Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

Anne Sütü Yetersizliği

Anne Sütü Yetersizliği, günlük yaşamı etkileyebilen ve doğru takiple yönetilebilen bir durumdur. Detaylı bilgi için sayfa içeriğini inceleyin.

Anne sütü yetersizliği, emzirme döneminde bebeğin büyüme ve gelişim gereksinimlerini karşılayacak miktarda ya da nitelikte süt üretiminin sağlanamadığı klinik bir durumdur. Yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde en sık karşılaşılan beslenme sorunlarından biri olarak değerlendirilen bu tablo, hem gerçek fizyolojik nedenlere hem de algısal değerlendirmelere bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilk altı ay boyunca yalnızca anne sütü ile beslenme önerildiği düşünüldüğünde, süt üretimindeki her türlü aksaklığın klinik açıdan dikkatle incelenmesi gerekli görülmektedir. Söz konusu durumun erken dönemde fark edilmesi, bebeğin yeterli kilo alımının sürdürülebilmesi ve annenin emzirme sürecine ilişkin motivasyonunun korunması açısından belirleyici olmaktadır.

Anne sütü üretimi, gebelik döneminde başlayan ve doğum sonrasında hormonal değişikliklerle şekillenen çok basamaklı bir süreçtir. Plasentanın ayrılmasının ardından progesteron düzeyindeki hızlı düşüş, prolaktin hormonunun etkisiyle laktogenezin ikinci evresinin başlamasına zemin hazırlar. Bebeğin memeye tutunması ve etkin emmesi, meme başındaki sinir uçlarının uyarılması yoluyla hipofiz bezinden prolaktin ve oksitosin salgılanmasını tetikler. Prolaktin süt üretiminden, oksitosin ise sütün meme kanallarından meme başına iletilmesinden sorumlu kabul edilmektedir. Bu iki hormonun uyumlu çalışması, sürdürülebilir laktasyonun temel dayanağı olarak değerlendirilmekte; herhangi bir aşamadaki aksaklık, süt miktarının azalması biçiminde kendini gösterebilmektedir.

Klinik pratikte anne sütü yetersizliği iki ayrı başlık altında incelenmektedir. Birincil yetersizlik, annenin fizyolojik ya da anatomik özelliklerine bağlı olarak süt üretiminin yeterli düzeye çıkamadığı durumları kapsar. Meme dokusunun gelişimsel yetersizliği, geçirilmiş meme cerrahileri, ciddi hipofiz bozuklukları, kontrol altına alınamamış tiroid hastalıkları ve bazı otoimmün tablolar bu grupta yer almaktadır. İkincil yetersizlik ise emzirme tekniğine, sıklığına ve annenin genel durumuna bağlı olarak gelişen ve büyük çoğunlukla düzeltilebilir bir tablo olarak tanımlanmaktadır. İkincil nedenler arasında yanlış memeye tutunma, kısa ya da seyrek emzirme süreleri, ek besin ve mama takviyesinin erken başlatılması, annede belirgin uyku yoksunluğu, yetersiz sıvı alımı ve psikolojik stres öne çıkmaktadır.

Süt üretimindeki azalmanın algısal boyutu da göz ardı edilmemesi gereken bir başlıktır. Yapılan çalışmalarda, emzirmeyi erken dönemde sonlandıran annelerin önemli bir kısmının aslında yeterli sütü olduğu hâlde yetersizlik kaygısı taşıdığı gösterilmiştir. Bebeğin sık sık ağlaması, gece uyanmaları, memede dolgunluk hissinin azalması ve süt sızıntısının kesilmesi gibi durumlar, anneler tarafından süt yetersizliği belirtisi olarak yorumlanabilmektedir. Oysa bu bulguların büyük bölümü, laktasyonun olgunlaşma sürecinin doğal parçaları arasında değerlendirilmektedir. Bu nedenle yetersizlik tanısı konulmadan önce nesnel klinik ölçütlerin dikkatlice gözden geçirilmesi önerilmektedir.

Bebeğin yeterli anne sütü aldığının değerlendirilmesinde kullanılan en güvenilir göstergelerin başında büyüme eğrisi gelmektedir. Doğum ağırlığının yaklaşık yüzde yedi ile on arasında azalması ilk günlerde beklenen bir bulgu iken, iki haftalık olduğunda doğum ağırlığına ulaşılmış olması genellikle olumlu bir işaret olarak kabul edilmektedir. Ayrıca ilk haftadan sonra günde en az altı kez ıslak bez, düzenli sarı renkli dışkılama, emme sırasında ritmik yutkunma seslerinin duyulması ve bebeğin emzirme sonrasında sakinleşmesi yeterli beslenmenin diğer göstergeleri arasında sayılmaktadır. Bu ölçütler bir arada değerlendirildiğinde, sütün yeterli olup olmadığı konusunda daha nesnel bir sonuca ulaşılabilmektedir.

