Acil Servis

Hiponatremi Durumu

Koru Hastanesi olarak hiponatremi tedavisinde sodyum düzeltme hızını dikkatle ayarlıyor, altta yatan nedenleri belirleyerek uygun tedavi protokolünü uzman ekibimizle sağlıyoruz.

Hiponatremi, serum sodyum düzeyinin 135 mEq/L'nin altına düşmesi olarak tanımlanan ve klinik pratikte en sık karşılaşılan elektrolit bozukluğudur. Sodyum, hücre dışı sıvının temel katyonu olarak ozmotik dengenin sürdürülmesinde kritik bir rol üstlenmektedir. Serum sodyum konsantrasyonundaki düşüş, hücre içi ve hücre dışı kompartmanlar arasındaki ozmotik gradiyenti bozarak hücresel ödeme ve buna bağlı ciddi nörolojik komplikasyonlara yol açabilmektedir. Özellikle acil servis başvurularında hiponatremi, altta yatan patolojinin bir göstergesi olarak değerlendirilmeli ve sistematik bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

Epidemiyolojik veriler incelendiğinde, hastaneye yatan hastaların yaklaşık %15-30'unda hafif düzeyde hiponatremi saptandığı görülmektedir. Yoğun bakım ünitelerinde bu oran %40'lara kadar yükselebilmektedir. İleri yaş, kadın cinsiyet, kronik hastalıklar ve çoklu ilaç kullanımı hiponatremi gelişimi için önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır. Mortalite oranları, hiponatreminin şiddeti ve gelişme hızı ile doğru orantılı olarak artış göstermektedir.

Hiponatreminin Patofizyolojisi ve Sınıflandırması

Hiponatreminin patofizyolojisini anlamak için sodyum-su dengesinin temel mekanizmalarını kavramak gerekmektedir. Arginin vazopressin (AVP), böbreklerde toplayıcı kanallarda akuaporin-2 kanallarının ekspresyonunu artırarak su geri emilimini düzenleyen ana hormondur. Hiponatremi, genellikle AVP sekresyonunun uygunsuz artışı, aşırı su alımı veya sodyum kaybının artması sonucunda gelişmektedir.

Hiponatremi, serum ozmolalitesine göre üç ana kategoride sınıflandırılmaktadır:

  • Hipotonik hiponatremi: Serum ozmolalitesi 280 mOsm/kg'ın altındadır ve gerçek hiponatremiyi temsil etmektedir. Klinik pratikte en sık karşılaşılan formdur.
  • İzotonik hiponatremi (psödohiponatremi): Serum ozmolalitesi normal aralıktadır. Hiperlipidemi ve hiperproteinemi durumlarında laboratuvar artefaktı olarak ortaya çıkabilmektedir.
  • Hipertonik hiponatremi: Serum ozmolalitesi yüksektir. Hiperglisemi veya mannitol infüzyonu gibi durumlarda ozmotik aktif maddelerin hücre dışı alana su çekmesi sonucunda gelişmektedir.

Hipotonik hiponatremi, volüm durumuna göre de alt gruplara ayrılmaktadır. Hipovolemik hiponatremi, renal veya ekstrarenal sodyum kayıpları ile karakterizedir. Övolemik hiponatremi, uygunsuz antidiüretik hormon sendromu (SIADH), hipotiroidizm ve adrenal yetmezlik gibi durumlarda görülmektedir. Hipervolemik hiponatremi ise konjestif kalp yetmezliği, karaciğer sirozu ve nefrotik sendrom gibi ödem yapan patolojilerde ortaya çıkmaktadır.

Hiponatreminin Etiyolojisi

Hiponatreminin etiyolojik değerlendirmesi, altta yatan nedenlerin belirlenmesi ve tedavi stratejisinin planlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Etiyolojik faktörler geniş bir yelpazede yer almakta olup sistematik bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

Renal Sodyum Kayıpları

Böbrek kaynaklı sodyum kayıpları arasında tiazid grubu diüretikler özellikle ön plana çıkmaktadır. Tiazid diüretikleri, distal tübülde sodyum geri emilimini inhibe ederek hiponatremiye neden olabilmektedir. Mineralokortikoid eksikliği, tuz kaybettiren nefropatiler, serebral tuz kaybı sendromu ve ozmotik diürez de renal sodyum kaybının diğer önemli nedenleri arasında sayılmaktadır. Özellikle yaşlı hastalarda tiazid kullanımına bağlı hiponatremi sıklığı dikkat çekici boyutlardadır ve bu hasta grubunda ilaç öyküsünün ayrıntılı sorgulanması büyük önem taşımaktadır.

