Obezite ameliyatı olarak bilinen bariatrik cerrahi, morbid obezite ve obeziteye eşlik eden metabolik hastalıkların yönetiminde uzun vadeli kilo denetimi ve komorbidite düzelmesi sağlayan cerrahi girişimlerin bütününü tanımlamaktadır. Bu sayfada; bariatrik cerrahinin fizyolojik temelleri, uygulanan operasyon teknikleri, metabolik cerrahinin insülin direnci üzerindeki etkisi, ameliyat sonrası beslenme kuralları, başarı ölçütleri, kilo geri alımı riski ve hasta seçim kriterleri güncel uluslararası kılavuzlar ışığında ele alınmaktadır. İçerik, obezitenin çok boyutlu bir kronik hastalık olduğu gerçeğinden yola çıkarak, cerrahinin yeri, sınırları ve olası komplikasyonları hakkında bilgilendirici bir çerçeve sunmaktadır. Konu, klinik pratikteki yaklaşımlar dikkate alınarak Genel Cerrahi perspektifiyle değerlendirilmektedir.
Bariatrik Cerrahi (Obezite Ameliyatı) Nedir? Operasyon Teknikleri ve Süreci Nasıldır?
Bariatrik cerrahi, morbid obezite tanısı almış bireylerde kalıcı kilo kaybı ve obeziteye bağlı metabolik hastalıkların düzeltilmesi amacıyla mide ve/veya ince bağırsak anatomisini değiştiren cerrahi girişimlerin genel adıdır. Türkçesi obezite ameliyatı olarak bilinen bu yaklaşım; kronik enerji dengesizliği, hormonal düzensizlik ve santral yağlanma ile karakterize obezitenin yalnızca kilo kaybettirici bir işlem olarak değil, aynı zamanda tip 2 diyabet, hipertansiyon, dislipidemi ve obstrüktif uyku apnesi gibi durumların yönetimine katkı sağlayan bir metabolik girişim olarak değerlendirilmektedir. Uluslararası Metabolik ve Bariatrik Cerrahi Federasyonu (IFSO) 2022 güncellemesi ve Amerikan Metabolik ve Bariatrik Cerrahi Derneği (ASMBS) kılavuzlarında; vücut kitle indeksi (VKİ) 35 kg/m² üzerinde olan bireylerde ek komorbidite aranmaksızın cerrahinin düşünülebileceği belirtilmektedir.
Operasyon teknikleri temel olarak restriktif, malabsorbtif ve hibrit yöntemler olmak üzere sınıflandırılmaktadır. Restriktif teknikler mide hacmini küçülterek erken doyma sağlamayı hedeflerken, malabsorbtif teknikler ince bağırsakta besin emilimini azaltmaya odaklanmaktadır. Hibrit teknikler ise her iki mekanizmayı bir arada kullanmaktadır. Günümüzde tercih edilen tekniklerin büyük çoğunluğu laparoskopik veya robotik yaklaşımla, minimal invaziv olarak uygulanmakta; bu sayede yara iyileşme süresi kısalmakta ve postoperatif ağrı azalmaktadır. Ortalama ameliyat süresi tekniğe göre 60 ile 180 dakika arasında değişmekte, hastanede yatış süresi ise komplike olmayan olgularda 2 ila 4 gün arasında seyretmektedir.
Ameliyat süreci; endokrinoloji, beslenme, psikiyatri ve göğüs hastalıklarının yer aldığı çok disiplinli değerlendirme ile başlamaktadır. Preoperatif dönemde üst gastrointestinal sistem endoskopisi, Helicobacter pylori taraması, tiroid fonksiyon testleri, HbA1c ölçümü ve kardiyopulmoner risk değerlendirmesi yapılmaktadır. Ameliyat öncesi iki-dört haftalık düşük kalorili sıvı diyet uygulaması karaciğer hacmini küçültmekte ve laparoskopik görüş alanını genişletmektedir. Postoperatif dönemde ise erken mobilizasyon, düşük moleküler ağırlıklı heparin ile venöz tromboembolizm profilaksisi, aşamalı beslenme planı ve uzun süreli takip programı uygulanmaktadır. İlk kontrol muayeneleri postoperatif birinci hafta, birinci ay, üçüncü ay, altıncı ay ve on ikinci ayda planlanmakta; sonraki yıllarda yıllık takip önerilmektedir. Bunun sonucunda cerrahi girişim, izole bir müdahale değil, ömür boyu sürecek bir metabolik yönetim programının başlangıcı olarak konumlandırılmaktadır.
