Çocuk Cerrahisi

Diyafragma Fıtığında Akciğer Gelişme Geriliği

Diyafragma Hernisinde Pulmoner Hipoplazi Neden Olur? Akciğer Gelişimi • Prognoz ve Stratejileri hakkında bilinmesi gereken belirtiler ve nedenler.

Diyafragma, göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran ve solunum mekaniğinin temel kasını oluşturan kubbe şeklindeki yapıdır. Embriyolojik gelişim sürecinde diyafragmanın tam olarak kapanamaması durumunda, karın içi organların göğüs boşluğuna doğru yer değiştirmesine yol açan konjenital diyafragma fıtığı tablosu ortaya çıkar. Bu anomali, yaklaşık olarak her 2.500 ile 3.000 canlı doğumda bir görülen, çocuk cerrahisi pratiğinde özellikli bir yere sahip doğumsal bozukluklardandır. Tablonun ana belirleyicisi yalnızca diyafragmadaki defektin kendisi değil, aynı zamanda bu defekt sonucunda gelişen akciğer gelişme geriliği, yani pulmoner hipoplazi durumudur. Yenidoğanın yaşamsal prognozu büyük ölçüde akciğer dokusunun olgunlaşma düzeyine ve pulmoner damar yatağının yapısına bağlıdır.

Konjenital diyafragma fıtığında akciğerin yeterince gelişememesi, mekanik ve gelişimsel pek çok faktörün bir arada işlemesinin sonucudur. Embriyonun yaklaşık dördüncü ile onuncu haftaları arasında diyafragma yapraklarının füzyonu gerçekleşir. Bu kritik dönemde plöroperitoneal kanalın kapanmaması durumunda karın içi organlar, henüz dallanma evresindeki akciğer dokusuna doğru basınç uygulayacak biçimde toraks içine ilerler. Mide, ince bağırsak ansları, dalak ve sıklıkla karaciğerin bir kısmı göğüs boşluğunda yer alabilir. Bu durum, gelişmekte olan bronş ağacının dallanma sayısını azaltır, alveol sayısını düşürür ve pulmoner arteryel yapıların kas tabakasının kalınlaşmasına neden olur. Sonuçta yenidoğan, doğumdan hemen sonra hem havalanma yetersizliği hem de pulmoner damar direncinde belirgin artış ile karşı karşıya kalır.

Pulmoner hipoplazi, sadece anatomik bir küçüklük olarak tanımlanmaz. Akciğer dokusunun fonksiyonel olgunlaşması da geri kalmıştır. Sürfaktan üretimi yetersiz olabilir, hava-kan bariyeri yeterince incelmemiş bulunabilir ve alveoler-kapiller yüzey alanı belirgin biçimde azalmıştır. Aynı zamanda pulmoner damar yatağındaki müsküler hipertrofi, doğumdan sonra fetal dolaşımdan yenidoğan dolaşımına geçişi güçleştirir. Bu nedenle klinik tabloya sıklıkla persistan pulmoner hipertansiyon eşlik eder. Söz konusu hemodinamik bozukluk, sistemik dolaşıma oksijenize olmayan kanın karışmasına yol açarak siyanozun derinleşmesine neden olabilir. Hastalığın ağırlığı, fıtık tarafındaki akciğerin yanı sıra karşı taraf akciğerin de ne ölçüde etkilendiğine bağlı olarak değişkenlik gösterir.

Doğum öncesi dönemde tanının konulabilmesi, prognozun belirlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Rutin ikinci trimester ultrasonografik değerlendirmelerinde, toraks içinde mide baloncuğunun görülmesi, mediastinal yapıların karşı tarafa itilmiş olması ve kalp aksının yer değiştirmesi en dikkat çekici bulgular arasındadır. Tanının netleştirilmesi ve şiddetinin öngörülmesi amacıyla akciğer-baş çevresi oranı, gözlenen ve beklenen akciğer hacmi oranı gibi parametreler hesaplanır. Fetal manyetik rezonans görüntüleme, karaciğerin toraks içindeki konumunu ve toplam akciğer hacmini daha hassas biçimde değerlendirmeye olanak tanır. Bu ölçümler, doğumun planlanması, ileri perinatal bakım merkezine yönlendirme ve aileye ayrıntılı bilgilendirme yapılması açısından önemli veriler sunar.

Doğum sonrasında klinik bulgular genellikle ilk dakikalar içinde belirginleşir. Yenidoğanın solunum güçlüğü çekmesi, çekilmelerin belirgin olması, siyanoz gelişmesi ve göğüs duvarının asimetrik hareket etmesi tipik bulgulardır. Karın bölgesinin çökük, adeta boşalmış görünümde olması dikkat çekicidir; çünkü karın içi organların bir bölümü göğüs boşluğuna yer değiştirmiştir. Oskültasyonda etkilenen tarafta solunum seslerinin alınamaması, bunun yerine bağırsak peristaltik seslerinin duyulabilmesi karakteristik bir özelliktir. Kalp sesleri de fıtık tarafının aksine, karşı hemitoraksa kaymış olarak değerlendirilir. Tanı, akciğer grafisi ile büyük ölçüde netleşir. Toraks içinde havalı bağırsak ansları, mediastinal şift ve nazogastrik sondanın anormal seyri tipik radyolojik bulgulardır.