Ekstrarenal Sodyum Kayıpları

Gastrointestinal kayıplar, hiponatreminin sık görülen ekstrarenal nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Şiddetli kusma, uzun süreli ishal, nazogastrik aspirasyon ve fistül drenajları ciddi sodyum kayıplarına yol açabilmektedir. Yanık, pankreatit ve peritonit gibi üçüncü boşluk kayıpları da ekstrarenal sodyum kaybının önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Yoğun terleme ile birlikte hipotonik sıvı replasmanı yapılması durumunda da hiponatremi gelişebilmektedir.

Dilüsyonel Hiponatremi

Aşırı su alımı, özellikle psikojenik polidipsi vakalarında hiponatremiye neden olabilmektedir. Böbreklerin su atım kapasitesi normalde günde 20 litreyi aşabilmekle birlikte, bu kapasitenin üzerinde su alımı veya böbrek dilüsyon kapasitesinin azaldığı durumlarda dilüsyonel hiponatremi gelişmektedir. İntravenöz hipotonik sıvı uygulaması, transüretral prostat rezeksiyonu sırasında irrigasyon sıvısı emilimi ve maraton koşucularında aşırı su tüketimi de bu kategoride değerlendirilmektedir.

Klinik Bulgular ve Semptomatoloji

Hiponatreminin klinik prezentasyonu, serum sodyum düzeyinin düşme hızı ve derecesi ile doğrudan ilişkilidir. Akut hiponatremi (48 saat içinde gelişen), kronik hiponatremiye kıyasla çok daha dramatik nörolojik tablolara yol açabilmektedir. Bu durum, beyin hücrelerinin kronik süreçte adaptasyon mekanizmalarını devreye sokabilmesi ile açıklanmaktadır.

Hafif hiponatremide (130-134 mEq/L) hastalar genellikle asemptomatik olmakla birlikte, dikkat ve yürüme bozuklukları, düşme riskinde artış ve kemik mineral yoğunluğunda azalma gibi subklinik bulgular saptanabilmektedir. Bu düzeydeki hiponatreminin bile özellikle yaşlı hastalarda mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğu çalışmalarla gösterilmiştir.

Orta düzeyde hiponatremide (125-129 mEq/L) bulantı, kusma, başağrısı, halsizlik, kas krampları ve konfüzyon gibi semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Bu semptomlar, beyin ödeminin erken belirtileri olarak değerlendirilmeli ve hastanın yakın monitörizasyonu sağlanmalıdır.

Ağır hiponatremide (125 mEq/L altı) konvülziyonlar, stupor, koma ve solunum arresti gibi yaşamı tehdit eden nörolojik komplikasyonlar gelişebilmektedir. Beyin herniasyonu riski nedeniyle acil müdahale gerektiren bu durumlarda hızlı tanı ve tedavi hayat kurtarıcıdır. Özellikle premenopozal kadınlarda beyin ödemine karşı duyarlılığın artmış olduğu ve daha düşük sodyum düzeylerinde bile ciddi nörolojik komplikasyonların gelişebildiği bilinmektedir.

Tanısal Yaklaşım ve Laboratuvar Değerlendirmesi

Hiponatremi tanısında sistematik bir laboratuvar değerlendirmesi uygulanmalıdır. İlk adım olarak serum ozmolalitesi ölçülmeli ve hipotonik hiponatremi doğrulanmalıdır. Serum ozmolalitesinin 280 mOsm/kg'ın altında olması gerçek hiponatremiyi teyit etmektedir.

