Halk arasında "mide bakterisi" olarak bilinen Helicobacter pylori (kısaca H. pylori), midenin asit dolu sert ortamına uyum sağlayabilen, oraya yerleşip yıllarca hatta on yıllarca sessizce yaşayabilen, virgül-spiral şeklinde bir bakteridir. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısının midesinde bulunan bu mikroorganizma, en yaygın insan enfeksiyonlarından biri olarak kabul edilir. Ülkemizde de erişkinlerin yaklaşık %70-80'inde bu bakteri saptanmaktadır; yani çoğu insan farkında olmadan midesinde bu bakteriyi taşımaktadır. Bakteri normalde başka hiçbir bakterinin yaşayamadığı asit ortamda, ürettiği özel enzimler (üreaz) sayesinde kendi çevresinde nötr bir bölge oluşturarak hayatta kalır ve mide iç yüzeyini koruyan mukus tabakasının altına yerleşir. Çoğu zaman herhangi bir belirti vermeden yaşar, kişi varlığından habersizdir; ancak yaklaşık %10-20 oranında kişide gastrit (mide iltihabı), mide ya da onikiparmak bağırsağı ülseri, daha nadir olarak mide kanseri ve mide lenfomasına yol açabilir. Bu yüzden mide şikayeti olan, ailesinde mide kanseri öyküsü bulunan, anemi gibi açıklanamayan sorunları olan kişilerde varlığının araştırılması ve gerekirse uygun antibiyotik tedavisiyle vücuttan uzaklaştırılması önemlidir. Tedavi başarısı doğru ilaç seçimi ve ilaçların eksiksiz kullanımıyla %85-95'lere ulaşabilir.
Kimlerde Görülür?
"Mide bakterisi", dünyanın her köşesinde karşımıza çıkan ama özellikle hijyen koşulları ve sosyoekonomik düzey ile yakın ilişki içinde olan bir enfeksiyondur. Gelişmiş ülkelerde erişkinlerin %20-50'sinde, gelişmekte olan ülkelerde %70-90'ında saptanır. Türkiye dünya ortalamasının üzerinde yer alır; bu bakteriyle çoğu insan çocukluk döneminde tanışır ve özel bir tedavi yapılmadıkça ömür boyu midede kalır.
Bakterinin yerleşmesinde çocukluk yılları belirleyicidir. Genellikle 10 yaş altında, hatta çoğunlukla 5 yaş öncesi vücuda girer. Kalabalık aile ortamlarında yaşayanlar, ortak tuvaletlerin kullanıldığı evlerde büyüyenler, temiz içme suyuna erişimin sınırlı olduğu bölgelerde yetişenler bu enfeksiyona daha yatkındır. Annenin H. pylori taşıyıcısı olması, çocuğun erken yaşlarda bakteriyle karşılaşma ihtimalini artırır; çünkü anne-çocuk arasındaki yakın temas (öpme, ortak kaşık-bardak kullanımı, yemeği önce çiğneyip bebeğe verme, dudakla yemek soğutma gibi alışkanlıklar) bakterinin geçişini kolaylaştırır. Aynı şekilde kardeşler arasında, aynı yatakta uyuyan çocuklar arasında bulaşma sıktır.
Yaş ilerledikçe midede bakterinin bulunma olasılığı artar; ancak bu artışın temel nedeni yetişkinlikte yeni bakteri alınması değil, çocuklukta alınmış ve hiç temizlenmemiş bakterinin yıllar içinde birikerek görünmesidir. Bu yüzden yaşlılarda H. pylori sıklığı daha yüksektir. Cinsiyet açısından erkek-kadın arasında belirgin fark görülmez ancak bazı çalışmalarda erkeklerde biraz daha sık olduğu bildirilmiştir.
Ailesinde mide kanseri ya da ülser öyküsü olan kişiler önemli risk grubundadır. Birinci derece akrabalarında mide kanseri olanların kendi mide kanseri riski 2-3 kat daha fazladır; bu kişilerde H. pylori taranması ve pozitif çıkarsa mutlaka tedavi edilmesi önerilir. Daha önce ülser geçirmiş, mide ameliyatı olmuş, sürekli mide ilacı kullanan, sık karın ağrısı şikayeti olan, hazımsızlıktan yakınan, açıklanamayan demir eksikliği anemisi olan, B12 vitamini eksikliği bulunan, immün trombositopeni (kanın pıhtılaşma hücrelerinde düşüklük) olan kişilerde de altta yatan H. pylori varlığı mutlaka araştırılmalıdır. Bazı çalışmalar kronik ürtiker (kaşıntılı kabarcıklar), rozasea (yüz kızarıklığı), kronik diş eti hastalıkları gibi durumlarla da ilişki olduğunu göstermiştir.
