Bazofiller, kemik iliğinde üretilen ve dolaşımda en az sayıda bulunan beyaz kan hücresi alt grubudur. Granülosit sınıfının bir üyesi olarak değerlendirilen bu hücreler, sitoplazmalarında yer alan iri, koyu mavi-mor renkte boyanan granülleri ile mikroskobik incelemelerde kolaylıkla ayırt edilir. Periferik kan yaymalarında toplam lökositlerin yaklaşık yüzde sıfır ile yüzde bir arasında değişen oranda gözlenmesi, bazofillerin sayısal olarak küçük ancak işlevsel olarak önemli bir hücre topluluğu olduğunu ortaya koymaktadır. Bağışıklık sisteminin doğal yanıt mekanizmaları içinde önemli bir konumda bulunan bu hücreler, özellikle alerjik süreçlerde ve parazitik enfeksiyonlarda belirgin rol üstlenmektedir. Granüllerinin içerdiği biyoaktif maddeler aracılığıyla dokulardaki inflamatuar yanıtın şekillenmesine katkı sağlamaktadır.
Yapısal açıdan değerlendirildiğinde, bazofillerin çapı yaklaşık on ile on dört mikrometre arasında ölçülmekte ve çekirdek yapısı çoğunlukla iki veya üç loblu bir görünüm sergilemektedir. Ancak granüllerin yoğunluğu nedeniyle çekirdek sınırları çoğu durumda net olarak seçilememektedir. Bu morfolojik özellik, bazofilleri eozinofil ve nötrofil gibi diğer granülositlerden ayıran en belirgin özelliklerden biri olarak kabul edilmektedir. Granüller içerisinde histamin, heparin, serotonin ve çeşitli proteolitik enzimler bulunmaktadır. Söz konusu mediatörlerin uygun uyaranla salınması, damar geçirgenliğinin artması, düz kas kasılması ve lokal inflamatuar yanıtın başlatılması gibi fizyolojik değişikliklere yol açmaktadır. Heparin içeriği nedeniyle bazofillerin pıhtılaşma süreçlerinin lokal düzenlenmesine de katkı sunduğu kabul edilmektedir.
Bazofillerin kökeni, kemik iliğindeki miyeloid soylu hematopoietik kök hücrelere dayanmaktadır. Bu kök hücreler, granülosit-monosit progenitör hücreleri üzerinden bazofil öncüllerine farklılaşmakta ve çeşitli sitokinlerin yönlendirici etkisi altında olgun bazofil hücrelerine dönüşmektedir. Özellikle interlökin-üç, granülosit-makrofaj koloni uyarıcı faktör ve timik stromal lenfopoietin gibi sinyal molekülleri bu farklılaşma sürecinde belirleyici görev üstlenmektedir. Olgunlaşan bazofiller kemik iliğinden dolaşıma geçtikten sonra ortalama bir ile iki gün arasında kanda kalmakta, ardından dokulara göç ederek işlevsel etkinliklerini sürdürmektedir. Mast hücreleriyle benzer mediatörleri içermelerine karşın bazofillerin temelde dolaşımda bulunması, mast hücrelerinin ise dokularda yerleşik olması bu iki hücre tipini birbirinden ayıran belirgin bir farklılıktır.
Klinik laboratuvar değerlendirmelerinde bazofil sayımı, tam kan sayımı tetkikinin bir parçası olarak otomatik analizörler aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Mutlak bazofil sayısının mikrolitre başına yirmi ile yüz hücre arasında ölçülmesi yetişkinler için genel olarak normal kabul edilen aralık olarak değerlendirilmektedir. Yüzdesel değerlendirmede ise toplam beyaz küre içindeki oranın yüzde bir veya altında olması beklenmektedir. Bazofil sayısı oldukça düşük olduğu için bazı durumlarda otomatik analizörlerin kesin sayım yapması güçleşebilmekte ve manuel periferik yayma incelemesine başvurulması önerilmektedir. Bu nedenle bazofil değerlendirmesinde yalnızca otomatik sonuçlara değil, hekim tarafından yorumlanan mikroskobik incelemeye de önem verilmektedir. Hematoloji uzmanı tarafından gerçekleştirilen detaylı yayma değerlendirmesi, hücresel morfolojinin doğru biçimde yorumlanmasına olanak tanımaktadır.
