Ortopedi ve Travmatoloji

Yumuşak Doku Tümörü Ameliyatı

Kas-iskelet sistemindeki yumuşak doku tümörleri (lipom, sarkom, dev hücreli tümör) tam kapsül eksizyonu ile çıkarılarak nüks ve fonksiyon kaybı önlenir.

Yumuşak doku tümörleri; kas, yağ, damar, sinir, tendon, fasya ve bağ dokusu gibi bağlayıcı yapılardan köken alan, benign veya malign karakter taşıyabilen heterojen bir kitle grubudur. Ortopedi ve travmatoloji pratiğinde en sık lipom olmak üzere çoğu lezyon iyi huyludur; ancak yumuşak doku sarkomu adı verilen malign varyantlar nadir görülmesine karşın agresif seyredebilir, ekstremite fonksiyonunu ve yaşam beklentisini doğrudan tehdit edebilir. Bu nedenle klinik yaklaşımın temel prensibi her yumuşak doku kitlesini aksi ispatlanana kadar sarkom olarak değerlendirmektir. Doğru tanı algoritması, uygun görüntüleme, referans merkezde planlı biyopsi ve onkolojik prensiplere uygun cerrahi rezeksiyon prognozun belirleyicileridir. Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde yumuşak doku tümörlerinin değerlendirilmesi ve cerrahi tedavisi multidisipliner sarkom konseyinin katkısıyla planlanmakta, uzuv koruyucu cerrahi standardı hedeflenmektedir.

Yumuşak Doku Tümörü Nedir ve Vücudun Hangi Bölgelerinde Sık Görülür?

Yumuşak doku tümörü kavramı, iskelet dışı bağ dokularından; yani yağ dokusu, çizgili ve düz kas, damar duvarı, periferik sinir, sinovyal doku, fasya ve fibröz stromadan gelişen tüm neoplastik oluşumları kapsayan geniş bir başlıktır. Histopatolojik olarak benign lezyonlar arasında lipom, fibrom, hemangioma, schwannoma, nörofibrom, dev hücreli tendon kılıfı tümörü, myksoma ve ganglion kisti gibi antiteler yer alırken; malign spektrum içinde liposarkom, leiomyosarkom, sinovyal sarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, undifferansiye pleomorfik sarkom, rabdomyosarkom ve fibrosarkom gibi yumuşak doku sarkomları bulunur.

Benign lezyonların insidansı çok yüksek olup subkutan lipom yetişkin popülasyonun yaklaşık yüzde birinde saptanır. Buna karşılık yumuşak doku sarkomlarının yıllık insidansı yüz binde beş civarındadır ve tüm erişkin malignitelerin yaklaşık yüzde birini oluşturur. Sarkomların yaklaşık yüzde altmışı ekstremite yerleşimlidir ve alt ekstremitede uyluk bölgesi başta olmak üzere kalça, diz çevresi ve popliteal fossa sık lokalizasyonlardır. Üst ekstremitede omuz kuşağı, kol ve önkol lojları öne çıkar. Ekstremite dışı yerleşimlerde retroperiton yüzde on beş, gövde duvarı yüzde on, baş ve boyun ise yüzde on civarında paya sahiptir.

Yerleşim yeri hem ayırıcı tanıyı hem de cerrahi planlamayı doğrudan etkiler. Yüzeyel yerleşimli, cilt altı katmanında sınırlı kalan küçük lezyonlar sıklıkla benign lipom ya da epidermal kist iken; fasya altında, kas içinde veya intermusküler septalarda yerleşen derin lezyonlarda malignite olasılığı belirgin şekilde artar. Retroperitoneal yerleşim ise özellikle liposarkom ve leiomyosarkom açısından yüksek riskli bir bölgedir. Ortopedi ve travmatoloji perspektifinden değerlendirildiğinde ekstremite yerleşimli tüm derin ve büyük kitleler onkolojik ilkeler çerçevesinde ele alınmalıdır.

Lipom ile Sarkom Arasındaki Ayırıcı Özellikler Nelerdir?

Klasik yüzeyel lipom; yumuşak, kolay hareket eden, ağrısız, yavaş büyüyen, cilt altında sınırları belirgin, elastik kıvamda bir kütledir. Genellikle çapı beş santimetrenin altında kalır, deri renginde değişiklik oluşturmaz ve palpasyonda basit bir mobilite kazanır. Bu klinik profil düşük malignite riskini işaret eder ve doğru şartlarda ofis düzeyinde marjinal eksizyonla tedavi edilebilir.