İdrar ozmolalitesi ve idrar sodyum konsantrasyonu, ayırıcı tanıda kritik öneme sahip parametrelerdir. İdrar ozmolalitesinin 100 mOsm/kg'ın altında olması, primer polidipsi veya düşük solüt alımını düşündürmektedir. İdrar ozmolalitesinin 100 mOsm/kg'ın üzerinde olması ise AVP etkisinin devam ettiğini göstermektedir. İdrar sodyum konsantrasyonunun 30 mEq/L'nin altında olması ekstrarenal kayıpları veya efektif dolaşım hacminin azaldığı durumları, 30 mEq/L'nin üzerinde olması ise renal kayıpları veya SIADH'yi düşündürmektedir.

Ek laboratuvar tetkikleri arasında tiroid fonksiyon testleri, serum kortizol düzeyi, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, kan şekeri, serum lipid profili ve plazma proteinleri yer almaktadır. Gerektiğinde plazma AVP düzeyi veya kopeptin ölçümü de tanıya katkı sağlayabilmektedir. Klinik değerlendirmede hastanın volüm durumunun fizik muayene ile belirlenmesi, ödem varlığının değerlendirilmesi ve ilaç öyküsünün ayrıntılı sorgulanması tanısal sürecin vazgeçilmez bileşenleridir.

SIADH ve Ayırıcı Tanısı

Uygunsuz antidiüretik hormon salınımı sendromu (SIADH), övolemik hiponatreminin en sık nedenidir ve acil servis pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. SIADH tanısı, Bartter ve Schwartz kriterleri kullanılarak konulmaktadır. Bu kriterlere göre hipotonik hiponatremi, idrar ozmolalitesinin 100 mOsm/kg'ın üzerinde olması, klinik övolemi, idrar sodyumunun 30 mEq/L'nin üzerinde olması, tiroid ve adrenal fonksiyonların normal olması ve diüretik kullanımının bulunmaması gerekmektedir.

SIADH'nin etiyolojisinde santral sinir sistemi patolojileri (menenjit, ensefalit, subaraknoid kanama, tümörler), pulmoner hastalıklar (pnömoni, tüberküloz, küçük hücreli akciğer karsinomu), çeşitli ilaçlar (SSRI'ler, karbamazepin, siklofosfamid, vincristin) ve cerrahi girişimler önemli nedenler arasında yer almaktadır. Paraneoplastik SIADH özellikle küçük hücreli akciğer kanserinde sık görülmekte ve ektopik AVP üretimi ile karakterize olmaktadır.

SIADH'nin ayırıcı tanısında serebral tuz kaybı sendromu özellikle dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Her iki durumda da hiponatremi ve yüksek idrar sodyumu bulunmakla birlikte, serebral tuz kaybı sendromunda hipovolemi mevcuttur. Bu ayrım, tedavi yaklaşımının tamamen farklı olması nedeniyle kritik öneme sahiptir; SIADH'de sıvı kısıtlaması uygulanırken, serebral tuz kaybı sendromunda izotonik salin replasmanı gerekmektedir.

Acil Tedavi Yaklaşımı

Hiponatreminin acil tedavisi, semptomların ciddiyeti, gelişme hızı ve altta yatan nedene göre bireyselleştirilmelidir. Tedavinin temel prensibi, beyin ödemini azaltmak için serum sodyum düzeyini güvenli bir şekilde yükseltirken, aşırı hızlı düzeltmenin neden olabileceği ozmotik demiyelinizasyon sendromundan kaçınmaktır.

Ağır Semptomatik Hiponatremi

Konvülziyon, derin stupor veya koma ile prezente olan ağır semptomatik hiponatremide hipertonik salin (%3 NaCl) infüzyonu endikedir. Başlangıç tedavisi olarak 100-150 mL %3 NaCl'ın 10-20 dakikada intravenöz infüzyonu önerilmektedir. Bu bolus uygulama, semptomlar düzelene kadar veya toplam 5 mEq/L artış sağlanana kadar 10 dakika arayla tekrarlanabilmektedir. Hedef, ilk 1-2 saat içinde serum sodyum düzeyinin 4-6 mEq/L yükseltilmesidir. Bu düzeyde bir artış genellikle beyin ödemini hafifletmek ve yaşamı tehdit eden semptomları kontrol altına almak için yeterli olmaktadır.