Bazofil sayısının normal sınırların üzerine çıkması durumu bazofili olarak adlandırılmaktadır. Bu tablo nadiren karşılaşılan bir bulgu olmakla birlikte hematolojik ve enflamatuar pek çok süreçle ilişkilendirilebilmektedir. Kronik miyeloid lösemi başta olmak üzere miyeloproliferatif neoplaziler, polisitemia vera, esansiyel trombositoz ve miyelofibrozis gibi kemik iliği kökenli durumlarda bazofil sayısında belirgin yükselme gözlenebilmektedir. Bunun yanında hipotiroidi, ülseratif kolit gibi kronik enflamatuar bağırsak hastalıkları, romatoid artrit ve bazı viral enfeksiyonlar da bazofili tablosuna eşlik edebilmektedir. Alerjik durumlarda da geçici bazofil yüksekliği saptanabilmekte, ancak bu artışın belirgin düzeylere ulaşması beklenmemektedir. Bazofili saptanan olgularda altta yatan nedenin araştırılması amacıyla ek hematolojik tetkikler ve gerektiğinde kemik iliği değerlendirmesi gündeme gelebilmektedir.
Bazofil sayısının normalin altında bulunması durumu ise bazopeni olarak tanımlanmaktadır. Bazofillerin normal değerlerinin zaten oldukça düşük olması nedeniyle bazopeninin klinik olarak fark edilmesi kolay olmamakta ve çoğu durumda rutin değerlendirmelerde gözden kaçabilmektedir. Akut enfeksiyonların erken döneminde, akut stres tablolarında, hipertiroidi durumunda ve uzun süreli kortikosteroid kullanımında bazofil sayısının azalabildiği bilinmektedir. Gebeliğin belirli dönemlerinde de fizyolojik olarak bazofil değerlerinde düşüş gözlenebilmektedir. Bazopeninin tek başına klinik bir tablo oluşturması nadiren söz konusu olmakta, daha çok eşlik eden diğer hematolojik değişikliklerle birlikte değerlendirilmesi anlamlı bilgi sağlamaktadır. Genellikle altta yatan durumun yönetilmesiyle bazofil sayısının normale dönmesi beklenmektedir.
Alerjik süreçlerde bazofillerin oynadığı rol oldukça belirgindir. Bu hücrelerin yüzeyinde bulunan yüksek afiniteli immünoglobulin E reseptörleri, alerjenle karşılaşılması durumunda bağlanan antikorlar aracılığıyla aktive olmaktadır. Aktivasyon sonucunda hızla gerçekleşen degranülasyon süreci, granül içeriğinin doku ortamına salınmasıyla sonuçlanmaktadır. Histamin başta olmak üzere salınan mediatörler, alerjik reaksiyonların klasik bulguları olan kaşıntı, kızarıklık, ödem ve bronkospazm gibi belirtilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Astım, alerjik rinit, atopik dermatit ve gıda alerjileri gibi durumlarda bazofillerin patofizyolojik katkısı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur. Anafilaksi gibi ağır alerjik tablolarda da bu hücrelerin etkin biçimde devreye girdiği gösterilmiştir. Söz konusu bilgiler ışığında bazofiller, alerji bilimi alanında önemli bir araştırma odağı olarak değerlendirilmektedir.
Parazit enfeksiyonlarına karşı bağışıklık yanıtında bazofillerin rolü son yıllarda yapılan çalışmalarla daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Özellikle helmint olarak adlandırılan çok hücreli parazitlerle mücadelede bazofillerin eozinofiller ve mast hücreleri ile birlikte koordineli bir yanıt oluşturduğu gösterilmiştir. Bu süreçte salınan sitokinler, Th2 olarak adlandırılan yardımcı T lenfosit alt grubunun aktivasyonuna katkıda bulunmaktadır. İnterlökin-dört ve interlökin-on üç gibi sitokinlerin üretimi, parazitlere karşı geliştirilen koruyucu yanıtın şekillenmesinde belirleyici bir konumda yer almaktadır. Tropikal bölgelerde sık karşılaşılan parazit enfeksiyonlarında bazofil aktivasyonunun değerlendirilmesi, hastalığın seyri hakkında bilgi verici olabilmektedir. Bu nedenle parazitoloji ile immünoloji disiplinlerinin kesiştiği noktada bazofillere yönelik araştırmalar sürdürülmektedir.