Buna karşılık yumuşak doku sarkomu için tanımlanmış klasik uyarı bulguları vardır. Beş santimetreden büyük çap, fasya altında derin yerleşim, sabit ve altındaki dokuya yapışık olma, hızlı büyüme kinetiği, ağrı varlığı ve nörolojik semptom eşliği; bu bulguların herhangi birinin bulunması yüksek şüphe kriteri sayılır. Ağrı; malignite için mutlak spesifik olmasa da özellikle geceleri artan, mekanik hareketle ilişkisiz, sinir basısına bağlı yayılan tipteki ağrı kitlenin invaziv karakterini düşündürür. Cilt üzerinde ısı artışı, venöz belirginleşme ve fikse yapı da uyarı bulguları arasında yer alır.

Radyolojik ayırıcı özellikler daha net veri sunar. Basit lipom manyetik rezonans incelemesinde T1 ve T2 sekanslarında yağ dokusuyla uyumlu homojen hiperintens sinyal verir, yağ baskılı sekanslarda tamamen baskılanır, kontrast tutmaz ve septasyon içermez. Atipik lipomatöz tümör ve iyi diferansiye liposarkom ise kalın septasyonlar, noduler kontrastlanma alanları, heterojen sinyal karakteri ve yağ baskılamada tam olmayan silinme gösterir. Bu ince radyolojik farklar deneyimli kas iskelet sistemi radyoloğu tarafından değerlendirilmeli; şüphe halinde kitle klinik olarak lipom görünse dahi biyopsi planlanmalıdır.

Cilt Altında Ele Gelen Kitle Hangi Boyuta Ulaştığında Ameliyat Gerektirir?

Boyut kriteri yumuşak doku onkolojisinde en pratik ve en güvenilir tarama parametrelerinden biridir. Beş santimetre eşiği uluslararası ortopedik onkoloji rehberlerinde şüpheli kitle sınırı olarak kabul edilir. Bu değerin üzerindeki her yumuşak doku kütlesi lokalizasyondan bağımsız olarak yumuşak doku sarkomu açısından değerlendirilmelidir. Beş santimetre altı yüzeyel, hareketli, ağrısız ve klinik olarak tipik lipom bulguları gösteren lezyonlarda hasta tercihine ve semptomatik duruma göre karar verilirken; şüpheli özellikleri olan tüm lezyonlarda çap ne olursa olsun görüntüleme öncelik kazanır.

Cerrahi endikasyonu belirleyen boyut kriteri tek başına yeterli değildir. Semptomatoloji önemli bir belirleyicidir; ağrı, uyuşukluk, kuvvet kaybı, eklem hareket kısıtlılığı ya da kozmetik rahatsızlık gibi durumlarda daha küçük lezyonlar dahi eksizyon endikasyonu taşıyabilir. Büyüme hızı da temel kriterdir. Birkaç ay içinde belirgin çap artışı gösteren bir lezyon boyutu ne olursa olsun cerrahi ve öncesinde tanısal biyopsi endikasyonu doğurur. Cilt üstünde ülserasyon, akıntı veya inflamatuar bulgu gelişen kitleler geciktirilmeden değerlendirilmelidir.

Yerleşim derinliği de kararı etkiler. Fasya altında yerleşen, kas içi lokalize, intermusküler septumda konumlanan ya da derin anatomik loju dolduran kitleler yüzeyel muadillerinden farklı olarak boyutu küçük olsa dahi ileri görüntüleme ve gerektiğinde biyopsi ile tetkik edilmelidir. Derin lipomların klinik olarak tespiti zordur ve tanı çoğu zaman büyümüş, semptomatik döneme kaydığında konur. Bu nedenle derin yerleşimli her yeni tespit edilen kitle multidisipliner değerlendirmeye alınmalıdır.

Yumuşak Doku Tümörlerinde MR Görüntüleme Neden Ultrasondan Daha Değerlidir?

Ultrasonografi; hızlı, radyasyonsuz ve uygun maliyetli bir yöntem olduğundan yumuşak doku kitlelerinde ilk basamak tarama modalitesi olarak kullanılabilir. Küçük, yüzeyel, klinik olarak lipom lehine değerlendirilen kitlelerde solid ile kistik ayrımı yapmak, damar yapılarını göstermek ve pratik boyut ölçümü elde etmek amacıyla değerli veri sunar. Ancak ultrason operatör bağımlıdır, derin kompartman görüntülemesinde yetersiz kalır, tümör dokusu ile çevre yapılar arasındaki ilişkiyi ayrıntılı ortaya koymakta sınırlıdır ve karakterizasyon gücü zayıftır.

