Düşük tehdidi (abortus imminens), gebeliğin ilk 20 haftasında servikal os açılmadan meydana gelen vajinal kanama ile karakterize edilen ve gebeliğin devamının hâlâ mümkün olduğu klinik bir tablodur. Tüm gebeliklerin yaklaşık yüzde yirmi ila yirmi beşinde erken dönemde vajinal kanama gözlenmekte olup bu olguların önemli bir kısmı düşük tehdidi tanısı almaktadır. Acil servis pratiğinde en sık karşılaşılan obstetrik yakınmalardan biri olan düşük tehdidi, hem anne adayı hem de ailesi için ciddi anksiyete kaynağı oluşturmakta ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Erken tanı, doğru risk sınıflandırması ve kanıta dayalı yönetim stratejileri ile gebeliğin sağlıklı bir şekilde devam etmesi sağlanabilmektedir.
Bu makalede düşük tehdidinin tanımı, epidemiyolojisi, etiyolojik faktörleri, patofizyolojisi, klinik değerlendirme süreçleri, tanı yöntemleri, tedavi yaklaşımları ve prognoz konuları kapsamlı bir şekilde ele alınacaktır. Acil servis hekimlerinin ve kadın hastalıkları uzmanlarının bu klinik tabloyu doğru yönetebilmeleri için güncel kanıtlara dayanan bilgilerin sistematik bir biçimde sunulması amaçlanmıştır.
Tanım ve Epidemiyoloji
Düşük tehdidi, gebeliğin ilk yarısında intrauterin canlı bir fetüsün varlığında ortaya çıkan vajinal kanama olarak tanımlanır. Servikal os kapalıdır ve gebelik ürününün ekspulsiyonu henüz gerçekleşmemiştir. Dünya Sağlık Örgütü ve uluslararası kılavuzlarda bu durum, spontan düşük sürecinin ilk ve potansiyel olarak geri dönüşümlü aşaması olarak kabul edilmektedir.
Epidemiyolojik veriler incelendiğinde, klinik olarak tanınan gebeliklerin yüzde on beş ila yirmi beşinde erken dönem vajinal kanama bildirilmektedir. Bu olguların yaklaşık yarısı düşükle sonuçlanırken diğer yarısı sağlıklı bir gebelik seyri izleyebilmektedir. İleri anne yaşı, özellikle otuz beş yaş üstü gebelikler, düşük tehdidi insidansını belirgin şekilde artırmaktadır. Ayrıca daha önce düşük öyküsü bulunan kadınlarda tekrarlama riski yüzde on beş ila yirmi beş oranında daha yüksektir. Sosyoekonomik faktörler, beslenme yetersizlikleri ve kronik hastalıkların varlığı da insidansı etkileyen önemli değişkenlerdir.
Etiyoloji ve Risk Faktörleri
Düşük tehdidinin etiyolojisi multifaktöriyeldir ve çoğu olguda kesin bir neden belirlenememektedir. Bununla birlikte bilinen risk faktörleri aşağıdaki başlıklar altında sınıflandırılabilir:
Genetik ve Kromozomal Faktörler
Erken gebelik kayıplarının en sık nedeni kromozomal anomalilerdir. Trizomiler, monosomi X, poliploidiler ve yapısal kromozom düzensizlikleri spontan düşüklerin yaklaşık yüzde elli ila yetmişinden sorumludur. Dengeli translokasyon taşıyıcılığı olan çiftlerde tekrarlayan gebelik kayıpları daha sık gözlenmektedir. Parental kariyo analizi bu olgularda tanısal değer taşımaktadır.
Anatomik Faktörler
Uterin anomaliler düşük tehdidi riskini artıran önemli yapısal faktörlerdendir. Uterus septus, bikornu uterus, unikornu uterus gibi müllerian kanal anomalileri implantasyon bozukluklarına yol açarak gebelik kayıplarına neden olabilmektedir. Ayrıca submüköz myomlar, intrauterin adezyonlar (Asherman sendromu) ve servikal yetmezlik de anatomik risk faktörleri arasında yer almaktadır.
Endokrin ve Metabolik Faktörler
Progesteron yetersizliği, luteal faz defekti, kontrolsüz diabetes mellitus, tiroid fonksiyon bozuklukları ve polikistik over sendromu düşük tehdidi ile ilişkilendirilmiş endokrin patolojilerdir. Özellikle progesteron, endometriumun desidüalizasyonu ve gebeliğin devamı için kritik bir hormondur; yetersizliğinde implantasyon bozuklukları ve erken gebelik kayıpları görülebilmektedir.