Bariatrik Cerrahi Ne Anlama Gelir? Obezitenin Cerrahi Yaklaşımındaki Fizyolojik İşleyiş Nasıldır?
Bariatrik cerrahi kavramı; yalnızca mekanik olarak mideyi küçültmek anlamına gelmemekte, aynı zamanda gastrointestinal sistemdeki nöroendokrin sinyal ağını yeniden düzenleyen bir fizyolojik müdahale olarak tanımlanmaktadır. Ameliyat sonrasında ghrelin, glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1), peptit YY (PYY), oksintomodulin ve kolesistokinin gibi iştah ve tokluk hormonlarının salınım paterni belirgin biçimde değişmektedir. Özellikle fundus rezeksiyonu yapılan tekniklerde açlık hormonu olarak bilinen ghrelin düzeyi düşmekte; ince bağırsağın distal segmentlerinin besinle erken karşılaştığı prosedürlerde ise inkretin cevabı güçlenmektedir. Bu değişim, insülin direncinin gerilemesi ve glisemik denetimin iyileşmesine katkı sağlamaktadır.
Fizyolojik işleyiş, "foregut" ve "hindgut" hipotezleri çerçevesinde açıklanmaktadır. Foregut hipotezine göre duodenumun besin geçişinden dışlanması, insülin direncini artıran antiinkretin faktörlerin salınımını azaltmaktadır. Hindgut hipotezine göre ise besinlerin distal ileuma erken ulaşması, GLP-1 ve PYY salınımını uyararak beta hücre fonksiyonunun korunmasına ve tokluk hissinin uzamasına yol açmaktadır. Bu iki mekanizma bir arada, cerrahinin yalnızca kalori kısıtlaması yoluyla değil, aynı zamanda metabolik yeniden programlama yoluyla etki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Amerikan Diyabet Derneği (ADA) 2023 kılavuzu ve Avrupa Diyabet Araştırma Derneği (EASD) güncel önerileri bu fizyolojik zemini benimsemektedir.
Cerrahi yaklaşımın etkileri enerji harcaması, mikrobiyota, safra asidi döngüsü ve merkezi sinir sistemi düzeyinde de gözlenmektedir. Bariatrik girişimlerin ardından safra asidi havuzunun büyüklüğü ve kompozisyonu değişmekte, FXR ve TGR5 reseptörleri üzerinden glikoz ve lipid metabolizması yeniden düzenlenmektedir. Bağırsak mikrobiyotasında Bacteroidetes lehine kaymalar bildirilmekte, kısa zincirli yağ asitlerinin üretimi artmaktadır. Bu mikrobiyal değişiklikler bağırsak bariyer fonksiyonunu güçlendirmekte, sistemik düşük dereceli inflamasyon belirteçleri olan CRP ve IL-6 düzeylerinin düşmesine katkı sağlamaktadır. Hipotalamik iştah merkezleri üzerindeki leptin duyarlılığının kısmen düzelmesi ile besin ödül sistemi de yeniden yapılanmaktadır. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme çalışmaları, ameliyat sonrası bireylerde yüksek kalorili gıdalara karşı ödül merkezi aktivasyonunun azaldığını göstermektedir. Bunun sonucunda ameliyat, izole bir gastrointestinal işlem değil, çok organlı bir metabolik yeniden düzenleme süreci olarak değerlendirilmektedir.
En Yaygın Tercih Edilen Bariatrik Cerrahi Teknikleri ve Operasyon Yöntemleri Nelerdir?