Anne sütü yetersizliğinin risk etmenleri arasında annenin obezitesi, ileri anne yaşı, sezaryen ile doğum, doğum sırasında yaşanan komplikasyonlar, erken doğum, ikiz gebelik ve doğum sonrası kanamalar gibi faktörler öne çıkmaktadır. Ayrıca diyabet, polikistik over sendromu ve tiroid işlev bozuklukları gibi endokrin hastalıklar süt üretimini olumsuz etkileyebilmektedir. Doğum sonrası ilk saatlerde tenin tene temasın gerçekleştirilememesi, bebeğin annesinden ayrı tutulması ve ilk emzirmenin geciktirilmesi de laktasyonun başlamasını güçleştiren etmenler arasında yer almaktadır. Bu risk faktörlerinin doğum öncesinde tanınması, uygun destek planının önceden oluşturulmasına imkân sağlamaktadır.

İlaç kullanımının süt üretimi üzerindeki etkisi de klinik değerlendirmenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bazı östrojen içerikli doğum kontrol yöntemleri, dopamin agonistleri, belirli antihistaminikler ve idrar söktürücü etkili ilaçlar prolaktin salınımını azaltarak süt miktarında düşüşe yol açabilmektedir. Bu nedenle emzirme dönemindeki annelerin kullandıkları tüm ilaçları hekimlerine bildirmesi ve laktasyonu etkileme potansiyeli olan ajanların olabildiğince alternatiflerle değiştirilmesi önerilmektedir. Bitkisel ürünlerin ve destekleyici karışımların da bilimsel kanıt düzeyleri değerlendirilmeden kullanılmaması gerekli görülmektedir; çünkü bazı bitkilerin süt üretimi üzerinde beklenmedik olumsuz etkileri bulunabilmektedir.

Emzirme tekniği, anne sütü yetersizliğinin önlenmesinde belirleyici bir konumdadır. Bebeğin memeye doğru tutunması için ağzının geniş biçimde açılması, alt dudağın dışa doğru kıvrılması, çenesinin memeye değmesi ve areolanın büyük bölümünün ağız içinde kalması gerekli görülmektedir. Yanlış tutunma yalnızca meme başında çatlaklara ve ağrıya neden olmakla kalmayıp, sütün etkin biçimde boşaltılamamasına, dolayısıyla üretimin azalmasına yol açmaktadır. Bebeğin talebine göre emzirmenin sürdürülmesi, ilk haftalarda yirmi dört saat içerisinde en az sekiz ile on iki kez emzirilmesi ve gece emzirmelerinin ihmal edilmemesi süt üretiminin desteklenmesi açısından önemli görülmektedir. Gece saatlerinde prolaktin düzeyinin daha yüksek seyrettiği bilindiğinden, bu saatlerdeki emzirmelerin laktasyona katkısı belirgin biçimde vurgulanmaktadır.

Anne sütü yetersizliğinin klinik değerlendirilmesinde ayrıntılı bir öykü alınması ilk basamağı oluşturmaktadır. Gebelik ve doğum sürecinin gidişatı, meme dokusundaki gebelik dönemi değişiklikleri, doğum sonrası ilk emzirmenin zamanı, günlük emzirme sıklığı ve süresi, ek gıda kullanımı ile annenin genel sağlık durumu ayrıntılı biçimde sorgulanmaktadır. Fizik muayenede meme dokusunun yapısı, meme başının şekli, olası çatlak ya da mantar enfeksiyonu bulguları incelenmektedir. Bebeğin muayenesinde ise ağız içi anatomik özellikler, dil bağı varlığı, emme refleksinin gücü ve büyüme parametreleri değerlendirilmektedir. Gerektiğinde tiroid işlevleri, prolaktin düzeyi ve hemogram gibi laboratuvar tetkikleri planlanabilmektedir.

Süt üretimini artırmaya yönelik yaklaşımlar arasında en etkili olduğu bildirilen uygulama, memenin sık ve etkin biçimde boşaltılmasıdır. Talebe dayalı emzirmenin sürdürülmesi, gerektiğinde emzirme sonrasında elektrikli ya da manuel süt pompası ile ek boşaltmanın yapılması, süt üretiminin sürdürülebilirliğine katkı sağlayan yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Bunun yanında annenin dengeli beslenmesi, günlük iki ile üç litre arasında sıvı tüketimi, yeterli dinlenme fırsatlarının oluşturulması ve stresin azaltılmasına yönelik girişimler de klinik olarak önerilmektedir. Aile içi destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, ev işlerinin paylaşılması ve annenin uyku düzeninin korunması, laktasyonun desteklenmesinde göz ardı edilmemesi gereken unsurlar arasında sayılmaktadır.

Galaktogog olarak adlandırılan süt artırıcı ilaçların kullanımı ise sınırlı ve seçilmiş durumlarla sınırlandırılmaktadır. Söz konusu ilaçların olası yan etkileri göz önünde bulundurulduğunda, öncelikle nesnel biçimde belgelenmiş bir yetersizlik tablosunun varlığı ve emzirme tekniğine yönelik tüm düzenlemelerin uygulanmış olması aranmaktadır. Bu ilaçların hekim kontrolü olmadan kullanılması önerilmemektedir. Ayrıca bazı bitkisel ürünlerin süt üretimi üzerindeki etkisinin bilimsel açıdan yeterince araştırılmadığı ve bebekte alerjik reaksiyonlara yol açabildiği bildirilmektedir; bu nedenle yaygın toplumsal alışkanlıklara karşın söz konusu ürünlerin kullanımı temkinli bir yaklaşımla değerlendirilmektedir.