Manyetik rezonans görüntüleme ise yumuşak doku tümörlerinin değerlendirilmesinde altın standart olarak kabul edilmektedir. Çok düzlemli görüntüleme kapasitesi, yüksek yumuşak doku çözünürlüğü ve multiparametrik sekans imkânları tanı ve cerrahi planlama için vazgeçilmez bilgi sağlar. T1 ağırlıklı sekanslar yağ içeriğini ve anatomik referans hatlarını gösterir; T2 ağırlıklı sekanslar ödem, kistik dejenerasyon ve mikssoid komponentleri ortaya koyar; yağ baskılı sekanslar lipomatöz komponentin karakterini belirler; kontrast sonrası sekanslar canlı tümör dokusu ile nekroz alanlarını ayırt eder ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme yüksek sellülariteyi işaret eder.

Cerrahi planlama açısından manyetik rezonans; tümörün fasyal kompartman ilişkisi, majör nörovasküler yapılara mesafesi, kemik korteksle temas durumu, cilt penetrasyonu ve reaktif zona kadar tüm anatomik parametreleri gösterir. Bu bilgiler geniş rezeksiyon sınırlarının belirlenmesi, uzuv koruyucu cerrahi kararının verilmesi, rekonstrüksiyon planlaması ve gerektiğinde neoadjuvan radyoterapi endikasyonunun konması için kritiktir. Ayrıca postoperatif takipte rezidü ve rekürrens ayırımını da manyetik rezonans üstlenir. Bu nedenle ekstremite yerleşimli her şüpheli yumuşak doku kütlesinde kontrastlı manyetik rezonans standart tetkiktir.

Ameliyat Öncesi Tru-cut Biyopsi Hangi Durumlarda Zorunludur?

Yumuşak doku tümörü şüphesi taşıyan hastalarda biyopsi tedavi hattının belki de en kritik basamağıdır. Amaç; histopatolojik tanıyı koymak, tümörün grade değerlendirmesini yapmak, moleküler ve immünohistokimyasal analizler için yeterli doku elde etmek ve nihai cerrahi stratejiyi belirlemektir. Klinik ve radyolojik olarak sarkom ihtimali bulunan tüm lezyonlarda eksizyondan önce doku tanısı elde edilmelidir. Bu prensip özellikle beş santimetreden büyük, derin yerleşimli, ağrılı, hızlı büyüyen ve manyetik rezonansta heterojen kontrastlanan kitleler için mutlak zorunludur.

Yumuşak doku sarkomunda tercih edilen biyopsi tekniği görüntüleme kılavuzluğunda yapılan tru-cut kalın iğne biyopsisidir. Bu yöntem ince iğne aspirasyon sitolojisine kıyasla histolojik mimari koruyan, grade değerlendirmesine izin veren ve yeterli doku örneği sağlayan bir tekniktir. Biyopsi yolunun planlanması ise ayrı bir onkolojik disiplindir. İğne trasesi ilerideki definitif cerrahide çıkarılacak rezeksiyon alanı içinde kalacak biçimde belirlenmelidir. Çünkü biyopsi hattı sarkom hücrelerinin kontamine ettiği bir yol olarak kabul edilir ve nihai cerrahide iğne yolu blok halinde rezeksiyon sınırları içinde çıkarılır.

Yanlış planlanmış bir biyopsi hattı kompartman kontaminasyonuna yol açar, geniş rezeksiyonun tamamlanmasını güçleştirir, ekstra doku kaybına neden olur ve bazı durumlarda uzuv koruyucu cerrahi şansını ortadan kaldırır. Bu nedenle yumuşak doku sarkomu şüphesi taşıyan olguların biyopsisi mutlaka nihai cerrahiyi yapacak sarkom merkezinde ve tercihen aynı ekip tarafından yapılmalıdır. İnsizyonel biyopsi ise günümüzde büyük ölçüde tru-cut biyopsinin gerisinde kalmıştır ve yalnızca tanısal doku yetmezliği veya spesifik histolojik ayrım gereksinimlerinde tercih edilir. Eksizyonel biyopsi sadece küçük, yüzeyel ve klinik olarak açıkça benign görünen lezyonlarda kabul edilebilir.

