamı değiştiren bir süreçtir.

Tek Taraflı Adrenalektomi Sonrası Diğer Böbrek Üstü Bezi Yeterli Hormon Üretebilir mi?

Tek taraflı adrenalektomi sonrasında kalan böbrek üstü bezinin fonksiyonu, ameliyat sonrası yaşam kalitesi açısından hasta ve hekimin en çok merak ettiği konulardan biridir. İyi haber şudur: sağlıklı bir böbrek üstü bezi, vücudun tüm hormonal ihtiyaçlarını tek başına karşılayabilecek kapasiteye sahiptir. Adrenal korteks, glukokortikoidler (kortizol), mineralokortikoidler (aldosteron) ve androjenleri üretirken; medulla katekolaminleri sentezler. Karşı taraf feokromositoma tümöründen etkilenmediği sürece, kalan bezin korteksi ve medullası kompansatuvar hipertrofi ile fonksiyonu tam olarak sürdürebilir. Bu nedenle tek taraflı adrenalektomi geçiren hastalar genellikle steroid replasman tedavisine ihtiyaç duymadan normal yaşamlarına devam ederler.

Ancak bu genel kural bazı durumlarda gözden geçirilmelidir. Uzun süreli hiperkortizolizm nedeniyle karşı taraf adrenal bezi atrofik hale gelmiş olabilir; ancak feokromositomada bu durum söz konusu değildir, çünkü feokromositoma primer olarak medulla tümörüdür ve karşı korteksi baskılamaz. Bilateral feokromositoma vakalarında ise iki taraflı total adrenalektomi zorunlu olursa, hasta ömür boyu glukokortikoid ve mineralokortikoid replasmanına bağımlı hale gelir. Bu durumda hidrokortizon veya prednizolon ve fludrokortizon replasmanı yapılır. Enfeksiyon, cerrahi girişim, travma veya ağır stres durumlarında doz iki-üç katına çıkarılmalıdır; aksi halde akut adrenal yetmezlik krizi gelişebilir. Hasta ve yakınlarına bu konuda ayrıntılı eğitim verilir ve gerekli durumlarda kullanılmak üzere acil hidrokortizon enjeksiyon kiti sağlanır.

Tek taraflı adrenalektomi sonrası kısa dönemde kalan bezin fonksiyonu klinik olarak izlenir. Yorgunluk, iştahsızlık, hipotansiyon, ortostatik semptomlar veya elektrolit bozuklukları görülürse ACTH stimülasyon testi yapılarak adrenal rezerv değerlendirilir. Testte kortizol yanıtı yeterli değilse geçici steroid replasmanı düşünülebilir. Katekolamin fonksiyonu açısından ise medulla eksikliği klinik olarak nadiren belirgin bulgu verir; sempatik sinir sistemi katekolaminleri yeterli miktarda sağlar. Uzun dönemde tek adrenal bezi olan hastalar normal yaşam beklentisi ile yaşamlarına devam ederler. Ancak nüks veya karşı tarafta yeni tümör gelişim riski taşıdıkları için düzenli yıllık takip zorunludur. Herediter feokromositoma hastalarında ise nüks ve karşı taraf tutulumu daha sık olduğu için takip protokolü daha yoğun tutulur.

Feokromositoma Nüks Takibi Ameliyattan Sonra Kaç Yıl Sürdürülmelidir?

Feokromositoma cerrahisinin başarılı tamamlanması, hastanın tedavi yolculuğunun sonu değil aksine yaşam boyu sürecek takibin başlangıcıdır. Sporadik ve tek taraflı feokromositoma vakalarında bile nüks riski yüzde altı-on arasında bildirilmektedir ve bu riskin önemli bir kısmı ameliyattan on-on beş yıl sonra bile ortaya çıkabilir. Kalıtsal sendromları olan hastalarda nüks oranı çok daha yüksektir; MEN2, VHL, SDHx mutasyonu taşıyanlarda yaşam boyu nüks riski yüzde otuz-ellilere ulaşabilir. Bu nedenle güncel kılavuzlar tüm feokromositoma hastalarının ömür boyu düzenli aralıklarla takip edilmesini önermektedir; klasik olarak on yıl önerilen takip süresi, günümüzde ömür boyu takip olarak revize edilmiştir.

Takip protokolü hastanın risk profiline göre bireyselleştirilir. Sporadik ve düşük riskli hastalarda ilk yıl üç ayda bir, sonraki iki yıl altı ayda bir, sonrasında yıllık olarak biyokimyasal değerlendirme yapılır. Plazma fraksiyone metanefrin ve normetanefrin ölçümü tüm izlem boyunca en değerli testtir. Semptomatik olarak nüks kuşkusu doğduğunda görüntüleme eklenir; bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans veya 68Ga-DOTATATE PET/BT tercih edilir. Yıllık kan basıncı takibi, kilo, glisemi, elektrolit ve tam kan sayımı da rutin muayeneye dahil edilir. Herediter hastalarda ilk yıllarda altı ayda bir, sonrasında yıllık biyokimyasal test ve iki-üç yılda bir tam gövde görüntüleme uygulanır.

Nüks saptandığında yaklaşım orijinal tümöre benzer prensiplerle planlanır. Lokal nüks çoğu zaman cerrahi olarak yeniden çıkarılabilir; ancak önceki ameliyat alanındaki yapışıklıklar nedeniyle bu ameliyatlar daha zordur ve genellikle açık teknik gerektirir. Uzak metastaz varlığında sistemik tedaviler devreye girer. Herediter hastaların birinci derece akrabalarının da düzenli taranması ihmal edilmemelidir; presemptomatik dönemde saptanan tümörler daha küçük, daha az agresif ve cerrahi olarak daha kolay çıkarılabilir olduğu için erken tanı yaşamı kurtaran bir müdahaledir. Hasta eğitimi bu sürecin temel taşıdır; her hastaya semptom takip günlüğü tutması, ani baş ağrısı, terleme, çarpıntı ataklarını kayıt altına alması ve düzenli kontrollere gelmesi önerilir. Yaşam boyu süren bu takip, hastanın nüks riskini minimize eder ve sağlıklı bir gelecek kurmasına imkân verir.