Yenidoğanın ilk müdahalesinde mümkün olduğunca az invaziv ancak hızlı kararların alınması gerekir. Maske ile pozitif basınçlı ventilasyondan kaçınılır; çünkü bu uygulama bağırsak anslarının daha fazla şişmesine ve akciğer üzerindeki basıncın artmasına yol açabilir. Bunun yerine erken endotrakeal entübasyon tercih edilir. Mide ve bağırsakların dekomprese edilmesi amacıyla geniş çaplı orogastrik sonda yerleştirilir. Ventilasyon stratejileri, akciğer dokusunun kırılganlığı göz önünde bulundurularak düşük tepe basınçları ve nazik solutum prensipleri çerçevesinde planlanır. Yüksek frekanslı ossilatuar ventilasyon, konvansiyonel desteğin yetersiz kaldığı olgularda alternatif olarak değerlendirilir. Pulmoner hipertansiyonun yönetiminde inhale nitrik oksit uygulamasından yararlanılabilir.

Hemodinamik stabilizasyon, cerrahi onarımdan önce mutlaka sağlanması gereken bir aşamadır. Geçmişte erken dönem acil cerrahi yaklaşımı benimsenmekteyken, günümüzde benimsenen yaklaşımda bebek klinik olarak stabil hale getirildikten sonra opere edilir. Bu strateji, ameliyat sırasında ve sonrasında karşılaşılabilecek hemodinamik dalgalanmaların azaltılmasına katkı sağlar. Stabilizasyon dönemi birkaç saatten birkaç güne kadar uzayabilir. Bu süreçte ekokardiyografi ile pulmoner basınçlar, sağ ve sol ventrikül fonksiyonları, duktus arteriozus düzeyinde sağdan sola şant varlığı yakından izlenir. Ekstrakorporeal membran oksijenizasyonu, son derece ağır seyirli olgularda gaz değişimini geçici olarak sağlayan bir destek seçeneği olarak değerlendirilebilir.

Cerrahi onarım, karın içi organların toraks boşluğundan tekrar karın boşluğuna alınması ve diyafragmadaki defektin kapatılması esasına dayanır. Defektin boyutu küçük ise primer onarım, yani diyafragma yapraklarının doğrudan birbirine yaklaştırılarak dikilmesi mümkün olabilir. Geniş defektlerde sentetik yamalar veya kas flepleri kullanılarak rekonstrüksiyon gerçekleştirilir. Cerrahi yaklaşım açık veya minimal invaziv yöntemlerle uygulanabilir; ancak yöntem seçimi bebeğin klinik durumu, defektin büyüklüğü ve cerrahi ekibin deneyimine göre belirlenir. Onarım sonrasında karın boşluğunun yer değiştiren organları barındıracak hacme sahip olup olmadığı dikkatle değerlendirilir; gerektiğinde aşamalı kapama teknikleri uygulanır. Ameliyat sırasında diyafragmanın yapısı, defektin sınırları ve eşlik eden anomaliler ayrıntılı biçimde gözden geçirilir.

Ameliyat sonrası dönemde temel sorun, defektin onarılmış olmasına karşın akciğer gelişme geriliğinin devam etmesidir. Onarım, anatomik bütünlüğü sağlasa da hipoplastik akciğer dokusunun fonksiyonel kapasitesi sınırlı kalmaya devam eder. Bu nedenle bebekler genellikle uzun süreli yoğun bakım izlemi gerektirir. Solunum desteğinin kademeli olarak azaltılması, sürfaktan uygulamaları, sıvı-elektrolit dengesinin titiz biçimde yönetilmesi ve enfeksiyon kontrolü bu sürecin önemli bileşenleri arasındadır. Pulmoner hipertansiyonun seyri, postoperatif dönemde de yakından izlenir; çünkü bu durum mortalite ve morbiditenin en belirleyici etmenlerinden biri olmaya devam eder. Beslenme desteği, gastroözofageal reflünün önlenmesi ve nörogelişimsel takip de bakım sürecinin ayrılmaz parçalarıdır.

Akciğer gelişme geriliğinin uzun vadeli yansımaları, çocukluk döneminin ilerleyen yıllarında da gözlemlenebilir. Etkilenen bebeklerde solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık artabilir, egzersiz toleransı yaşıtlarına göre daha sınırlı kalabilir ve bazı olgularda kronik akciğer hastalığı tablosu gelişebilir. Bununla birlikte, akciğer dokusunun yaşamın ilk yıllarında alveolizasyon yoluyla büyümeye devam ettiği bilinmektedir. Bu büyüme potansiyeli, uygun klinik yönetim altında fonksiyonel iyileşmeye katkı sağlar. Çocuğun akciğer kapasitesi yaşla birlikte artar, ancak hipoplastik tarafın hacmi karşı taraf akciğer kadar gelişemeyebilir. Periyodik solunum fonksiyon testleri, görüntüleme incelemeleri ve kardiyolojik değerlendirmeler ile çocuğun gelişimi izlenir.