Marjinal Eksizyon ile Geniş Eksizyon Arasındaki Fark Nedir?

Yumuşak doku tümörü cerrahisinde rezeksiyon tipleri onkolojik prensiplere göre dört ana kategoriye ayrılır. İntralezyoner eksizyon; tümör içinden geçilerek yapılan planlı olmayan cerrahidir, tanısal olmayan durumlarda kabul edilmez. Marjinal eksizyon; tümörün psödokapsülü boyunca yapılan çıkarımdır. Geniş eksizyon; tümörü çevreleyen sağlıklı doku manşonuyla birlikte, reaktif zonun ötesinden çıkarımdır. Radikal eksizyon ise tümörün bulunduğu kompartmanın tamamının çıkarılmasını ifade eder.

Marjinal eksizyon benign, sınırları net ve rekürrens riski düşük lezyonlar için uygundur. Klasik cilt altı lipom, yüzeyel schwannoma ve ganglion kisti gibi lezyonlarda marjinal planla yapılan cerrahi hem doku tasarrufu sağlar hem yeterli onkolojik güvence sunar. Geniş eksizyon ise sarkom tedavisinin temel taşıdır. Prensip; tümörün pseudokapsülünü hiçbir noktada açmadan, çevre sağlıklı dokudan en az bir santimetrelik manşonla, biyopsi hattı da dahil edilerek blok halinde çıkarmaktır. Kompartman bariyerleri olan fasya, periost, epinörium ve adventisya ise milimetrelik kalınlıklarına rağmen anatomik bariyer olarak kabul edilir ve tümör bunlara temas etse dahi bariyerin sağlam bırakılması güvenli sınır sayılabilir.

Geniş rezeksiyonun hedefi cerrahi patoloji raporunda mikroskobik olarak temiz sınır anlamına gelen R0 rezeksiyondur. R1 rezeksiyon mikroskobik pozitif marj, R2 rezeksiyon ise makroskobik rezidü demektir. Cerrahi sınırın pozitif kalması lokal rekürrens riskini üç ile beş kat artırır ve genel sağkalıma da olumsuz yansır. Bu nedenle geniş rezeksiyon planlaması preoperatif dönemde manyetik rezonans üzerinde ayrıntılı çizilir, nörovasküler yapılarla ilişki değerlendirilir ve gerekirse kompartman rezeksiyonu, kemik rezeksiyonu, damar rekonstrüksiyonu veya rotasyonel flep planlanır. Radikal rezeksiyon günümüzde nadiren tercih edilir; çünkü kompartman anatomisi tümüyle çıkarıldığında fonksiyon kaybı orantısız hale gelir ve modern adjuvan tedavilerle geniş rezeksiyon eşdeğer sonuç sağlayabilir.

Kas İçi Yerleşimli Derin Lipomlar Yüzeyel Lipomlardan Nasıl Ayrılır?

İntramusküler ve intermusküler yerleşimli derin lipomlar klinik olarak yüzeyel lipomlardan farklı bir profil gösterir. Fasya altında kalan bu lezyonlar palpasyonda tipik yumuşak lipom kıvamı sunmayabilir; sıklıkla daha sert, sabit ve derinlere doğru uzanan bir kütle olarak algılanır. Hastalar genellikle uzun süredir var olan, yavaş büyüyen, mekanik semptom oluşturan bir şişlikten yakınır. Boyut çoğu zaman yüzeyel muadillerinden büyüktür ve tanı anında beş ile on santimetre arasında çap sunabilir.

Derin lipomların en önemli tanısal sorunu iyi diferansiye liposarkom ve atipik lipomatöz tümör ile ayrımının güç olmasıdır. Bu lezyonlar histolojik olarak yakın komşuluk gösterir, radyolojik olarak da benzer yağ sinyali karakteri sunabilir. Manyetik rezonansta kalın septasyonların varlığı, dört milimetreden büyük noduler yumuşak doku komponenti, tümör hacminin dörtte birinden fazlasının yağ dışı doku içermesi, belirgin kontrastlanma alanları ve heterojen sinyal karakteri malignite lehine bulgulardır. Radyolojik olarak şüpheli tüm derin lipomatöz lezyonlarda tru-cut biyopsi endikasyonu doğar.