Güncel klinik pratikte en sık uygulanan teknikler; laparoskopik sleeve gastrektomi (SG), Roux-en-Y gastrik bypass (RYGB), tek anastomozlu gastrik bypass (OAGB/MGB) ve biliyopankreatik diversiyon-duodenal switch (BPD/DS) olarak sıralanmaktadır. IFSO 2022 küresel verilerine göre sleeve gastrektomi tüm bariatrik girişimlerin yaklaşık yüzde ellisini oluşturmakta, Roux-en-Y gastrik bypass ise yaklaşık yüzde otuz oranında tercih edilmektedir. Tek anastomozlu bypass yöntemi son on yılda kullanımı belirgin biçimde artan bir teknik olarak dikkat çekmektedir. BPD/DS ise ileri obezite ve şiddetli metabolik bozukluk olgularında sınırlı ölçüde uygulanmaktadır.
Sleeve gastrektomide midenin büyük kurvatur boyunca yaklaşık yüzde seksen kısmı çıkarılmakta ve tübüler bir mide oluşturulmaktadır. Bu teknikte ortalama beş yıllık takipte fazla kilo kaybı (%EWL) yüzde elli beş ile yetmiş arasında bildirilmektedir. Roux-en-Y gastrik bypass yönteminde yaklaşık 30 ml hacminde bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yaklaşık 100-150 cm alta anastomoz edilmektedir. Bu yöntemde beş yıllık %EWL değeri yüzde altmış ile seksen arasında raporlanmakta ve tip 2 diyabet remisyon oranı yüzde altmış ile seksen düzeyine ulaşmaktadır. OAGB yönteminde ise uzun ince mide poşu ve 150-200 cm biliyopankreatik uzuv ile tek anastomoz oluşturulmakta; malabsorbsiyon ve restriksiyon dengeli biçimde sağlanmaktadır.
Teknik seçimi; hasta yaşı, VKİ değeri, komorbidite yükü, gastroözofageal reflü varlığı, mide anatomisi, hastanın beslenme alışkanlıkları ve uyum kapasitesi göz önünde bulundurularak yapılmaktadır. Reflüsü belirgin olan bireylerde Roux-en-Y gastrik bypass, ileri VKİ ve dirençli tip 2 diyabette BPD/DS veya SADI-S seçenekleri ön plana çıkmaktadır. Adölesan bireylerde ve ileri yaş grubunda karar bireyselleştirilmektedir. Yüksek karbonhidrat tüketimi eğilimi olan bireylerde bypass yöntemleri, katı gıda porsiyon kontrolüne yatkın bireylerde ise restriktif yöntemler daha uygun seçenekler olarak değerlendirilmektedir. Barrett özofagusu saptanan olgularda sleeve gastrektomiden kaçınılmakta, gastrik bypass tercih edilmektedir. Hiatal herni eşlik ediyorsa aynı seansta hiatal onarım eklenmesi önerilmektedir. Robotik cerrahinin yaygınlaşmasıyla birlikte özellikle karmaşık revizyonel olgularda üç boyutlu görüntüleme ve yüksek hassasiyetli enstrüman kullanımı avantaj sağlamaktadır. Bunun sonucunda tek bir "en uygun" teknikten söz edilmemekte, hasta bazlı karar verme süreci ön plana çıkmaktadır.
Diyabet Ameliyatı ve Metabolik Cerrahi Nedir? İnsülin Direncine Cerrahi Yaklaşım Nasıl Olur?
Metabolik cerrahi kavramı, bariatrik girişimlerin yalnızca kilo kaybı için değil, aynı zamanda tip 2 diyabet, dislipidemi, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ve polikistik over sendromu gibi metabolik bozuklukların yönetimi amacıyla uygulanmasını tanımlamaktadır. Diyabet ameliyatı olarak bilinen bu yaklaşım, özellikle VKİ 30-34,9 kg/m² aralığında olan ve medikal tedaviye yeterli yanıt vermeyen tip 2 diyabet hastalarında güncel kılavuzlarda önerilmektedir. 2. Diyabet Cerrahi Zirvesi (DSS-II) uzlaşı raporu ve ADA 2023 standartları; metabolik cerrahiyi diyabet yönetiminde kanıta dayalı bir seçenek olarak konumlandırmaktadır.