İmmünolojik ve Hematolojik Faktörler
Antifosfolipid sendromu, tekrarlayan gebelik kayıplarının en iyi bilinen immünolojik nedenidir. Antikardiyolipin antikorları, lupus antikoagülanı ve anti-beta-2 glikoprotein I antikorları plasental tromboza yol açarak düşük riskini artırmaktadır. Kalıtsal trombofililer, özellikle Faktör V Leiden mutasyonu ve protrombin gen mutasyonu da plasental vasküler patolojilerle ilişkili bulunmuştur.
Enfeksiyöz Faktörler
Bakteriyel vajinoz, Ureaplasma urealyticum, Mycoplasma hominis, Chlamydia trachomatis, Toxoplasma gondii, rubella virüsü, sitomegalovirüs ve herpes simpleks virüsü gibi enfeksiyöz ajanlar düşük tehdidi etiyolojisinde rol oynayabilmektedir. Sistemik enfeksiyonlarda yüksek ateş de uterotonik etki göstererek düşük riskini artırabilmektedir.
Çevresel ve Yaşam Tarzı Faktörleri
Sigara kullanımı, alkol tüketimi, aşırı kafein alımı, uyuşturucu madde kullanımı, radyasyona ve çevresel toksinlere maruz kalma düşük tehdidi riskini artıran modifiye edilebilir faktörlerdir. Günlük üç yüz miligramın üzerinde kafein alımının düşük riskini yaklaşık iki kat artırdığı meta-analizlerle gösterilmiştir. Aşırı fiziksel aktivite ve travma da tetikleyici faktörler arasında değerlendirilmektedir.
Patofizyoloji
Düşük tehdidinin patofizyolojisi, trofoblastik dokunun desidua bazalis ile olan etkileşiminin bozulması üzerine temellendirilmektedir. Normal gebelikte blastokist endometriuma implante olduktan sonra trofoblast hücreleri spiral arterleri invaze ederek düşük dirençli bir utero-plasental dolaşım oluşturur. Bu süreçteki herhangi bir aksaklık, desidual kanama ve subkoryonik hematom formasyonuna yol açabilmektedir.
Subkoryonik hematom, koryon frondosum ile desidua bazalis arasında kan birikmesidir ve düşük tehdidinin en sık ultrasonografik bulgusudur. Hematomun boyutu, lokalizasyonu ve gebelik haftası ile klinik prognoz arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Gestasyonel kesenin yüzde yirmi beşinden fazlasını kaplayan hematomlar daha kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Ayrıca retroplasental hematomlar, subkoryonik hematomlara kıyasla daha yüksek düşük riski taşımaktadır.
Progesteron düzeyleri patofizyolojik süreçte merkezi bir rol üstlenmektedir. Progesteron, uterotonik aktiviteyi baskılayarak myometrial kontraksiyonları inhibe eder, desidual hücrelerin hayatta kalmasını destekler ve immünolojik toleransı sağlayarak gebeliğin sürdürülmesine katkıda bulunur. Serum progesteron düzeylerinin beş nanogram/mililitrenin altında olması genellikle canlı olmayan gebelikle uyumluyken, yirmi beş nanogram/mililitrenin üzerinde olması iyi prognoz göstergesidir.
İnflamatuar mekanizmalar da düşük tehdidinin patofizyolojisinde önemli bir yer tutmaktadır. Proinflamatuar sitokinlerin artışı, trofoblast hücre apoptozunu uyararak plasental fonksiyonu olumsuz etkileyebilmektedir. Tümör nekroz faktör-alfa, interlökin-6 ve interlökin-8 gibi sitokinlerin yüksek seviyeleri düşük tehdidi olgularında kontrol gruplarına göre anlamlı düzeyde artmış bulunmuştur.
Klinik Değerlendirme
Düşük tehdidi şüphesiyle acil servise başvuran gebelerin sistematik bir klinik değerlendirmeden geçirilmesi gerekmektedir. Anamnez, fizik muayene ve laboratuvar incelemelerinin bütüncül bir yaklaşımla ele alınması doğru tanı ve uygun yönetim için kritik öneme sahiptir.