Cerrahi yaklaşımda; klasik derin lipom marjinal eksizyonla çıkarılabilirken, atipik lipomatöz tümör ve iyi diferansiye liposarkom geniş eksizyon prensibiyle tedavi edilmelidir. MDM2 gen amplifikasyonu tespiti moleküler patoloji açısından iyi diferansiye liposarkomun ayırıcı belirtecidir ve karar verme sürecinde kullanılabilir. Retroperitoneal yerleşimli benzer lezyonlar ise ekstremiteden farklı olarak daha agresif seyreder, sıklıkla dediferansiye liposarkoma dönüşür ve tekrarlayan lokal nüksler gösterir; bu grup ekstremite protokolünden farklı bir onkolojik yönetime gerek duyar.

Dev Hücreli Tendon Kılıfı Tümörü Neden Sık Nüks Eder?

Dev hücreli tendon kılıfı tümörü; sinovyal doku kaynaklı, lokal agresif seyredebilen, benign karakterde bir yumuşak doku lezyonudur. Fokal nodular tip ve difüz tip olmak üzere iki morfolojik varyanta ayrılır. Fokal tip; sıklıkla el ve ayak parmaklarında, tendon kılıfına komşu, sınırları belirgin nodüler bir kütle olarak karşımıza çıkar. Difüz tip ise büyük eklemlerde, diz başta olmak üzere, sinovyal membran boyunca yaygın olarak yerleşir ve pigmente villonoduler sinovit olarak da bilinir.

Rekürrens sıklığı bu tümör tipinin en önemli klinik özelliğidir. Fokal formda rekürrens oranı yüzde on ile yüzde yirmi arasında raporlanırken, difüz varyantta bu oran yüzde otuz ile yüzde elliye ulaşabilir. Nüksün başlıca nedeni; tümörün tendon kılıfı, ligament ve sinovyal doku içinde mikroskobik uzantılar yapması ve makroskobik olarak tam çıkarım izlenimi verse bile rezidü hücrelerin kalmasıdır. Anatomik olarak parmak, avuç içi ve büyük eklem çevresi gibi karmaşık kompartmanlarda cerrahi diseksiyonun sınırlı manevra alanı bu durumu daha da zorlaştırır.

Cerrahi tedavide temel prensip komple sinovektomi ile birlikte tümör dokusunun agresif marjinal eksize edilmesidir. Difüz formda anterior ve posterior sinovektomi kombinasyonu, artroskopik ve açık yaklaşımın birlikte uygulanması ve gerekirse iki oturumlu cerrahi tercih edilir. Ameliyat sonrası adjuvan tedavilerden radyoterapi ve son yıllarda CSF1R inhibitörleri gibi hedefe yönelik moleküler ajanlar rekürrens riskini azaltmak amacıyla değerlendirilmektedir. Postoperatif takipte manyetik rezonans altı ay ile bir yıl aralıklarla planlanır; erken tespit edilen rekürrenslerde yeniden cerrahi eksize başarılı sonuçlar sağlar.

Ameliyat Sırasında Damar-Sinir Yapılarına Yakın Tümörler Nasıl Çıkarılır?

Ekstremite yumuşak doku tümörlerinin önemli bir kısmı majör damar sinir paketlerine komşu ya da bu yapıları invaze eden konumda yerleşir. Popliteal fossa, aksilla, kubital fossa, femoral üçgen ve nörovasküler kanallar bu açıdan yüksek riskli bölgelerdir. Preoperatif planlamada manyetik rezonans anjiyografi, tümör ile damar arasındaki temas yüzeyini, invazyon derecesini ve kollateral dolaşımın durumunu ortaya koyar. Sinir invazyonu şüphesinde ise elektrofizyolojik değerlendirme fonksiyonel kayıp öngörüsü açısından bilgi verir.

Cerrahi teknikte damar sinir paketine yakın tümörlerde diseksiyon proksimal ve distal kontrol prensibiyle yürütülür. Öncelikle tümörün proksimalinden ve distalinden majör damar açığa çıkarılır, gerekirse dönme askıya alınır. Ardından tümör çevresindeki sağlıklı doku manşonu korunarak tümör kütlesine yaklaşılır. Damar duvarına milimetrik yakınlıkta ilerlerken adventisya bariyerinin sağlam kalması onkolojik güvenlik sağlar. Tümör damara doğrudan invaze ise etkilenen damar segmenti tümörle birlikte rezeke edilir ve otojen ven, sentetik greft veya spiral safen ven grefti ile rekonstrüksiyon uygulanır.