İnsülin direncine cerrahi yaklaşım; kilo kaybından bağımsız erken hormonal etkiler üzerinden başlamaktadır. Ameliyat sonrası ilk günlerden itibaren postprandiyal GLP-1 yanıtı artmakta, beta hücre insülin sekresyonu iyileşmekte ve hepatik insülin duyarlılığı belirgin biçimde yükselmektedir. Bu erken etki, henüz belirgin kilo kaybı gerçekleşmeden açlık glikoz düzeylerinde düşüşe yol açmaktadır. Uzun vadede ise adipoz doku kütlesinin azalması, düşük dereceli inflamasyonun gerilemesi ve kas insülin duyarlılığının artması ile glisemik denetim korunmaktadır. Tip 2 diyabet remisyon oranları RYGB sonrası beş yılda yüzde altmış ile seksen, sleeve gastrektomi sonrası yüzde kırk beş ile altmış arasında bildirilmekte, on yıllık takipte remisyon oranlarında kısmi düşüş gözlenmektedir.
Metabolik cerrahi kararı; diyabet süresi, kullanılan antidiyabetik ajanlar, C-peptit düzeyi, HbA1c değeri, mikrovasküler-makrovasküler komplikasyon durumu ve hasta uyumu değerlendirilerek verilmektedir. Diyabet süresi sekiz yılın altında, C-peptit düzeyi korunmuş, insülin kullanmayan veya düşük doz insülin kullanan bireylerde remisyon olasılığı belirgin biçimde artmaktadır. DiaRem, Ad-DiaRem ve ABCD gibi validasyon çalışması yapılmış risk skorlama sistemleri, ameliyat öncesi remisyon olasılığının kestirilmesinde yardımcı araçlar olarak kullanılmaktadır. Ameliyat sonrası dönemde hipoglisemi riski, dumping sendromu ve reaktif hiperinsülinemik hipoglisemi açısından takip yapılmakta; antidiyabetik dozlar aşamalı olarak azaltılmaktadır. Sülfonilüre grubu ilaçların hipoglisemi riski nedeniyle erken kesilmesi, metforminin postoperatif dönemde gerekli görüldüğünde sürdürülmesi önerilmektedir. Bunun sonucunda metabolik cerrahi, tip 2 diyabetin çok bileşenli yönetiminde tamamlayıcı bir seçenek olarak değerlendirilmektedir.
Bariatrik Cerrahi Sonrası Beslenme Nasıl Olmalıdır? Sıvı Aşamasından Katı Gıdalara Geçiş Nasıl Yapılır?
Bariatrik cerrahi sonrası beslenme protokolü; anastomoz iyileşmesini desteklemek, kilo kaybını sürdürülebilir kılmak ve mikronutrient eksikliklerini önlemek amacıyla aşamalı bir plan üzerine kurgulanmaktadır. İlk aşama olan berrak sıvı dönemi ameliyat sonrası 0-2. Haftaları kapsamakta ve şekersiz çay, süzülmüş et suyu, sulandırılmış meyve suyu ile yürütülmektedir. Ardından tam sıvı ve püre kıvamındaki gıdaları içeren dönem 2-4. Haftalarda uygulanmakta; bu aşamada süt, ayran, yoğurt, çorbalar ve püre haline getirilmiş sebzeler tercih edilmektedir. Yumuşak katı gıda dönemi 4-6. Haftalarda başlamakta; buharda pişmiş sebzeler, kıymalı yemekler ve balık gibi kolay çiğnenebilen gıdalar tüketilmektedir. İkinci ayın sonundan itibaren aşamalı olarak normal katı gıdalara geçilmektedir.
Günlük protein alımı ideal olarak 60-80 gram düzeyinde tutulmakta, gerektiğinde whey protein takviyeleri kullanılmaktadır. Sıvı alımı günde en az 1,5-2 litre olacak biçimde planlanmakta; ancak sıvılar öğün sırasında değil, öğünler arasında tüketilmektedir. Rafine şeker, gazlı içecekler, alkol ve yüksek yağlı işlenmiş gıdalar dumping sendromu ve kilo geri alım riski nedeniyle sınırlandırılmaktadır. Öğünler küçük porsiyonlar halinde, günde beş ile altı öğün olarak planlanmakta ve yavaş biçimde uzun süre çiğnenerek tüketilmektedir. Bu düzen, yeni oluşturulan mide poşunun mekanik korunması açısından da önem taşımaktadır.