Anamnez
Detaylı bir anamnez alınması klinik değerlendirmenin temel taşıdır. Son adet tarihi, gebelik haftası, kanamanın başlangıç zamanı, miktarı, süresi, rengi ve pıhtı içeriği sorgulanmalıdır. Eşlik eden karın ağrısı, kramp tarzı ağrılar, sırt ağrısı ve vajinal akıntı değişiklikleri detaylı olarak kaydedilmelidir. Obstetrik öykü kapsamında önceki gebelik sayısı, düşük öyküsü, ektopik gebelik öyküsü, sezaryen veya uterin cerrahi öyküsü araştırılmalıdır. Tıbbi öykü, kullanılan ilaçlar, alerji öyküsü, kan grubu ve Rh faktörü de değerlendirilmesi gereken önemli parametrelerdir.
Fizik Muayene
Genel durum değerlendirmesi yapılarak vital bulgular kaydedilmelidir. Hemodinamik stabilite öncelikli olarak değerlendirilmelidir. Abdominal muayenede uterus boyutu gebelik haftası ile korele edilmeli, hassasiyet ve peritoneal irritasyon bulguları araştırılmalıdır. Spekulum muayenesi vajinal kanamanın kaynağını belirlemek, servikal patolojileri dışlamak ve servikal os durumunu değerlendirmek için mutlaka yapılmalıdır. Kapalı servikal os düşük tehdidini, açık servikal os ise kaçınılmaz düşüğü düşündürmektedir. Bimanuel pelvik muayene uterus boyutunu, kıvamını, pozisyonunu ve adneksiyal patolojileri değerlendirmek amacıyla dikkatli bir şekilde gerçekleştirilmelidir.
Tanı Yöntemleri
Ultrasonografik Değerlendirme
Transvajinal ultrasonografi düşük tehdidinin tanısında altın standart görüntüleme yöntemidir. Gestasyonel kesenin varlığı, lokalizasyonu, boyutu ve düzenliliği değerlendirilmelidir. Yolk kesesi ve embriyonik kutup görüntülenmeye çalışılmalıdır. Fetal kalp atımının varlığı ve hızı prognostik açıdan en önemli ultrasonografik parametredir. Fetal kalp atımının gösterilmesi gebeliğin devam etme olasılığını yüzde doksan ila doksan beşe yükseltmektedir.
Crown-rump uzunluğu ölçümü gebelik haftasının doğru hesaplanması ve embriyonik gelişimin değerlendirilmesi için yapılmalıdır. Subkoryonik hematom varlığı, boyutu ve lokalizasyonu dikkatle değerlendirilmelidir. Ektopik gebeliğin dışlanması amacıyla her iki adneksiyal bölge ve Douglas boşluğu incelenmelidir. Molar gebelik gibi trofoblastik hastalıkların ultrasonografik bulguları da ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.
Laboratuvar İncelemeleri
Serum beta-hCG düzeyi gebeliğin canlılığının değerlendirilmesinde ve takibinde en önemli biyokimyasal belirteçtir. Normal intrauterin gebeliklerde beta-hCG düzeyi her kırk sekiz ila yetmiş iki saatte en az yüzde elli üç oranında artış göstermektedir. Beklenen artışın altında kalan değerler düşük veya ektopik gebelik açısından uyarıcı olmalıdır. Diskriminatör zon kavramı önemlidir; transvajinal ultrasonografide beta-hCG düzeyi bin beş yüz ila iki bin mIU/mL üzerinde olduğunda intrauterin gestasyonel kesenin görüntülenmesi beklenmektedir.
Tam kan sayımı hemoglobin düzeyi ve hemokrit değeri ile kanama miktarının dolaylı olarak değerlendirilmesini sağlar. Kan grubu ve Rh faktörü tayini, Rh negatif gebelerde anti-D immünoglobülin uygulaması için gereklidir. Serum progesteron düzeyi gebelik canlılığının prognostik göstergesi olarak kullanılabilmektedir. Tiroid fonksiyon testleri, açlık kan şekeri ve koagülasyon parametreleri klinik endikasyona göre istenebilecek ek tetkiklerdir.
Ayırıcı Tanı
Düşük tehdidi tanısı konulmadan önce vajinal kanamaya yol açabilecek diğer klinik durumların sistematik bir şekilde dışlanması gerekmektedir. Ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken başlıca klinik tablolar şunlardır:
- Ektopik gebelik: Hayatı tehdit edebilen bir durum olup mutlaka dışlanmalıdır. Karın ağrısı, adneksiyal hassasiyet ve vajinal kanama klasik triadı oluşturur. Transvajinal ultrasonografi ve seri beta-hCG ölçümleri tanıda yol göstericidir.