Mesleki olarak gastroenterolog, endoskopi yapan sağlık personeli, diş hekimleri risk altındadır; hasta tükürüğü ve gastrointestinal salgılarla temas nedeniyle bakteri alınabilir. Bakım evlerinde, huzurevlerinde toplu yaşayan yaşlılar arasında bulaşma kolaydır. Mülteci kampları, ortak yatakhane kullanılan kreş, yatılı okul, kışla ortamlarında yayılım hızlıdır. Sokak yemekleri, hijyenik olmayan koşullarda hazırlanan gıdaların tüketilmesi, içme suyunun güvenli olmaması bakterinin alımını kolaylaştırır. Sigara içen, aşırı alkol tüketen, çok stresli yaşayan kişilerde mide direnci azalır; bu da bakterinin mide dokusuna verdiği hasarın daha belirgin olmasına yol açabilir.
Belirtileri ve Bulguları Nelerdir?
"Mide bakterisi" taşıyan kişilerin yaklaşık %80'i hiçbir belirti yaşamaz. Yani çoğu kişi midesinde bakteri olduğunun farkına bile varmaz, sağlığında belirgin bir bozukluk hissetmez. Belirti çıkması, bakterinin uzun süreli iltihaplanmaya yol açtığı, gastrit veya ülser geliştirdiği durumlara denk gelir. Yaklaşık %10-20 oranında kişi mide ile ilgili şikayetler yaşar; bu şikayetlerin şiddeti ve sıklığı çok değişkendir.
En tipik belirti, karnın üst orta kısmında, göğüs kafesinin hemen altında hissedilen ağrı veya yanmadır. Hastalar bu rahatsızlığı sıklıkla "midemde yanma", "kazınma", "delik var gibi", "delip geçecek gibi ağrı" şeklinde tanımlar. Açken artan, yemek yedikten kısa süre sonra geçici olarak hafifleyen ağrı genellikle onikiparmak bağırsağı ülserine işaret eder. Tersine, yedikten sonra 1-2 saat içinde başlayan ağrı çoğunlukla mide ülseri ile ilişkilendirilir. Bazı hastalar geceleri ağrı nedeniyle uykudan uyanır; bu durum özellikle onikiparmak bağırsağı ülseri için tipiktir.
Mide ekşimesi, yanma hissi, geğirme, gaz, hazımsızlık, yemek sonrası aşırı dolgunluk hissi, midede şişkinlik, mide bulantısı, ara sıra kusma, iştahsızlık, ağızda kötü tat ya da ekşi tat sıkça görülen şikayetlerdir. Yemek yiyince çabuk doyma, normalden az miktarda yemekten sonra mide şişkinliği, mide dolgunluğu uzun süre devam ediyorsa H. pylori akla gelmelidir. Bazı hastalarda açıklanamayan kilo kaybı görülebilir; uzun süreli mide rahatsızlığı, iştahsızlık, midenin tam çalışmaması beslenmeyi azaltır ve hasta kademeli kilo kaybeder.
Ağız kokusu (halitozis) bazı hastalarda belirgindir; bakterinin ürettiği amonyak ve uçucu bileşikler bu kokunun nedenidir. Diş fırçalamak veya nane şekeri yemekle geçmeyen, sürekli devam eden bir ağız kokusu altında H. pylori yatabilir.
Eğer bakteri mide ya da onikiparmak bağırsağında ülsere yol açtıysa belirtiler daha şiddetli olabilir. Şiddetli ve sürekli karın ağrısı, durmayan bulantı, kusma, beslenme bozukluğu ve hızlı kilo kaybı görülebilir. Mide ülseri kanaması ya da delinmesi acil belirti veren ciddi komplikasyonlardır. Kanlı kusma (taze kırmızı kan ya da kahve telvesi görünümünde), katran kıvamında siyah dışkı (melena), aniden gelişen baygınlık hissi, soluk görünme, çarpıntı, ciddi halsizlik iç kanama işaretleridir ve acil müdahale gerektirir. Mide ülserinin delinmesi (perforasyon) aniden başlayan çok şiddetli karın ağrısı, karında tahta gibi sertleşme, ateş, çok hızlı kalp atışı ile kendini gösterir; acil ameliyat şarttır.