Uzun vadeli mikronutrient desteği; ameliyat türünden bağımsız olarak yaşam boyu sürdürülmektedir. Günlük multivitamin, B12 vitamini (oral veya intramüsküler), D vitamini, kalsiyum sitrat (1200-1500 mg/gün), demir, folik asit, çinko, magnezyum ve tiamin desteği önerilmektedir. Malabsorbtif prosedürlerde yağda çözünen A, D, E, K vitamin desteği ilave edilmektedir. Yıllık aralarla hemogram, ferritin, B12, folat, 25-OH D vitamini, kalsiyum, PTH, çinko ve bakır düzeyleri izlenmektedir. Gebelik planlayan kadınlarda cerrahiden sonra en az 12-18 ay bekleme süresi önerilmekte ve bu dönemde etkili kontrasepsiyon uygulanmaktadır. Bunun sonucunda beslenme, cerrahinin ayrılmaz bir tamamlayıcı bileşeni olarak konumlandırılmaktadır.
Bariatrik Cerrahi Sonrası Başarı Ölçütleri, Riskleri ve Güvenlik Kuralları Nelerdir?
Başarı ölçütleri; yalnızca verilen kilo miktarı üzerinden değil, komorbiditelerin düzelmesi, yaşam kalitesindeki artış ve komplikasyonların yönetimi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Klasik başarı tanımı olarak fazla kilonun (excess weight) yüzde ellisinden fazlasının kaybedilmesi (%EWL > 50) kabul edilmekte; ancak güncel kılavuzlarda toplam kilo kaybı yüzdesi (%TWL) daha güvenilir bir gösterge olarak öne çıkmaktadır. Beş yıllık takiplerde RYGB için ortalama %TWL yüzde yirmi beş-otuz, sleeve gastrektomi için yüzde yirmi-yirmi beş düzeyinde bildirilmektedir. Tip 2 diyabet, hipertansiyon ve obstrüktif uyku apnesindeki remisyon oranları da başarı değerlendirmesinin ayrılmaz parçalarıdır.
Bariatrik cerrahinin riskleri; erken ve geç dönem olarak sınıflandırılmaktadır. Erken dönemde anastomoz veya stapler hattı kaçağı yüzde bir-üç, kanama yüzde bir-iki, venöz tromboembolizm yüzde bir civarında bildirilmektedir. Perioperatif mortalite deneyimli merkezlerde yüzde 0,1-0,3 aralığındadır. Majör komplikasyon oranı yaklaşık yüzde beş düzeyinde raporlanmaktadır. Portal ven trombozu özellikle sleeve gastrektomi sonrası yüzde birin altında bir olasılıkla gözlenmekte, erken tanı ve antikoagülan tedavi ile yönetilmektedir. Geç dönemde ise striktür yüzde bir-iki, marjinal ülser bypass sonrası yüzde beş-on, iç herni yüzde bir-üç, safra taşı yüzde on-otuz aralığında bildirilmektedir. De novo gastroözofageal reflü ve Barrett özofagusu, özellikle sleeve gastrektomi sonrası uzun süreli takip gerektiren durumlar arasındadır.