- Kaçınılmaz düşük (abortus incipiens): Servikal osun açık olması ve aktif kanamanın varlığı ile karakterizedir. Düşük tehdidinden en önemli ayırıcı özellik servikal os durumudur.
- İnkomplet düşük: Gebelik ürününün kısmen atılmış olduğu durumdur. Ultrasonografide endometrial kavitede heterojen materyal ve devam eden kanama izlenir.
- Komplet düşük: Gebelik ürününün tamamen atıldığı ve kanamanın azaldığı klinik tablodur. Ultrasonografide boş bir kavite görüntülenir.
- Missed abortus: Embriyonik ölümün gerçekleştiği ancak gebelik ürününün henüz atılmadığı durumdur. Fetal kalp atımının olmadığı ancak gestasyonel kesenin mevcut olduğu ultrasonografik bulgularla tanı konulur.
- Molar gebelik: Trofoblastik dokunun anormal proliferasyonu ile karakterizedir. Ultrasonografide kar fırtınası görünümü tipiktir ve beta-hCG düzeyleri genellikle aşırı yüksektir.
- Servikal patolojiler: Servikal polip, ektropion, servisit ve nadiren servikal karsinom vajinal kanamaya yol açabilir. Spekulum muayenesi bu patolojilerin saptanmasında kritik öneme sahiptir.
- İmplantasyon kanaması: Genellikle gebeliğin çok erken döneminde hafif miktarda görülen ve fizyolojik kabul edilen bir kanamadır.
Tedavi ve Yönetim
Düşük tehdidinin yönetimi kanıta dayalı tıp ilkeleri çerçevesinde, hastanın klinik durumuna ve risk faktörlerine göre bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla planlanmalıdır.
Genel Önlemler ve Yaşam Tarzı Modifikasyonları
Yatak istirahati düşük tehdidinde geleneksel olarak önerilen bir yaklaşım olmakla birlikte, güncel kanıtlar mutlak yatak istirahatinin gebelik sonuçlarını iyileştirdiğini kesin olarak desteklememektedir. Bununla birlikte ağır fiziksel aktiviteden kaçınılması, cinsel ilişkinin kısıtlanması ve stres yönetimi genel kabul gören öneriler arasında yer almaktadır. Hastanın yeterli hidrasyon ve beslenme desteği alması, folik asit ve multivitamin suplementasyonuna devam etmesi sağlanmalıdır. Sigara, alkol ve kafein tüketiminin kesilmesi veya minimuma indirilmesi önerilmelidir.
Progesteron Tedavisi
Progesteron desteği düşük tehdidinde en yaygın kullanılan farmakolojik tedavi seçeneğidir. PRISM (Progesterone in Spontaneous Miscarriage) çalışması gibi büyük randomize kontrollü çalışmalar, vajinal mikronize progesteron kullanımının özellikle daha önce düşük öyküsü bulunan kadınlarda canlı doğum oranlarını artırdığını göstermiştir. Vajinal progesteron günde iki kez dört yüz miligram dozunda yaygın olarak kullanılmaktadır. Didrogesteron oral yoldan günde otuz ila kırk miligram dozunda alternatif bir seçenektir. Progesteron tedavisi genellikle on iki ila on altıncı gebelik haftasına kadar sürdürülmektedir. Yan etki profili genel olarak olumludur; baş dönmesi, uyuklama ve vajinal irritasyon en sık bildirilen yan etkilerdir.
Anti-D İmmünoglobülin Uygulaması
Rh negatif kan grubuna sahip gebelerde düşük tehdidine bağlı vajinal kanama durumunda Rh izoimünizasyonunu önlemek amacıyla anti-D immünoglobülin uygulanması gerekmektedir. Birinci trimesterde iki yüz elli mikrogram, ikinci trimesterde üç yüz mikrogram dozunda intramusküler olarak uygulanması önerilmektedir. Uygulama kanamanın başlangıcından itibaren yetmiş iki saat içinde yapılmalıdır.
Tokolitik Tedavi
Uterin kontraksiyonlar eşlik ettiğinde tokolitik ajanların kullanımı değerlendirilebilir. Ancak erken gebelikte tokolitik tedavinin etkinliği konusunda yeterli kanıt bulunmamaktadır. Magnezyum sülfat ve nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar belirli endikasyonlarda düşünülebilir ancak rutin kullanımları önerilmemektedir.