Bazı hastalarda H. pylori belirgin mide şikayeti yapmaz ama başka sorunlarla kendini gösterir. Açıklanamayan, tedaviye yanıt vermeyen demir eksikliği anemisi sıkça karşılaşılan gizli bir göstergedir; özellikle adet kanaması nedeniyle anemi beklemediğimiz kişilerde (erkekler, menopozdaki kadınlar, ağır kanama öyküsü olmayanlar) H. pylori mutlaka araştırılmalıdır. B12 vitamini eksikliği, kan pıhtılaşma hücrelerinde düşüklük (immün trombositopeni), uzun süreli kaşıntılı kurdeşen (kronik ürtiker), yüz kızarıklığı (rozasea) bu enfeksiyonun gizli yüzleri olabilir. Alarm belirtileri olarak nitelendirilen yutma güçlüğü, sürekli kusma, hızlı kilo kaybı, karında ele gelen sertlik, sürekli iştahsızlık ise ileri ülser ya da mide kanseri olasılığını akla getirir ve geciktirilmeden değerlendirilmelidir.
Tanı Nasıl Konulur?
"Mide bakterisi"nin varlığını anlamak için kullanılan birkaç farklı yöntem bulunur; doktor, hastanın yaşına, şikayetlerine, daha önce yapılan tetkik ve tedavilere göre uygun olanı seçer. Bu yöntemler iki ana gruba ayrılır: endoskopi gerektirmeyen (girişimsiz) testler ve endoskopiyle yapılan (girişimsel) testler.
Üre nefes testi, hem doğruluğu yüksek hem de uygulaması kolay bir yöntem olduğu için en yaygın tercih edilenlerdendir. Hasta önce özel bir sıvı veya kapsül (içinde özel işaretli karbon bulunan üre içerir) yutar; eğer midede H. pylori varsa bakterinin ürettiği enzim bu üreyi parçalar ve özel işaretli karbondioksit oluşturur. Hasta yarım saat kadar bekledikten sonra bir tüpe üfler ve nefesindeki bu özel karbondioksit ölçülür. Test pratik, ağrısız ve oldukça güvenilirdir. Ancak doğru sonuç için bazı hazırlık adımları gerekir: testten en az 2 hafta önce mide ilaçları (PPI - proton pompa inhibitörü), 4 hafta önce antibiyotik ve bizmut içeren ilaçlar kesilmelidir; yoksa bakteri varken bile test yanlış olarak negatif çıkabilir. Üre nefes testi tedavi başarısının kontrolünde de değerlidir.
Dışkıda antijen testi de aktif enfeksiyonu güvenilir biçimde gösterir. Hasta dışkı örneği verir; laboratuvarda H. pylori'nin özel proteinleri aranır. Test sonucu birkaç saat içinde alınabilir. Çocuklarda, hamilelerde, yaşlılarda kolaylıkla uygulanabilir. Üre nefes testinde olduğu gibi öncesinde mide ilacı ve antibiyotik kesimi gereklidir.
Kan testi (serolojik test), vücudun H. pylori'ye karşı oluşturduğu antikorları ölçer. Bu test bakterinin geçmişte vücuda girdiğini gösterir ama şu anki aktif enfeksiyonu net olarak kanıtlayamaz; çünkü tedaviden sonra antikorlar aylar-yıllar boyunca pozitif kalmaya devam eder. Bu nedenle aktif hastalığın araştırılmasında ön planda değildir; ancak antibiyotik veya mide ilacı kullanan kişilerde, üst sindirim sistemi kanaması nedeniyle diğer testlerin yapılamadığı acil durumlarda yararlı olabilir.