Otoimmün hastalıklarda bazofillerin işlevi de günümüzde aktif araştırma konusu olarak öne çıkmaktadır. Sistemik lupus eritematozus, romatoid artrit ve bazı vaskülitler başta olmak üzere çeşitli otoimmün durumlarda bazofil sayısında ve işlevinde değişiklikler gözlemlenmiştir. Bu hücrelerin otoantikorlar aracılığıyla aktive olabildiği ve hastalığın patogenezine katkı sağladığı düşünülmektedir. Özellikle lupus tablosunda bazofillerin lenf düğümlerine göç ederek B lenfosit yanıtını desteklediği ileri sürülmektedir. Bu bilgiler, bazofillerin yalnızca alerjik süreçlerde değil, daha geniş bir immünolojik yelpazede etkin olduklarını ortaya koymaktadır. Otoimmün hastalıkların yönetiminde bazofillere yönelik hedefli yaklaşımlar geliştirilmesi gelecekteki olası araştırma alanları arasında yer almaktadır.
Kronik miyeloid lösemi tablosunda bazofil yüksekliği özellikle anlamlı bir bulgu olarak değerlendirilmektedir. Bu hastalıkta periferik kanda bazofil oranının yüzde yirmiye kadar yükselebilmesi söz konusudur ve bu durum hastalığın ileri evrelerinde daha belirgin biçimde ortaya çıkabilmektedir. Bazofil yüksekliğinin derecesi, hastalığın kronik fazdan akselere veya blastik faza geçişinde önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle kronik miyeloid lösemi tanısı alan hastaların izleminde periyodik tam kan sayımı takipleri ve bazofil oranının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Filadelfiya kromozomunun gösterilmesi ve BCR-ABL füzyon geninin moleküler düzeyde doğrulanması ile birlikte bazofil değerlendirmesi, tanı ve izlem sürecinin temel basamakları arasında yer almaktadır.
Bazofil değerlendirmesinin doğru biçimde yapılabilmesi için kan örneğinin uygun koşullarda alınması, taşınması ve incelenmesi büyük önem taşımaktadır. Etilendiamin tetraasetik asit içeren tüplere alınan kan örneklerinin alınımdan sonra mümkün olan en kısa sürede laboratuvara ulaştırılması ve incelemenin gecikmeden gerçekleştirilmesi önerilmektedir. Uzun süre bekletilen örneklerde bazofillerin morfolojik bütünlüğünün bozulabileceği ve sayımın güvenilirliğinin azalabileceği bilinmektedir. Periferik yayma hazırlığında kullanılan boyama yöntemleri arasında May-Grünwald-Giemsa ve Wright boyaları başta gelmektedir. Bu boyama yöntemleriyle bazofil granülleri karakteristik mor-mavi tonlarda görünür hale gelmekte ve hücre tanımlaması kolaylaşmaktadır. Doğru sonuç elde edilebilmesi için tüm bu basamakların standart laboratuvar protokollerine uygun biçimde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Akış sitometrisi yöntemiyle bazofil değerlendirmesi, klasik mikroskobik incelemeye göre daha hassas ve nicel veriler sağlamaktadır. Bu yöntemde hücre yüzeyinde yer alan CD123, CD203c ve CCR3 gibi belirteçler kullanılarak bazofiller diğer hücrelerden ayırt edilmektedir. Bazofil aktivasyon testi olarak adlandırılan özel uygulama ise alerjik durumların tanısında giderek yaygınlaşan bir araç olarak öne çıkmaktadır. Bu test sayesinde hastanın bazofillerinin belirli alerjenlere verdiği yanıt laboratuvar ortamında değerlendirilebilmekte ve özellikle ilaç alerjilerinin araştırılmasında değerli bilgiler elde edilebilmektedir. Klasik deri testleri veya spesifik immünoglobulin E ölçümleriyle yeterli sonuca ulaşılamayan olgularda bazofil aktivasyon testinin tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılması önerilmektedir.