Prognoz ve Takip
Düşük tehdidi olgularında prognoz birçok faktöre bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Fetal kalp atımının ultrasonografide gösterildiği olgularda gebeliğin devam etme olasılığı yüzde doksan ila doksan beş gibi oldukça yüksek bir orandadır. Bu oran, gebelik haftası arttıkça daha da yükselmektedir. Sekizinci gebelik haftasından sonra canlı fetal kalp atımı saptanan olgularda düşük riski yüzde üç ila beşin altına düşmektedir.
Prognozun kötü olduğunu düşündüren faktörler şunlardır:
- Ağır ve uzun süreli vajinal kanama: Kanama miktarı ve süresi arttıkça düşük riski yükselmektedir.
- İleri anne yaşı: Otuz beş yaş üzerinde düşük riski belirgin şekilde artmaktadır.
- Büyük subkoryonik hematom: Gestasyonel kesenin yüzde yirmi beşinden fazlasını kaplayan hematomlar olumsuz prognoz göstergesidir.
- Düşük serum progesteron düzeyi: Beş nanogram/mililitrenin altındaki değerler gebeliğin canlılığı açısından kötü prognostik belirteçtir.
- Yavaş beta-hCG artışı: Beklenen ikiye katlanma süresinin uzaması olumsuz bir göstergedir.
- Bradikardi: Fetal kalp hızının yüz atım/dakikanın altında olması kötü prognozla ilişkilidir.
- Önceki düşük öyküsü: Tekrarlayan düşük öyküsü bulunan kadınlarda mevcut gebelikte de düşük riski artmıştır.
Takip protokolü olarak düşük tehdidi tanısı alan gebelerin kırk sekiz ila yetmiş iki saat sonra klinik ve ultrasonografik kontrol ile değerlendirilmeleri önerilmektedir. Fetal kalp atımı pozitif olan olgularda bir ila iki hafta sonra tekrar ultrasonografik değerlendirme planlanmalıdır. Beta-hCG düzeyi takibi ultrasonografik bulguların yetersiz kaldığı erken gebelik haftalarında özellikle değerlidir. Kanama devam ettiği sürece yakın takip sürdürülmeli, hasta acil başvuru endikasyonları konusunda bilgilendirilmelidir.
Komplikasyonlar ve Uzun Dönem Sonuçlar
Düşük tehdidi geçiren ve gebeliği devam eden kadınlarda bazı gebelik komplikasyonlarının riski artmış olabilmektedir. Yapılan meta-analizler, birinci trimesterde vajinal kanama öyküsü olan gebeliklerde preterm doğum riskinin yaklaşık iki kat arttığını göstermiştir. Ayrıca plasenta previa, dekolman plasenta, intrauterin gelişme geriliği ve erken membran rüptürü gibi komplikasyonlar da düşük tehdidi öyküsü olan gebeliklerde daha sık bildirilmiştir.
Preeklampsi riski de düşük tehdidi geçiren kadınlarda hafif düzeyde artmış bulunmuştur. Bu nedenle düşük tehdidi öyküsü olan gebelikler yüksek riskli gebelik olarak sınıflandırılmalı ve antenatal takipleri sıklaştırılmalıdır. Üçüncü trimesterde fetal büyüme takibi, Doppler ultrasonografi ve biyofizik profil değerlendirmeleri planlanmalıdır.
Psikolojik etkileri de göz ardı edilmemelidir. Düşük tehdidi yaşayan kadınlarda anksiyete, depresyon ve posttravmatik stres belirtileri kontrol gruplarına göre daha yüksek oranlarda saptanmıştır. Psikososyal destek ve gerektiğinde profesyonel psikolojik danışmanlık hizmeti sunulmalıdır.
Acil Servis Yönetimi ve Pratik Yaklaşım
Acil servise düşük tehdidi ön tanısıyla başvuran gebelerin yönetiminde öncelikli olarak hemodinamik stabilizasyon sağlanmalı ve hayatı tehdit eden durumlar dışlanmalıdır. Ektopik gebelik rüptürü, septik düşük ve masif kanama gibi acil durumlar hızla tanınmalı ve müdahale edilmelidir.