Düzeltme Hızı Sınırlamaları

Ozmotik demiyelinizasyon sendromu riskini minimize etmek için ilk 24 saatte sodyum düzeltmesi 10 mEq/L'yi, ilk 48 saatte ise 18 mEq/L'yi aşmamalıdır. Yüksek risk grubundaki hastalarda (kronik alkolizm, malnütrisyon, hipokalemi, karaciğer hastalığı, serum sodyum düzeyi 105 mEq/L altı) bu sınırlar daha da düşük tutulmalı; ilk 24 saatte maksimum 8 mEq/L düzeltme hedeflenmelidir. Serum sodyum düzeyi 2-4 saat aralıklarla kontrol edilmeli ve tedavi buna göre titre edilmelidir.

Kronik Hiponatremi Tedavisi

Kronik ve asemptomatik veya hafif semptomatik hiponatremide tedavi yaklaşımı, altta yatan nedene yönelik olmalıdır. Sıvı kısıtlaması, SIADH ve hipervolemik hiponatremide ilk basamak tedavi olarak uygulanmaktadır. Günlük sıvı alımının 800-1000 mL ile sınırlandırılması önerilmektedir. Ancak sıvı kısıtlamasına uyum hastalar için genellikle güçtür ve etkinliği sınırlı olabilmektedir.

Hipovolemik hiponatremide izotonik salin (%0.9 NaCl) infüzyonu ile hem hacim replasmanı hem de sodyum düzeltmesi sağlanmaktadır. Volüm replasmanı yapıldığında AVP sekresyonu baskılanmakta ve böbreklerin su atım kapasitesi artmaktadır. Bu durumda sodyum düzeyinin aşırı hızlı yükselmesine karşı dikkatli olunmalı ve sık aralıklarla laboratuvar takibi yapılmalıdır.

Vaptan grubu ilaçlar (tolvaptan, konivaptan), V2 reseptör antagonistleri olarak özellikle SIADH ve hipervolemik hiponatremide kullanılabilmektedir. Tolvaptan, oral yoldan uygulanmakta ve serbest su klirensi artırarak serum sodyum düzeyini yükseltmektedir. Ancak bu ilaçların kullanımı sırasında aşırı düzeltme riski bulunmaktadır ve hastanın hastane ortamında yakın takip altında olması gerekmektedir. Karaciğer toksisitesi riski nedeniyle 30 günü aşan kullanımdan kaçınılmalıdır.

Diüretik ilişkili hiponatremide sorumlu ilacın kesilmesi veya değiştirilmesi tedavinin temelini oluşturmaktadır. Hipotiroidizm veya adrenal yetmezlik ilişkili hiponatremide ise hormon replasman tedavisi ile sodyum düzeyleri genellikle hızla normalleşmektedir.

Ozmotik Demiyelinizasyon Sendromu

Ozmotik demiyelinizasyon sendromu (ODS), hiponatreminin aşırı hızlı düzeltilmesi sonucunda gelişen ve potansiyel olarak yıkıcı bir nörolojik komplikasyondur. Eskiden santral pontin miyelinoliz olarak adlandırılan bu durum, ponsta ve ekstrapontin bölgelerde demiyelinizasyon ile karakterizedir. Klinik bulgular genellikle sodyum düzeltmesinden 2-6 gün sonra ortaya çıkmakta ve dizartri, disfaji, kuadriparezi, bilinç değişiklikleri ve ciddi vakalarda "locked-in" sendromu şeklinde kendini gösterebilmektedir.

ODS'nin patogenezinde, kronik hiponatremiye adapte olmuş beyin hücrelerinin ani ozmotik strese maruz kalması rol oynamaktadır. Kronik hiponatremide beyin hücreleri, organik ozmolitleri (miyoinozitol, taurin, glutamat) kaybederek hücre hacmini korumaya çalışmaktadır. Sodyum düzeyinin hızla yükseltilmesi durumunda, bu ozmolitlerin geri kazanımı yavaş kaldığından hücresel dehidratasyon ve miyelin hasarı gelişmektedir.

Aşırı düzeltme saptandığında acil müdahale uygulanmalıdır. Hedef sodyum düzeyini aşan düzeltmelerde %5 dekstroz infüzyonu başlanmalı ve gerektiğinde desmopressin (1-2 mcg intravenöz, 6-8 saat arayla) uygulanarak sodyum düzeyinin geri çekilmesi sağlanmalıdır. Bu geri düzeltme stratejisinin ODS gelişme riskini azalttığı klinik çalışmalarla gösterilmiştir.