Endoskopi (gastroskopi), ağızdan ince, ışıklı bir kamera ile yemek borusu, mide ve onikiparmak bağırsağının doğrudan görüntülenmesidir. 50 yaş üstü hastalarda, yeni başlayan mide şikayetlerinde, alarm belirtileri (kanama, kilo kaybı, yutma güçlüğü, sürekli kusma) olanlarda, tedaviye yanıt vermeyen hastalarda, ailede mide kanseri öyküsü bulunanlarda öncelikle endoskopi yapılır. Endoskopi sırasında mide dokusundan küçük parçalar (biyopsi) alınır; bu biyopsilerde bakterinin varlığı çeşitli yöntemlerle araştırılır. Hızlı üreaz testi (CLO test), biyopsinin özel bir solüsyona konulup birkaç saat içinde renk değişimi ile bakteriyi göstermesi temeline dayanır. Histopatolojik inceleme, biyopsinin mikroskopta detaylı incelenmesi olup bakteriyi göstermenin yanı sıra atrofi, intestinal metaplazi, displazi gibi önemli kanser öncesi değişiklikleri de değerlendirir. Kültür ve antibiyogram, özellikle tekrarlayan tedavi başarısızlıklarında bakterinin hangi antibiyotiklere dirençli olduğunu belirler. PCR yöntemleriyle bakterinin ve direnç genlerinin saptanması mümkündür.
Tedavi Süreci Nasıl İşler?
"Mide bakterisi"nin tedavisi tek bir ilaçla yapılmaz; midenin asit ortamında bakteriyi etkili biçimde yok etmek için birden çok ilacın birlikte, belirli bir süre kullanımı gerekir. Tek antibiyotik kullanımı hem başarısızlıkla sonuçlanır hem de bakterinin o ilaca karşı direnç kazanmasına yol açar. Uluslararası kılavuzlar üçlü ya da dörtlü ilaç kombinasyonları önerir. Tedavinin başarılı olabilmesi için tüm ilaçların doğru zamanda, doğru dozda ve eksiksiz biçimde kullanılması şarttır.
Klasik üçlü tedavi: mide asit ilacı (proton pompa inhibitörü - PPI: omeprazol, lansoprazol, pantoprazol, esomeprazol) + amoksisilin (penisilin grubu antibiyotik) + klaritromisin (makrolid grubu antibiyotik) kombinasyonundan oluşur ve 14 gün uygulanır. Bu tedavi 20-30 yıl önce çok başarılıydı ancak son yıllarda klaritromisin direncinin %20'nin üzerine çıktığı bölgelerde (Türkiye ve birçok ülkede artık öyledir) etkisini büyük oranda yitirmiştir. Penisilin alerjisi olan hastalarda amoksisilin yerine metronidazol kullanılır.
Günümüzde en sık tercih edilen rejim olan dörtlü bizmutlu tedavi: PPI + bizmut subsitrat + tetrasiklin + metronidazol kombinasyonudur. Bizmut, bakterinin mide yüzeyine yapışmasını engelleyip ek antibakteriyel etki sağlar. Bu tedavi klaritromisin direncine rağmen %85-90 oranında başarı verir; 10-14 gün uygulanır. Konkomitan dörtlü tedavide PPI + amoksisilin + klaritromisin + metronidazol birlikte kullanılır. Levofloksasin içeren ikinci basamak tedaviler, ilk tedavi başarısız olduğunda devreye girer. Yeni geliştirilen vonoprazan içeren rejimler daha güçlü asit baskılaması sağlayarak antibiyotiklerin etkinliğini artırır.
İlaçların alınma zamanı çok önemlidir. PPI'lar genellikle yemekten 30 dakika önce, antibiyotikler yemek sırasında veya hemen sonra alınır. Bizmut preparatları antasit veya süt ürünleriyle birlikte alınmaz. Tedavi sırasında bazı yan etkiler görülebilir: bulantı, hafif ishal, ağızda metalik tat, dilin ve dışkının siyahlaşması (bizmut nedeniyle, normal bir durumdur), karın ağrısı, baş ağrısı, hafif döküntü. Bu yan etkiler genellikle hafiftir ve tedavi sonunda kaybolur; hasta yan etki nedeniyle ilacı kesmemeli, hekimine danışmalıdır. İlacın atlanması, eksik kullanılması, süresinden önce kesilmesi başarıyı belirgin biçimde düşürür; bu nedenle ilaçların eksiksiz, sürekli ve doğru zamanda alınması başarının anahtarıdır.