Güvenlik kuralları; deneyimli bir merkezde ameliyatın yapılması, çok disiplinli hasta seçimi, standardize enhanced recovery after surgery (ERAS) protokollerinin uygulanması ve düşük moleküler ağırlıklı heparin ile mekanik profilaksinin kombine edilmesini içermektedir. Merkez deneyiminin yıllık en az elli olgu üzerinde olması komplikasyon oranları ile ters orantılı biçimde ilişkilendirilmektedir. Preoperatif sigara bırakma, HbA1c değerinin optimize edilmesi, obstrüktif uyku apnesinde CPAP kullanımı ve psikososyal değerlendirme güvenlik zincirinin halkalarını oluşturmaktadır. Sigara kullanımının en az dört-altı hafta önce bırakılması yara iyileşmesi ve anastomoz kaçağı riski açısından önem taşımaktadır. Postoperatif dönemde erken mobilizasyon, aşamalı beslenme ve düzenli takip vizitleri belirleyicidir. Taburcu sonrası ilk otuz gün içinde ortaya çıkan taşikardi, karın ağrısı, ateş ve nefes darlığı belirtileri kaçak veya emboli açısından acil değerlendirme gerektirmektedir. Bunun sonucunda başarı, tek bir sayısal hedefle değil, çok boyutlu ve uzun süreli bir izlem çerçevesinde tanımlanmaktadır.
Bariatrik Cerrahi Sonrası Kilo Geri Alımı Yaşanır mı? Verilen Kilonun Kalıcılığı Uzun Vadede Nasıl Sağlanır?
Kilo geri alımı, bariatrik cerrahi sonrası uzun süreli takipte gözlenebilen ve klinik olarak önemli bir sorun olarak tanımlanmaktadır. Literatürde geri alım oranları takip süresine ve tekniğe göre değişmekte; beş yıllık takipte hastaların yaklaşık yüzde yirmi-otuzunda anlamlı geri alım bildirilmektedir. On yıllık takiplerde bu oran daha yüksek düzeylere ulaşabilmektedir. Geri alımın klinik olarak tanımlanmasında en düşük kilodan itibaren yüzde on-on beş oranında artış eşik olarak kullanılmaktadır. Sleeve gastrektomi sonrası mide dilatasyonu, RYGB sonrası poş genişlemesi ve anastomoz çapının artması geri alımın anatomik nedenleri arasında yer almaktadır.
Kilo geri alımının nedenleri anatomik, davranışsal, psikososyal ve hormonal bileşenlere ayrılmaktadır. Davranışsal etkenler arasında öğün atlama, sık atıştırma, yüksek kalorili sıvı tüketimi, karbonhidrat ağırlıklı beslenme ve fiziksel aktivite azlığı öne çıkmaktadır. Psikososyal etkenler kapsamında duygusal yeme, tıkınırcasına yeme bozukluğu, depresyon ve stres yönetimindeki güçlükler önem kazanmaktadır. Hormonal düzeyde ise ghrelin düzeylerinin zamanla kısmen artması, GLP-1 ve PYY yanıtının azalması ile iştah kontrolünün zayıflaması gözlenmektedir. Anatomik nedenler arasında dilate gastrik poş, geniş gastrojejunal anastomoz ve gastro-gastrik fistül sayılabilmektedir.
Verilen kilonun kalıcılığının sağlanmasında; ömür boyu sürdürülen bir yaşam tarzı planı ve düzenli çok disiplinli takip belirleyici olmaktadır. Beslenme uzmanı, psikolog, endokrinolog ve cerrah tarafından yürütülen periyodik değerlendirmeler; makro ve mikronutrient dengesinin korunmasını, davranışsal risklerin erken saptanmasını ve gerektiğinde farmakolojik desteğin planlanmasını sağlamaktadır. Haftada en az 150 dakika orta yoğunluklu aerobik egzersiz ve haftada iki-üç seans direnç egzersizi, kas kütlesinin korunması ve bazal metabolik hızın sürdürülmesi açısından önerilmektedir. Yeni nesil GLP-1 reseptör agonistleri ve GIP/GLP-1 çift agonistleri, cerrahi sonrası geri alımda destek amaçlı seçenekler arasında değerlendirilmektedir. Semaglutid ve tirzepatid gibi ajanlar postoperatif kilo geri alımı olgularında yardımcı farmakoterapi seçeneği olarak öne çıkmaktadır. Anatomik nedenlerin ön planda olduğu olgularda revizyonel cerrahi (sleeve-RYGB veya sleeve-SADI dönüşümü, poş revizyonu) düşünülebilmektedir. Revizyonel girişimlerin komplikasyon oranları primer cerrahilere kıyasla iki-üç kat daha yüksek olduğundan bu kararlar deneyimli merkezlerde ve ayrıntılı görüntüleme sonrasında verilmektedir. Bunun sonucunda uzun vadeli başarı, ameliyat masasında değil, izlem sürecinde şekillenmektedir.