Özel Hasta Gruplarında Hiponatremi

Geriatrik hastalarda hiponatremi prevalansı genel popülasyona kıyasla belirgin şekilde yüksektir. İleri yaşta böbrek konsantrasyon ve dilüsyon kapasitesinin azalması, susama mekanizmasının bozulması, çoklu ilaç kullanımı ve eşlik eden kronik hastalıklar bu yüksek prevalansın başlıca nedenleridir. Yaşlı hastalarda hafif hiponatremi bile kognitif fonksiyonlarda bozulma, yürüme instabilitesi, düşme ve kırık riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle geriatrik popülasyonda sodyum düzeylerinin yakın takibi ve etiyolojik faktörlerin sistematik değerlendirilmesi önem taşımaktadır.

Cerrahi hastalarda postoperatif hiponatremi, özellikle hipotonik sıvı uygulaması ve cerrahi strese bağlı AVP sekresyonu artışı ile ilişkilidir. Transüretral prostat rezeksiyonu sonrası gelişen TUR sendromu, irrigasyon sıvısı emilimine bağlı dilüsyonel hiponatreminin klasik bir örneğidir. Postoperatif dönemde izotonik sıvı kullanımı ve elektrolit takibi ile bu komplikasyonun önlenmesi mümkündür.

Psikiyatrik hastalarda psikojenik polidipsi, günlük 10-15 litreyi aşan su alımı ile karakterize olup ciddi hiponatremiye neden olabilmektedir. Şizofreni hastalarının yaklaşık %20'sinde polidipsi görülmekte ve bu hastaların bir kısmında hayatı tehdit eden hiponatremi gelişebilmektedir. Tedavide su kısıtlaması ve altta yatan psikiyatrik durumun yönetimi birlikte planlanmalıdır.

Onkolojik hastalarda paraneoplastik SIADH, özellikle küçük hücreli akciğer kanserinde sık rastlanan bir komplikasyondur. Kemoterapötik ajanlar da hiponatremiye neden olabilmektedir; siklofosfamid ve vincristin bu ajanların başında gelmektedir. Onkolojik hastada hiponatremi saptandığında hem paraneoplastik sürecin hem de tedaviye bağlı etkilerin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Prognoz ve Komplikasyonlar

Hiponatreminin prognozu, altta yatan etkene, şiddetine, gelişme hızına ve tedavinin zamanlamasına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Hafif ve kronik hiponatremide prognoz genellikle iyi olmakla birlikte, tedavi edilmemiş hiponatreminin bile uzun vadede olumsuz sonuçlarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik hiponatreminin osteoporoz gelişimine katkıda bulunduğu, düşme ve kırık riskini artırdığı ve genel mortaliteyi yükselttiği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir.

Ağır akut hiponatremide tedavisiz mortalite oranı oldukça yüksektir. Beyin herniasyonu gelişen hastalarda mortalite %50'yi aşabilmektedir. Ancak zamanında ve uygun hipertonik salin tedavisi ile bu oran belirgin şekilde azaltılabilmektedir. Tedavi sonrasında nörolojik sekel oranı, müdahalenin zamanlaması ile yakından ilişkilidir.

Ozmotik demiyelinizasyon sendromu gelişen hastalarda prognoz değişkendir. Hafif vakalarda tam iyileşme mümkün olmakla birlikte, ağır vakalarda kalıcı nörolojik defisitler gelişebilmektedir. Güncel verilere göre, ODS geliştikten sonra bile yoğun destek tedavisi ile hastaların önemli bir kısmında fonksiyonel iyileşme sağlanabilmektedir. Erken tanı ve agresif geri düzeltme stratejileri, ODS'nin şiddetini azaltmada etkili olabilmektedir.