Tedavi sırasında alkol tüketilmemelidir; özellikle metronidazol içeren rejimlerde alkol ciddi bulantı-kusma yapar (disülfiram benzeri reaksiyon). Sigaranın azaltılması veya bırakılması önemlidir; sigara mide iyileşmesini geciktirir ve tedavi başarısını düşürür. Beslenme açısından düzenli, hafif, sindirimi kolay yemekler tercih edilir; aşırı baharatlı, yağlı, asitli, çok şekerli yiyeceklerden kaçınılır. Probiyotik destek (Lactobacillus, Saccharomyces içeren preparatlar) bazı çalışmalarda yan etkileri azaltmış ve başarı oranını artırmıştır; hekim önerisiyle kullanılabilir.
Tedaviden sonra başarının kontrol edilmesi şarttır. Bu kontrol, tedavi bittikten en az 4 hafta sonra (tercihen 6-8 hafta) üre nefes testi veya dışkıda antijen testi ile yapılır. PPI da testten en az 2 hafta önce kesilmelidir; çünkü mide asit baskısı bakterinin sayısını geçici olarak azaltıp yalancı negatif sonuca yol açabilir. Kontrol testi hala pozitifse ikinci basamak tedavi başlatılır; farklı antibiyotik kombinasyonu seçilir, daha önce kullanılan ilaçlar genellikle tekrar edilmez. Üçüncü tedavi denemesinde ve sonrasında kültür-antibiyogram sonucuna göre tedavi planlanır.
Yetişkinlerde tedavi sonrası bakterinin tekrar gelmesi (reenfeksiyon) yılda %1-2 gibi düşük orandadır; çocuklarda biraz daha yüksek olabilir. Tedavi başarısının ardından hasta uzun süre rahat eder, mide şikayetleri ortadan kalkar, ülser oluşumu durdurulur ve mide kanseri riski belirgin biçimde azalır.
Komplikasyonlar Nelerdir?
"Mide bakterisi" tedavi edilmediğinde uzun yıllar süren kronik bir iltihaplanma (kronik gastrit) yaratır. Bu iltihap çoğu hastada belirgin şikayet vermese de zamanla mide dokusunda kalıcı değişikliklere yol açabilir. En sık karşılaşılan komplikasyon peptik ülserdir. Bakteri midede ya da onikiparmak bağırsağında derin yaralar oluşmasına neden olur. Onikiparmak bağırsağı ülserleri çoğunlukla 30-50 yaş arası kişilerde görülürken, mide ülserleri 50 yaş üstünde daha sık karşımıza çıkar.
Ülserlerin en korkulan komplikasyonu üst sindirim sistemi kanamasıdır. Kanama bazen kısa süreli ve hafif olabilir (kişide demir eksikliği anemisi yapacak şekilde) ama bazen aniden ve şiddetli gelişip yaşamı tehdit eder. Kanlı kusma (taze kırmızı ya da kahve telvesi görünümünde), katran kıvamında siyah dışkı (melena), baygınlık hissi, soluk görünme, çarpıntı görüldüğünde acil servise başvurmak gerekir. Ülser delinmesi (perforasyon) çok şiddetli, aniden başlayan karın ağrısı, karında sertleşme, hızlı kalp atışı ile kendini gösterir; bağırsak içeriği karın boşluğuna döküldüğü için peritonit (karın zarı iltihabı) gelişir ve acil ameliyat şarttır. Mide çıkışında ülsere bağlı tıkanma, yemek yedikten kısa süre sonra kusma, kilo kaybı, beslenememe ile seyreder; cerrahi düzeltme gerekebilir.
Atrofik gastrit, uzun süreli bakteri kaynaklı iltihaplanma sonucu mide bezlerinin sayısının ve fonksiyonunun azalmasıdır. Mide asit ve enzim salgısı düşer, sindirim bozulur. Bu durum B12 vitamini eksikliğine, demir eksikliği anemisine, sindirim bozukluğuna ve uzun vadede mide kanseri riskinin artmasına yol açar. İntestinal metaplazi, mide hücrelerinin bağırsak hücrelerine benzer bir yapıya dönüşmesidir; kanser öncesi bir değişiklik olarak değerlendirilir ve bu hastalarda düzenli endoskopi takibi gerekir.