Sinir tutulumu daha delikat bir sorundur. Epinörium sağlamsa sinir tümörden künt olarak diseke edilir ve korunur. Epinörium invazyonunda ise etkilenen sinir segmenti rezeke edilir ve sural sinir grefti, medyal antebrakial kutanöz sinir grefti veya işlenmiş allogreftle onarım yapılır. Fonksiyonel değerlendirmede sinirin motor değeri düşükse ve rekonstrüksiyon şansı sınırlıysa tendon transferi, serbest kas flebi veya nöromusküler transfer alternatifleri devreye alınır. Tüm bu kararlar preoperatif dönemde onkolojik, damar ve rekonstrüktif cerrahi ekiplerinin ortak katılımıyla verilir. Sarkom merkezlerinde bu çok disiplinli yaklaşım uzuv koruyucu cerrahinin temelini oluşturur.

Yumuşak Doku Sarkomunda Uzuv Koruyucu Cerrahi Hangi Kriterlere Göre Karar Verilir?

Uzuv koruyucu cerrahi; modern sarkom yönetiminin standart hedefidir ve olguların yaklaşık yüzde doksan beşinde uygulanabilir. Amaç, onkolojik prensiplere uygun geniş rezeksiyonu tamamlamakla birlikte fonksiyonel bir ekstremiteyi korumaktır. Karar için değerlendirilen temel kriterler; tümörün nörovasküler paket invazyonu, kemik korteks invazyonu, cilt ve yumuşak doku örtüsünün durumu, hastanın yaşı ve komorbiditeleri ile hastanın fonksiyonel beklentisidir.

Uzuv koruyucu cerrahinin uygulanabilmesi için tümörün rezeksiyon sonrası ekstremitede fonksiyonel yükleme sağlayabilecek bir kompartmanın kalmış olması gerekir. Femoral arter ve siyatik sinir gibi majör damar sinir yapılarının tamamının rezeksiyonu gerektiğinde, rekonstrüksiyon şansı çok sınırlıysa ve fonksiyonel sonuç öngörüsü kötüyse amputasyon değerlendirilir. Ancak günümüzde damar rekonstrüksiyonu, sinir grefti, tendon transferi ve serbest doku flebi teknikleri ile bu senaryoların büyük kısmı uzuv koruma lehine çevrilebilmektedir.

Cilt ve yumuşak doku örtüsü açısından geniş rezeksiyon sonrası açık kalan alan lokal fasyokutanöz flep, rotasyonel kas flebi, gastroknemius flebi, latissimus dorsi flebi ya da mikroşirurjik serbest fleplerle kapatılır. Femur ve tibia gibi kemik korteksinin küçük bir bölümünü tutan tümörlerde kortikal blok rezeksiyonla kemik korunabilir; daha geniş kemik invazyonlarında ise segmenter rezeksiyon ve tumör protezi kombinasyonu uygulanır. Radyoterapi öncesi neoadjuvan yaklaşım tümör boyutunu küçültüp cerrahi sınırları güvenli hale getirebilir. Amputasyon; sadece rekonstrüksiyonun olanaksız olduğu, nörovasküler yapıların tamamının invaze olduğu, cilt örtüsünün bulunmadığı ve fonksiyonel öngörünün kötü olduğu seçilmiş olgularda tercih edilir.

Cerrahi Sınır Pozitif Çıktığında Ek Rezeksiyon mu Radyoterapi mi Tercih Edilir?

Yumuşak doku sarkomu cerrahisinden sonra patoloji raporunda mikroskobik pozitif sınır saptanması klinik pratikte karşılaşılan zorlu bir durumdur. R1 rezeksiyon; makroskobik olarak temiz görünen ancak mikroskobik düzeyde tümör hücrelerinin cerrahi sınıra ulaştığı durumu ifade eder ve lokal rekürrens riskini belirgin biçimde artırır. Bu senaryoda tedavi kararı; kalan tümör yükü, tümör grade, biyopsi hattı durumu, önceden verilen radyoterapi öyküsü ve yeniden rezeksiyonun teknik olarak yapılabilir olması gibi çok sayıda parametreye bağlıdır.

Genel ilke; teknik olarak mümkünse yeniden rezeksiyon yaparak temiz sınıra ulaşmaktır. Reeksizyon fonksiyonel kayıp yaratmayacaksa, kompartman anatomisi ek diseksiyona izin veriyorsa ve pozitif sınır bariyer dışı yumuşak dokuya doğruysa ilk tercih ek cerrahidir. Bu yaklaşım özellikle yüksek grade tümörlerde ve genç hastalarda öncelik kazanır. Yeniden yapılan cerrahide skar dokusu, insizyon hattı ve önceki rezeksiyon yatağı bir arada blok halinde çıkarılır.