Önleme Stratejileri ve İzlem

Hiponatreminin önlenmesi, risk altındaki hastaların tanımlanması ve uygun izlem stratejilerinin uygulanması ile mümkündür. Tiazid diüretik başlanan hastalarda tedavinin ilk 1-2 haftasında serum sodyum kontrolü yapılması önerilmektedir. Daha önce hiponatremi öyküsü olan hastalarda diüretik seçiminde dikkatli olunmalı ve mümkünse alternatif ajanlar tercih edilmelidir.

Hastane ortamında intravenöz sıvı tedavisi alan hastalarda, sıvı tipinin ve miktarının dikkatli seçilmesi hiponatremi riskini azaltmaktadır. Hipotonik sıvıların gereksiz kullanımından kaçınılmalı ve postoperatif dönemde izotonik sıvılar tercih edilmelidir. Elektrolit takibinin düzenli aralıklarla yapılması ve anormal değerlerin erken dönemde tespit edilmesi, ciddi hiponatreminin önlenmesinde kritik öneme sahiptir.

Kronik hiponatremisi olan hastaların ayaktan izleminde, sodyum düzeylerinin düzenli kontrolü, ilaç uyumunun değerlendirilmesi ve beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sıvı kısıtlaması uygulanan hastalarda uyumun değerlendirilmesi ve gerektiğinde diyet sodyum takviyesinin planlanması tedavi başarısını artırmaktadır. Hastane taburculuk sonrası ilk hafta içinde elektrolit kontrolü yapılması ve bulguların değerlendirilmesi, rekürrens riskinin azaltılmasında önemli bir adımdır.

Multidisipliner yaklaşım, hiponatremi yönetiminde optimal sonuçların elde edilmesi için gereklidir. Nefroloji, endokrinoloji, nöroloji ve yoğun bakım ekiplerinin işbirliği, karmaşık vakaların yönetiminde büyük önem taşımaktadır. Klinik protokollerin ve tedavi algoritmalarının kurum düzeyinde standardize edilmesi, tedavi kalitesinin artırılmasına ve komplikasyon oranlarının azaltılmasına katkı sağlamaktadır.

Hiponatremi Yönetiminde Güncel Gelişmeler

Hiponatremi alanındaki araştırmalar, tanı ve tedavide yeni yaklaşımların geliştirilmesine yönelik olarak devam etmektedir. Kopeptin ölçümü, AVP düzeyinin dolaylı bir göstergesi olarak tanısal algoritmada giderek artan bir yer edinmektedir. Kopeptinin, klasik AVP ölçümüne kıyasla daha stabil ve güvenilir bir biyobelirteç olması, klinik kullanımını yaygınlaştırmaktadır. Özellikle SIADH ile serebral tuz kaybı sendromu ayrımında kopeptin düzeylerinin yardımcı olabileceği bildirilmektedir.

Vaptan grubu ilaçların klinik kullanımı konusundaki deneyim artmakta ve bu ajanların güvenlik profili daha iyi tanımlanmaktadır. Tolvaptanın SIADH tedavisindeki etkinliği randomize kontrollü çalışmalarla doğrulanmış olmakla birlikte, maliyet etkinliği ve uzun vadeli güvenliği konusundaki veriler henüz sınırlıdır. Yeni nesil vaptan analoglarının geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürmektedir.

Salin infüzyon yanıtının öngörülmesinde matematiksel modellerin kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Adrogué-Madias formülü, infüze edilecek sıvının serum sodyum düzeyi üzerindeki etkisini tahmin etmek için kullanılmakta, ancak klinik pratikte gerçek yanıtın hesaplanan değerden sapabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle sık aralıklarla sodyum kontrolü yapılması ve tedavinin buna göre ayarlanması esastır.

Koru Hastanesi Acil Servis bölümünde uzman hekimlerimiz, hiponatremi ve diğer elektrolit bozukluklarının tanı ve tedavisinde güncel kılavuzları takip ederek, her hastaya bireyselleştirilmiş ve kanıta dayalı tedavi protokolleri uygulamaktadır. Multidisipliner ekip yaklaşımı ve ileri laboratuvar olanaklarımız ile hiponatreminin erken tanısı, güvenli düzeltilmesi ve komplikasyonların önlenmesi sağlanmaktadır.

Uzman Hekimlerimizle Tanışın

Sağlığınız için hemen randevu alın veya bizi arayın.

WhatsApp Online Randevu