Klinik feokromositoma ve diğer sürrenal tümör hastalıklarının tanı ve tedavisinde ülkemizin öncü merkezlerinden biridir. Endokrin cerrahi, endokrinoloji, radyoloji, patoloji, nükleer tıp, anesteziyoloji ve yoğun bakım uzman hekimler oluşan multidisipliner ekip, her hastayı özel olarak değerlendirir ve bireyselleştirilmiş tedavi planı oluşturur. Modern laparoskopik, robotik ve retroperitoneoskopik cerrahi tekniklerin tümü merkezlerde uygulanmakta; her hastaya en uygun yöntem seçilmektedir. Preoperatif hazırlık, intraoperatif hemodinamik yönetim ve postoperatif yoğun bakım süreçleri, feokromositoma cerrahisinde deneyimli özel ekip tarafından yürütülmektedir. Genetik danışmanlık hizmetlerimiz ile herediter feokromositoma taşıyan aileler kapsamlı destek almaktadır.

Hastalarımıza sadece cerrahi tedavi değil, aynı zamanda yaşam boyu sürecek nüks takibi, genetik danışmanlık, aile taraması ve psikososyal destek de sunulmaktadır. Feokromositoma cerrahisi geçirmiş her hastamız, kişisel takip programına alınarak düzenli biyokimyasal ve görüntüleme kontrolleriyle izlenmektedir. Malign feokromositoma vakalarında onkoloji ve nükleer tıp uzmanları ile iş birliği içinde MIBG tedavisi, DOTATATE tedavisi ve sistemik hedefli tedavi seçenekleri değerlendirilir. Kalıtsal sendromlar açısından ailelerin tam tarama süreçleri koordineli olarak yürütülür. Uzman ekip, güncel bilimsel gelişmeleri yakından takip ederek uluslararası kılavuzlar doğrultusunda en yüksek kalitede sağlık hizmeti sunmayı görev edinmiştir.

Bilgilendirme: Bu içerik yalnızca genel bilgilendirme amacı taşımaktadır. Sürrenal tümör ve feokromositoma cerrahisi ile ilgili tüm tanı ve tedavi kararları, hastanın klinik durumu, tetkik sonuçları, genetik zemini ve genel sağlık koşulları değerlendirilerek uzman hekim tarafından bireysel olarak alınmalıdır. Herhangi bir sağlık sorunu, süregelen belirti veya kuşku durumunda vakit kaybetmeksizin bir sağlık kuruluşuna başvurmanız ve tıbbi değerlendirme almanız önerilir. Kendi kendine tanı veya tedavi girişimlerinden kesinlikle kaçınılmalı, ilaç kullanımı ve tedavi planı ancak hekim önerisi ile yapılmalıdır.

Genel Cerrahi ekibi, feokromositoma cerrahisi başta olmak üzere tüm sürrenal tümör ameliyatlarında modern minimal invaziv cerrahi teknikleri, ileri anestezi ve yoğun bakım imkânları ile birlikte sunmaktadır. Yılların getirdiği deneyim, uluslararası bilimsel çalışmalara katkı ve sürekli güncellenen bilgi birikimi ile ekip, hastalarımıza güvenli, konforlu ve en yüksek başarı oranlarını sağlayacak tedavi seçeneklerini sunmaya devam etmektedir. Multidisipliner tümör konseyi değerlendirmesi, bireyselleştirilmiş tedavi planı ve yaşam boyu takip yaklaşımı ile hastalarımızı yalnız bırakmıyor, hastalık yolculuğunun her adımında yanlarında oluyoruz.

Randevu, ikinci görüş, cerrahi değerlendirme ve genetik danışmanlık için Genel Cerrahi bölümüne ulaşabilirsiniz. Feokromositoma tanısı almış veya sürrenal tümör şüphesi taşıyan tüm hastalarımızı, herediter sendrom taşıyıcısı olan aileleri, malign feokromositoma nedeniyle ileri tedavi arayışında olanları ve önceki ameliyatları sonrası nüks kuşkusu bulunanları kliniklerde değerlendirmekten memnuniyet duyarız. Hasta merkezli, bilimsel ve şefkatli yaklaşımımızla sağlığınıza kavuşmanız için buradayız. Sağlıklı yarınlar dileğiyle, ekiple yanınızdayız.

Kaynakça

  1. National Cancer Institute (NCI) — Feokromositoma ve Paraganglioma Tedavisicancer.gov/types/pheochromocytoma/patient/pheochromocytoma-treatment-pdq
  2. StatPearls - National Library of Medicine (NCBI) — Feokromositomancbi.nlm.nih.gov/books/NBK589700
  3. Mayo Clinic — Feokromositoma Tanı ve Cerrahi Tedavimayoclinic.org/diseases-conditions/pheochromocytoma/symptoms-causes/syc-20355367
  4. National Institute of Diabetes and Digestive and Kidney Diseases (NIDDK) — Adrenal Bez Bozuklukları ve Katekolamin Fazlalığıniddk.nih.gov/health-information/endocrine-diseases/adrenal-insufficiency-addisons-disease

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Sık Sorulan Sorular

16 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.