Hemodinamik açıdan stabil olan hastalarda sistematik bir değerlendirme algoritması uygulanmalıdır. Anamnez ve fizik muayene tamamlandıktan sonra transvajinal ultrasonografi ile fetal canlılık değerlendirilmelidir. Gebelik haftasına göre beklenen ultrasonografik bulguların bilinmesi tanısal hataları önlemek açısından önemlidir. Beşinci gebelik haftasında gestasyonel kese, altıncı haftada yolk kesesi, yedinci haftada embriyonik kutup ve fetal kalp atımının görüntülenmesi beklenmektedir.
Acil serviste dikkat edilmesi gereken önemli noktalar şunlardır:
- Rh faktörü mutlaka kontrol edilmeli ve Rh negatif gebelere anti-D immünoglobülin planlanmalıdır.
- Ektopik gebelik her zaman ayırıcı tanıda düşünülmeli ve kesin olarak dışlanmalıdır.
- Kanama miktarının subjektif değerlendirmesi yanıltıcı olabilir; objektif parametrelere başvurulmalıdır.
- Hasta anksiyetesi empatik bir iletişimle yönetilmeli ve detaylı bilgilendirme yapılmalıdır.
- Taburculuk kriterleri net olarak belirlenmeli ve takip planı yazılı olarak hastaya iletilmelidir.
- Acil başvuru endikasyonları olan ağır kanama, şiddetli karın ağrısı, ateş ve baygınlık hissi konusunda hasta eğitilmelidir.
Güncel Kanıtlar ve Gelecek Perspektifleri
Düşük tehdidinin yönetiminde kanıt düzeyi son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. PRISM çalışması progesteron tedavisinin etkinliğini desteklerken, PROMISE çalışması tekrarlayan düşüklerde progesteron kullanımının sınırlı fayda sağladığını göstermiştir. Bu farklı sonuçlar, tedavi kararlarının bireyselleştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
Biyobelirteç araştırmaları gelecekte düşük tehdidinin prognostik değerlendirmesini önemli ölçüde değiştirebilir. Serbest fetal DNA, plasental büyüme faktörü, inhibin A ve PAPP-A gibi serum belirteçlerinin tanısal ve prognostik değerleri araştırılmaktadır. Yapay zeka destekli ultrasonografik değerlendirme sistemleri de erken gebelik komplikasyonlarının tanısında gelecek vadeden teknolojiler arasında yer almaktadır.
Genetik ve epigenetik araştırmalar, düşük tehdidinin moleküler mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır. Trofoblast hücre fonksiyonlarını düzenleyen genlerin ve mikroRNA profillerinin tanımlanması, gelecekte hedefe yönelik tedavi stratejilerinin geliştirilmesini sağlayabilecektir. İmmünomodülatör tedaviler, özellikle antifosfolipid sendromu ve immünolojik etiyolojili olgularda umut verici sonuçlar göstermektedir.
Hasta Eğitimi ve Psikososyal Destek
Düşük tehdidi tanısı alan hastaların kapsamlı bir şekilde bilgilendirilmesi tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaya durumun tanımı, olası nedenleri, beklenen seyri ve tedavi seçenekleri anlaşılır bir dilde açıklanmalıdır. Düşük tehdidinin her zaman düşükle sonuçlanmadığı, özellikle fetal kalp atımının pozitif olduğu olgularda prognozun genel olarak iyi olduğu vurgulanmalıdır.
Hastanın ve eşinin duygusal tepkileri empati ile karşılanmalıdır. Anksiyete ve belirsizlik bu süreçte en sık yaşanan duygulardır. Gerektiğinde psikolog veya psikiyatrist desteği önerilmelidir. Destek grupları ve hasta dernekleri de psikososyal desteğin önemli bileşenleri olarak değerlendirilebilir. Takip sürecinde hastanın sorularına açık ve dürüst yanıtlar verilmesi terapötik ilişkinin güçlenmesine katkıda bulunmaktadır.
Koru Hastanesi Acil Servis bölümünde uzman hekimlerimiz, düşük tehdidi ve diğer erken gebelik komplikasyonlarının tanı ve tedavisinde güncel kılavuzlar ve kanıta dayalı tıp ilkeleri doğrultusunda kapsamlı bir değerlendirme ve yönetim hizmeti sunmaktadır. Multidisipliner ekip yaklaşımıyla hasta güvenliği ve memnuniyeti ön planda tutularak, her gebeye bireyselleştirilmiş bir bakım planı oluşturulmaktadır.