Bariatrik Cerrahi Hangi Hastalara Yapılır? Ameliyat Seçiminin Bilimsel Ölçütleri Nelerdir?
Klasik hasta seçim ölçütleri; 1991 tarihli NIH Uzlaşı Bildirgesi temelinde VKİ 40 kg/m² ve üzeri bireyler ile VKİ 35-39,9 kg/m² olup ek olarak tip 2 diyabet, hipertansiyon, obstrüktif uyku apnesi, non-alkolik steatohepatit veya ağır dislipidemi gibi komorbiditelere sahip bireyleri kapsamaktadır. IFSO 2022 ve ASMBS güncellemeleri ile bu eşikler günün koşullarına uyarlanmıştır. Güncel önerilere göre VKİ 35 kg/m² ve üzerinde komorbidite aranmaksızın cerrahi düşünülebilmekte, VKİ 30-34,9 kg/m² aralığında ise dirençli tip 2 diyabet ve metabolik hastalık varlığında metabolik cerrahi kanıta dayalı bir seçenek olarak konumlandırılmaktadır. Asya-Pasifik popülasyonunda etnik farklılıklar nedeniyle eşik değerleri iki puan daha düşük belirlenmektedir.
Ameliyat seçiminin bilimsel ölçütleri; hastanın yaşı, komorbidite profili, gastroözofageal reflü varlığı, önceki karın cerrahileri, beslenme alışkanlıkları, psikososyal durum ve gebelik planı gibi çok sayıda değişkeni içermektedir. Adölesan hastalarda cerrahi kararı; büyümenin büyük ölçüde tamamlanmış olması, VKİ ≥ 35 kg/m² ve ciddi komorbidite eşliği, olgunlaşmış aile desteği ve çok disiplinli değerlendirme temelinde alınmaktadır. 65 yaş üzeri bireylerde kardiyopulmoner rezerv, sarkopeni riski ve beklenen yaşam kalitesi kazanımı ön planda değerlendirilmektedir. Aktif alkol veya madde kullanımı, kontrol altına alınamamış psikiyatrik hastalık, ileri kalp yetmezliği, siroz ve ağır koagülopati genel kontrendikasyonlar arasında yer almaktadır.
Preoperatif değerlendirme; endokrinoloji, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, psikiyatri, beslenme ve anestezi konsültasyonlarını içeren çok disiplinli bir süreçtir. Üst gastrointestinal sistem endoskopisi, Helicobacter pylori taraması, tiroid ve kortizol fonksiyonlarının değerlendirilmesi, HbA1c ölçümü, lipid profili, karaciğer fonksiyon testleri, D vitamini ve demir düzeyleri rutin olarak incelenmektedir. Uyku apnesi şüphesinde polisomnografi, kardiyak risk grubunda ekokardiyografi ve gerekli olgularda koroner değerlendirme yapılmaktadır. Bu bütüncül değerlendirme sürecinde hasta, olası cerrahi seçenekleri, beklenen kazanımları, olası komplikasyonları ve ömür boyu izlem gerekliliğini içeren ayrıntılı bir aydınlatılmış onam süreciyle bilgilendirilmektedir. Bunun sonucunda karar; hasta bireyin klinik profili, tercihleri ve çok disiplinli ekibin ortak değerlendirmesi çerçevesinde Genel Cerrahi kliniğinde uzman ekiplerce şekillendirilmekte ve Genel Cerrahi yaklaşımının temel ilkeleri doğrultusunda planlanmaktadır.
Bilgilendirme: Bu sayfada yer alan bilgiler genel bilgilendirme amaçlıdır ve hekim muayenesi yerine geçmez. Tanı ve tedavi süreçleri kişiye özel olarak belirlenir. Şikayetleriniz için mutlaka uzman bir hekime başvurunuz.