Reeksizyonun fonksiyonel maliyeti yüksekse, damar sinir paketi ya da kritik anatomik bariyer nedeniyle temiz sınır sağlanamayacaksa veya pozitif sınır sağlam fasya bariyerine karşı ise adjuvan radyoterapi tercih edilir. Postoperatif radyoterapi elli ile altmış altı Gray total dozla, çevre dokuya en az zarar verecek şekilde planlanır ve lokal kontrol oranlarını önemli ölçüde iyileştirir. Yüksek grade tümörlerde sistemik kemoterapi de bu karar sürecinde masaya yatırılır ve multidisipliner sarkom konseyinin nihai değerlendirmesi ile plan bireyselleştirilir. Neoadjuvan radyoterapi almış olgularda ek postoperatif dozun toksisite riski yükseldiğinden bu senaryoda karar daha da özenli verilir.

Çıkarılan Kitlenin Patoloji Sonucu Malign Gelirse Tedavi Süreci Nasıl İlerler?

Klinik ve radyolojik olarak benign düşünülen ancak eksizyonel biyopsi sonrasında malign gelen yumuşak doku lezyonları planlı olmayan cerrahi olarak adlandırılır ve sarkom literatüründe önemli bir sorundur. Bu durumda süreç zaman kaybetmeden ortopedik onkoloji ve sarkom merkezine yönlendirmeyi, restaging incelemeleri ve reeksizyon planlamasını içerir. İlk adım hastanın tam onkolojik değerlendirmesidir; toraks bilgisayarlı tomografi, kontrastlı manyetik rezonans, patoloji preparatlarının uzman kas iskelet patoloğu tarafından revizyonu ve moleküler analiz sırayla tamamlanır.

Restaging manyetik rezonansı önceki cerrahi yatağı, rezidüel yumuşak doku, hematom, seroma ve olası mikroskobik tümör dağılımı hakkında bilgi verir. Toraks bilgisayarlı tomografi yumuşak doku sarkomunda başlıca metastaz hedefi olan akciğer parankimini değerlendirmek için standart tetkiktir; sinovyal sarkom, epitelioid sarkom ve angiosarkom gibi alt tiplerde lenf nodu tutulumu araştırılır. Yüksek grade veya derin yerleşimli olgularda PET bilgisayarlı tomografi ek stagingde kullanılır. Patoloji revizyonu histolojik alt tip, grade ve moleküler belirteçler açısından ek veri sağlar.

Tedavi planı stagelere göre şekillenir. Erken evrede reeksizyon ve adjuvan radyoterapi standart yaklaşımdır. Lokal ileri hastalıkta neoadjuvan radyoterapi ya da doksorubisin ve ifosfamid tabanlı kemoterapi ile downstaging sağlanmaya çalışılır. İzole akciğer metastazlarında metastazektomi, uygun olgularda sağkalıma katkı sağlar. Trabectedin, pazopanib ve moleküler alt tipe özgü hedefe yönelik ajanlar ileri evre hastalıkta seçenekleri genişletmektedir. Tüm süreç sarkom konseyinde tartışılır; hastaya kişiselleştirilmiş, kanıta dayalı ve multidisipliner bir tedavi haritası sunulur.

Ekstremite Fonksiyonu Geniş Rezeksiyon Sonrasında Nasıl Korunur?

Geniş rezeksiyon sonrasında ortaya çıkan doku defektinin doldurulması ve ekstremite fonksiyonunun korunması ortopedik onkolojinin en yaratıcı çalışma alanlarından biridir. Rekonstrüktif planlama; defektin lokalizasyonu, hacmi, cilt örtüsü ihtiyacı, kemik ve eklem tutulumu, sinir ve damar defekti ile hastanın fonksiyonel talebi göz önüne alınarak yapılır. Amaç yalnızca kapatma değil, yükleme, kavrama, yürüme, koşma gibi işlevlerin geri kazandırılmasıdır.

Yumuşak doku rekonstrüksiyonunda basit primer kapama küçük defektlerde yeterli olurken; büyük defektlerde rotasyonel flep, transpoze flep, pediküllü kas flebi ve mikroşirurjik serbest flep seçenekleri kullanılır. Uyluk defektlerinde vastus lateralis flebi, diz çevresinde medial gastroknemius flebi, ayak bileği ve ayakta sural flep ya da serbest anterolateral uyluk flebi, üst ekstremitede latissimus dorsi ve radial önkol flebi sıklıkla tercih edilen seçeneklerdir. Damar rekonstrüksiyonu için otojen ven grefti, işlenmiş allogreft veya sentetik protez damar; sinir rekonstrüksiyonu için sural sinir grefti ve prosessed allogreftler kullanılır.