Diyafragma fıtığı olgularının yaklaşık üçte birinde başka konjenital anomaliler de eşlik edebilir. Kardiyovasküler malformasyonlar, kromozomal düzensizlikler, santral sinir sistemi ve genitoüriner sistem anomalileri bunların başlıcalarıdır. Bu eşlik eden bulgular, prognozu doğrudan etkileyen önemli değişkenlerdir. Bu nedenle tanı aşamasında ayrıntılı ekokardiyografik inceleme, kraniyal ultrasonografi ve gerektiğinde kromozomal analizler yapılır. Multidisipliner değerlendirme çerçevesinde çocuk cerrahisi, yenidoğan yoğun bakım, pediatrik kardiyoloji, pediatrik pulmonoloji, radyoloji ve genetik birimlerinin iş birliği büyük önem taşır. Bu bütüncül yaklaşım, hem akut hem de uzun dönem bakım kalitesinin artırılmasına olanak tanır.

Pulmoner hipoplazinin şiddetini belirleyen pek çok prenatal parametre tanımlanmıştır. Karaciğerin toraks içine yer değiştirmiş olması, gözlenen ve beklenen akciğer hacmi oranının düşük bulunması, fıtığın sol tarafa kıyasla sağ tarafta yer alması ve eşlik eden kardiyak anomalilerin varlığı, daha ağır seyirli klinik tabloyla ilişkilendirilen etmenlerdir. Bu öngörüsel değerlendirmeler, doğumun deneyimli üçüncü basamak merkezlerde planlanması, gerekli yoğun bakım hazırlıklarının önceden yapılması ve ailenin sürece psikolojik olarak hazırlanması açısından belirleyicidir. Bazı seçilmiş ağır olgularda fetal endoskopik trakeal oklüzyon gibi prenatal müdahale seçenekleri de gündeme gelebilir; ancak bu uygulamalar belirli kriterler çerçevesinde sınırlı endikasyonlarda değerlendirilir.

Ailenin sürece dahil edilmesi, gerek prenatal gerekse postnatal dönemde bütüncül bakımın önemli bir bileşenidir. Tanının konulmasının ardından aileye hastalığın doğası, olası seyri, uygulanacak klinik yaklaşımlar ve uzun vadeli izlem süreci hakkında ayrıntılı bilgi verilmesi gerekir. Bilgilendirilmiş onam süreci, yalnızca yasal bir gereklilik olarak değil, ailenin bakım sürecine etkin katılımının sağlanması açısından da değerlendirilir. Yenidoğan yoğun bakımdaki uzun süreli yatış, ailelerin duygusal yükünü artırabilen bir süreçtir; bu nedenle psikososyal destek hizmetleri de bakımın ayrılmaz parçası olarak ele alınır. Taburculuk sonrası dönemde ev içi bakımın planlanması, beslenme, aşılama programı ve gelişimsel takip konularında aileye rehberlik edilir.

Sonuç olarak, diyafragma fıtığında karşılaşılan akciğer gelişme geriliği, hem tanı hem de klinik yönetim açısından çok yönlü bir yaklaşım gerektiren karmaşık bir tablodur. Defektin cerrahi olarak onarılması tek başına yeterli olmayıp, hipoplastik akciğer dokusunun fonksiyonel yetersizliği ve eşlik eden pulmoner hipertansiyonun yönetilmesi sürecin temel belirleyicileri arasındadır. Erken prenatal tanı, deneyimli merkezlerde planlı doğum, doğum sonrası nazik ventilasyon stratejileri, stabilizasyon sonrası uygulanan cerrahi onarım ve uzun vadeli multidisipliner izlem, bebeğin yaşam kalitesinin korunmasına önemli katkılar sağlar. Çocuk cerrahisi pratiğinde bu olguların yönetimi, bilimsel gelişmelerin yakından takip edildiği ve ekip yaklaşımının ön planda tutulduğu özel bir alan olarak değerini korumaktadır.

Kaynakça

  1. National Center for Biotechnology Information - StatPearls (NCBI) — Konjenital diyafragma hernisincbi.nlm.nih.gov/books/NBK556076
  2. MedlinePlus - U.S. National Library of Medicine — Diyafragma hernisi ve akciğer gelişimimedlineplus.gov/ency/article/001135.htm
  3. National Center for Biotechnology Information - PubMed Central (PMC) — Diyafragma hernisinde pulmoner hipoplazincbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7132057

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Çocuk Cerrahisi Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

11 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.