Erken doğan bebeklerde anne sütü yetersizliği ayrı bir dikkatle ele alınması gereken bir tablodur. Prematüre bebeklerin emme refleksi yeterince gelişmemiş olabildiğinden, memeden etkin beslenme sağlanamayabilmektedir. Bu durumlarda annenin sütünün pompa yardımıyla düzenli aralıklarla sağılması, hem bebeğin beslenmesinin sürdürülmesine hem de laktasyonun korunmasına olanak tanımaktadır. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde uygulanan kanguru bakımı, ten temasının artmasına, oksitosin salınımının uyarılmasına ve süt üretiminin desteklenmesine katkı sağlamaktadır. Erken doğum yapmış annelerin laktasyon danışmanlığı hizmetlerinden düzenli biçimde yararlanması önerilmektedir.

Anne sütü yetersizliğinin annenin ruhsal sağlığı üzerindeki etkisi de klinik değerlendirmenin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Doğum sonrası dönemde yaşanan hormonal değişimler, uyku düzenindeki bozulmalar ve bebek bakımının getirdiği sorumluluklar, annenin duygu durumunda dalgalanmalara neden olabilmektedir. Süt yetersizliği yaşandığına ilişkin kaygı, doğum sonrası depresyon riskini artırabilmekte; buna karşılık mevcut depresyon tablosu da süt üretimini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu iki yönlü ilişki nedeniyle annenin ruhsal desteğe erişimi, laktasyon danışmanlığı ile eş zamanlı olarak planlandığında daha olumlu sonuçlar elde edilebildiği gözlemlenmektedir. Aile üyelerinin annenin duygusal ihtiyaçlarına duyarlı davranması, süreci belirgin biçimde kolaylaştırmaktadır.

Ek gıdaya geçiş sürecinde de anne sütü yetersizliği sıklıkla gündeme gelen bir başlıktır. Altıncı aydan itibaren tamamlayıcı besinlerin devreye alınmasıyla birlikte emzirme sıklığının azalması, süt üretiminin gerilemesine yol açabilmektedir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü tarafından iki yaşına kadar emzirmenin sürdürülmesinin önerildiği göz önünde bulundurulduğunda, bu dönemde de laktasyonun korunmasına yönelik yaklaşımların gündemde tutulması gerekli görülmektedir. Ek gıdaların emzirme öncesinde değil sonrasında verilmesi, bebeğin memeye olan ilgisinin sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Hastalık dönemlerinde ise emzirmenin kesilmemesi, aksine sıklaştırılması önemli görülmektedir.

Anne sütü yetersizliğine yönelik önleyici yaklaşımlar, doğum öncesi dönemden başlayarak planlanabilmektedir. Gebelik döneminde verilen emzirme eğitimleri, meme bakımı hakkında bilgilendirme, doğum sonrasında ilk saat içerisinde tenin tene temasın sağlanması ve rooming-in uygulamasının benimsenmesi laktasyonun sağlıklı başlaması açısından belirleyici görülmektedir. Doğum sonrası ilk günlerde profesyonel laktasyon desteğinin sunulması, tekniğe bağlı sorunların erken dönemde giderilmesine imkân tanımaktadır. Ayrıca gebelik döneminde beslenme, vücut ağırlığının uygun düzeyde tutulması ve sigara ile alkolden uzak durulması, süt üretim kapasitesinin korunması açısından önemli görülmektedir.

Bebeğin yeterli beslenmediğine dair klinik bulguların varlığında değerlendirmenin geciktirilmemesi önerilmektedir. Sürekli uyku hâli, cansız görünüm, gözyaşsız ağlama, gömük bıngıldak, azalmış idrar ve dışkı çıkışı, kilo alımında duraklama ya da kilo kaybı acil değerlendirme gerektiren bulgular arasında yer almaktadır. Böyle durumlarda çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı ile birlikte laktasyon danışmanının değerlendirmesi çoğu durumda gerekli görülmektedir. Bebeğin beslenmesinin güvenliği ön planda tutulmakta; gerektiğinde geçici olarak ek beslenme desteği planlanmakta, ardından emzirmeye kademeli biçimde geri dönüş programı oluşturulmaktadır. Bu yaklaşım hem bebeğin sağlığını hem de annenin emzirme sürecine ilişkin kararlılığını korumaya yönelik çok yönlü bir bakışı yansıtmaktadır. Anne sütü yetersizliğinin çok boyutlu değerlendirilmesi, doğru yönlendirme ile pek çok annenin emzirme sürecini başarılı biçimde sürdürebildiğini ortaya koymaktadır; bu nedenle konunun yalnızca beslenme sorunu olarak değil, aile bütününü ilgilendiren bir sağlık başlığı olarak ele alınması önerilmektedir.

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

WhatsApp Online Randevu