Mide kanseri, H. pylori'nin en korkulan komplikasyonudur. Dünya Sağlık Örgütü bu bakteriyi 1. derece kanserojen olarak sınıflandırmıştır; yani insanlarda kanser yapıcılığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Mide kanseri vakalarının yaklaşık %75'inde H. pylori sorumludur. Risk; bakterinin türüne (CagA ve VacA gibi toksin üreten suşlar daha tehlikelidir), kişinin genetiğine, beslenme alışkanlıklarına (tuzlu, salamura, tütsülenmiş yiyecekler riski artırır), sigara ve alkol kullanımına bağlı olarak değişir. Ailesinde mide kanseri olanlarda risk daha yüksektir. Bakterinin uzaklaştırılması mide kanseri riskini önemli ölçüde azaltır; özellikle henüz atrofi ve metaplazi gelişmemişken yapılan tedavi en yüksek korumayı sağlar.
MALT lenfoma (mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfoması), midede gelişen nadir bir lenf kanseri türüdür ve H. pylori ile çok güçlü ilişkilidir. Erken evrelerde sadece bakterinin tedavi edilmesiyle lenfoma gerileyebilir; kemoterapi veya radyoterapi olmadan kanserin iyileşmesi onkolojide eşsiz bir durumdur.
Sindirim sistemi dışı komplikasyonlar arasında demir eksikliği anemisi (özellikle tedaviye yanıt vermeyen tipleri), B12 vitamini eksikliği, immün trombositopeni, kronik ürtiker (kaşıntılı kabarcıklar), rozasea (yüz kızarıklığı), kronik diş eti hastalıkları sayılabilir. Bazı çalışmalar H. pylori'nin koroner kalp hastalığı, beyin damar hastalıkları, diyabet, metabolik sendrom ile ilişkili olabileceğini öne sürmüştür; ancak bu konular hala araştırılmaktadır. Çocuklarda H. pylori büyüme geriliği, demir eksikliği, beslenme bozukluğu ve okul performansında düşüklük ile bağlantılı olabilir.
Nasıl Bulaşır, Nereden Bulaşır?
"Mide bakterisi"nin tam bulaş yolları üzerine araştırmalar hâlâ devam etmekle birlikte, bakterinin insandan insana, özellikle yakın temasla geçtiği bilinmektedir. Bakterinin doğadaki tek bilinen yaşam alanı insan midesidir; hayvanlar ya da çevresel kaynaklar önemli bir rezervuar değildir. Bu özellik, hastalığın hijyen ve halk sağlığı önlemleriyle teorik olarak yok edilebilir bir enfeksiyon olduğunu gösterir.
En çok kabul gören bulaş yolu fekal-oral (dışkı-ağız) yoldur. Bakteri taşıyan kişinin dışkısı yoluyla çevreye atılan bakteriler, eller, sular ve gıdalar aracılığıyla başka birinin ağzına ulaşır. Tuvalet sonrası ellerin yeterince iyi yıkanmaması, kirli ellerin doğrudan ağza temas etmesi ya da kontamine yiyeceklere bulaşması en yaygın yoldur. Sağlıklı kanalizasyon altyapısının yetersiz olduğu bölgelerde içme suyunun dışkıyla karışması geniş çaplı bulaşa yol açar; bu yüzden gelişmekte olan ülkelerde H. pylori sıklığı daha yüksektir.
Oral-oral (ağız-ağız) bulaş da önemli bir yoldur. Tükürük yoluyla geçiş, özellikle anne-çocuk arasında, yemeği önce çiğneyip sonra bebeğe vermek, aynı kaşık-bardak kullanmak, dişlerle yemek soğutmak, öpüşmek gibi alışkanlıklarla kolayca gerçekleşebilir. Bakteri diş plağında ve ağız florasında da saptanmıştır; bu nedenle ağız hijyeni de bulaş açısından önemlidir. Gastro-oral yol, yani kusma sırasında bakterinin mideden çıkıp çevreye saçılması ve buradan başka kişilere geçişi de olası bir bulaşma yoludur.
Aile içi bulaş çok yaygındır. Anneden çocuğa, kardeşler arası geçiş özellikle çocukluk yıllarında olur. Bir evde bir kişi enfekte olduğunda diğer aile üyelerinde bulaş riski yüksektir. Kalabalık aileler, aynı yatakta uyuyan kardeşler, ortak banyo-tuvalet kullanımı, evdeki yetişkinlerin çocuklara yemek vermesi sırasındaki temas riski artırır. Bu yüzden tedavi planlanırken aile üyelerinin de gerekirse test edilmesi ve birden çok kişide bakteri varsa eş zamanlı tedavi düşünülmesi, yeniden bulaşı önlemek açısından önemlidir.