Kemik rezeksiyonu gereken olgularda modüler tumör protezleri, allogreft protez kompozitleri ve büyüyen çocuk hastalarda ekspandabl protezler ekstremite uzunluğu ve fonksiyonu koruma açısından değerli seçeneklerdir. Motor sinir kaybının rekonstrüksiyonu mümkün olmadığında tendon transferi ile fonksiyonel kompanzasyon sağlanır. Postoperatif rehabilitasyon; erken dönem ödem ve yara bakımı, hareket açıklığı egzersizleri, kademeli yükleme, kas güçlendirme ve fonksiyonel motor eğitimden oluşan aşamalı bir programdır. Fizyoterapistlerin, protez uzmanlarının ve iş uğraşı terapistlerinin katıldığı çok disiplinli bir rehabilitasyon fonksiyonel sonucu belirleyen kritik unsurdur.

Yumuşak Doku Tümörü Ameliyatından Sonra Takip Sıklığı ve Görüntüleme Protokolü Nasıldır?

Yumuşak doku tümörü cerrahisinden sonra takip; hem lokal rekürrensin hem de uzak metastazın erken saptanmasını hedefleyen sistematik bir programdır. Benign lezyonlarda takip genellikle klinik muayene ve gerektiğinde manyetik rezonans ile yürütülür; nadiren rekürrens gösteren lipom, ganglion ve fibrom benzeri lezyonlarda semptom bazlı takip yeterli olabilir. Ancak dev hücreli tendon kılıfı tümörü, difüz pigmente villonoduler sinovit ve derin lipomatöz lezyonlar gibi rekürrens potansiyeli taşıyan benign varyantlarda periyodik manyetik rezonans takibi standarttır.

Yumuşak doku sarkomunda takip protokolü uluslararası rehberler doğrultusunda yapılandırılmıştır. Yüksek grade tümörlerde ilk iki üç yıl boyunca üç ayda bir; sonraki iki yılda altı ayda bir ve beşinci yıldan sonra yıllık kontrol standart aralıktır. Her kontrolde ayrıntılı fizik muayene, rezeksiyon yatağı değerlendirmesi, cerrahi bölgeye yönelik kontrastlı manyetik rezonans ve toraks bilgisayarlı tomografi ile akciğer taraması yapılır. Düşük grade tümörlerde takip aralıkları biraz daha geniş tutulabilir, ancak toplam beş yıl boyunca sistematik kontrol önerilir.

Uzun dönem takipte lokal rekürrens riski ilk iki üç yılda en yüksektir; ancak sinovyal sarkom, alveolar yumuşak doku sarkomu ve iyi diferansiye liposarkom gibi bazı alt tiplerde geç rekürrens yıllar sonrasında dahi görülebilir. Bu nedenle takip beş yılın ötesine, on yıla ve seçilmiş olgularda ömür boyu uzatılabilir. Akciğer metastazı yumuşak doku sarkomlarında en sık uzak metastaz alanıdır ve erken saptanan izole nodüller metastazektomi ile küratif tedavi şansı verir. Hasta eğitimi; olası semptomların tanınması, kontrol randevularına düzenli katılım ve genel onkolojik izlem bilinci açısından takip sürecinin ayrılmaz parçasıdır. Ortopedi ve Travmatoloji kliniği yumuşak doku tümörü ameliyatı geçirmiş her hastaya sarkom protokolüne uygun, bireyselleştirilmiş ve uzun soluklu bir izlem programı sunmayı ilke edinmiştir.

Kaynakça

  1. National Cancer Institute (NCI) — Yetişkin yumuşak doku sarkomu tedavisicancer.gov/types/soft-tissue-sarcoma/patient/adult-soft-tissue-treatment-pdq
  2. National Comprehensive Cancer Network / StatPearls, NCBI Bookshelf — Yumuşak doku sarkomu genel bakışncbi.nlm.nih.gov/books/NBK551636
  3. National Institute for Health and Care Excellence (NICE) — Sarkom tanı ve yönetim rehberinice.org.uk/guidance/ng263

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Ortopedi ve Travmatoloji Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.