Çocukluk çağında bazofil değerlerinin yetişkinlere göre farklılık gösterdiği bilinmektedir. Yenidoğan döneminde bazofil oranı genellikle düşük seyretmekte, ilerleyen aylarla birlikte yetişkin değerlerine yaklaşmaktadır. Pediatrik yaş grubunda bazofili tablosunun değerlendirilmesi sırasında yaşa özgü referans aralıkların kullanılması önem taşımaktadır. Çocukluk çağı kronik miyeloid lösemisi ve juvenil miyelomonositik lösemi gibi nadir hematolojik tablolar bazofil yüksekliği ile seyredebilmektedir. Ayrıca bazı kalıtsal immün yetmezlik sendromlarında ve nadir genetik durumlarda bazofil sayısı ve işlevinde değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu nedenle çocuk hastalarda bazofil değerlerinin değerlendirilmesinde çocuk hematoloji uzmanının görüşünün alınması yararlı olmaktadır.
Gebelik döneminde bağışıklık sisteminde meydana gelen fizyolojik değişiklikler bazofil değerlerini de etkileyebilmektedir. Bu süreçte bazofil sayısında hafif düşüşler gözlenebilmekte, ancak bu değişiklikler genellikle klinik açıdan anlamlı düzeylere ulaşmamaktadır. Gebeliğin son trimesterinde ve doğum sonrası dönemde değerlerin yeniden normal aralığa döndüğü bildirilmektedir. Gebelikte saptanan belirgin bazofili tablosu ise altta yatan başka bir hematolojik durumu işaret edebilmekte ve ayrıntılı incelemeyi gerektirmektedir. Bu dönemde yapılan tam kan sayımı değerlendirmelerinde bazofil değerleri yalnızca diğer hücre serileriyle birlikte yorumlandığında klinik açıdan anlamlı bilgi sağlamaktadır.
Bazofillere yönelik bilimsel ilgi son yıllarda belirgin biçimde artmıştır. Önceleri yalnızca alerjik süreçlerin pasif aktörleri olarak kabul edilen bu hücrelerin, bağışıklık sisteminin pek çok düzeyinde aktif rol üstlendiği gösterilmiştir. Doku tamiri, anjiyogenez, fibrozis süreçleri ve tümör mikroçevresindeki etkileşimler bazofillerin yer aldığı diğer alanlar arasında sayılmaktadır. Onkoloji alanında bazofillerin tümör gelişimine ve ilerlemesine olan katkıları araştırılmakta, bazı tümör türlerinde prognostik bir belirteç olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği incelenmektedir. Tüm bu çalışmalar bazofillerin geleneksel algıdan daha karmaşık ve çok yönlü bir hücre topluluğu olduğunu ortaya koymakta, gelecekteki tıbbi yaklaşımların şekillenmesine katkı sağlama potansiyeli taşımaktadır.
Bazofil değerlerinde saptanan sapmaların yorumlanması, yalnızca laboratuvar verilerine dayanarak değil, hastanın klinik tablosu, eşlik eden semptomları, fizik muayene bulguları ve diğer laboratuvar parametreleri ile birlikte ele alınmalıdır. İzole bazofil yüksekliği veya düşüklüğü tek başına belirli bir hastalığa işaret etmemekte, bütüncül bir değerlendirme gerektirmektedir. Hekim tarafından gerçekleştirilen anamnez ve muayenenin ardından gerekli görülmesi durumunda ileri hematolojik tetkikler, biyokimyasal incelemeler, görüntüleme yöntemleri ve gerekli durumlarda kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi gibi ileri inceleme yöntemleri gündeme gelebilmektedir. Bazofil parametrelerinin doğru biçimde değerlendirilmesi, pek çok hematolojik ve sistemik durumun erken tanınmasında ve uygun yaklaşımın belirlenmesinde önemli bir basamak olarak kabul edilmektedir.