Mesleki bulaş özellikle endoskopi yapan sağlık personeli için söz konusudur. Endoskoplar yeterince dezenfekte edilmediğinde bir hastadan diğerine bakteri geçişi olabilir; bu yüzden modern endoskopi ünitelerinde sıkı sterilizasyon protokolleri uygulanır. Diş hekimleri, hasta tükürüğü ile temas riski nedeniyle dikkatli olmalıdır. Sokak yiyecekleri, hijyenik olmayan koşullarda hazırlanan gıdalar, yıkanmamış sebze-meyveler, kirli içme suları bulaş açısından önemli kaynaklardır. Yetişkinlikte yeni bakteri alımı çocukluğa kıyasla nadirdir; bu da yaşamın erken döneminde yapılacak hijyen önlemlerinin uzun vadeli korumada ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Ne Zaman Doktora Başvurmalısınız?
Her mide ağrısı veya hazımsızlık H. pylori kaynaklı değildir; reflü, stres kaynaklı gastrit, ilaç yan etkileri, safra kesesi hastalıkları, pankreatit, hatta kalp hastalıkları bile benzer şikayetler yaratabilir. Ancak bazı durumlar mutlaka hekim değerlendirmesini gerektirir. İki haftadan uzun süreli ve düzelmeyen mide ağrısı, sürekli yanma hissi, hazımsızlık, mide bulantısı, geğirme, açıklanamayan kilo kaybı, sürekli devam eden ağız kokusu yaşıyorsanız bir gastroenteroloji veya iç hastalıkları hekimine başvurmalısınız.
"Alarm belirtileri" olarak tanımlanan bazı durumlar acil değerlendirme gerektirir. Yutma güçlüğü ya da yutarken takılma hissi, kanlı kusma (parlak kırmızı kan veya kahve telvesi görünümünde), katran kıvamında siyah dışkı (melena), dışkıda gözle görülür kan, açıklanamayan ve hızlı kilo kaybı (3 ayda 5 kilodan fazla), sürekli kusma, ciddi iştahsızlık, karında ele gelen sertlik veya kitle, ilerleyici halsizlik, soluk görünme, baygınlık hissi, çarpıntı bu belirtiler arasındadır. Bu bulgular ciddi ülser kanaması, mide tıkanması ya da mide kanseri olasılığını akla getirir ve vakit kaybetmeden hekime başvurmayı gerektirir. 50 yaş üzerinde yeni başlayan mide şikayetleri olan kişiler, ailesinde mide kanseri öyküsü bulunanlar mutlaka endoskopi ile değerlendirilmelidir.
Sürekli mide ilacı (proton pompa inhibitörü) kullanmak zorunda olan, ilaç bıraktığında şikayetleri hemen tekrarlayan kişilerde altta yatan H. pylori mutlaka araştırılmalıdır. Daha önce ülser geçirmiş, kanama yaşamış, mide ameliyatı olmuş kişiler bakteri açısından taranmalıdır. Açıklanamayan demir eksikliği anemisi (özellikle tedaviye yanıt vermeyen), B12 vitamini eksikliği, immün trombositopeni gibi durumların altında bu enfeksiyon yatabileceği için bu hastalarda da test düşünülmelidir.
Uzun süre düzenli ağrı kesici (NSAID - nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç) kullanmak zorunda olan kişilerde (romatizmal hastalığı olanlar, kronik ağrı sorunları yaşayanlar) ülser riski yüksektir; bu kişilerde H. pylori varsa tedavi edilerek ülser riski azaltılabilir. Mide kanseri açısından yüksek risk grubunda olanlar (ailede mide kanseri öyküsü, ilk derece akrabalarda mide kanseri, atrofik gastrit ya da metaplazi tespit edilmiş kişiler) düzenli kontrol altında olmalı ve bakteri pozitifse mutlaka tedavi edilmelidir.
Kendi başına mide ilacı kullanmak, gerçek altta yatan sorunu maskeleyerek tanıyı geciktirebilir; kanser gibi ciddi durumların geç fark edilmesine yol açabilir. Mide şikayetleriniz uzun süreli ve günlük yaşamınızı etkiliyorsa, basit ilaçlara cevap vermiyorsa, alarm belirtileriniz varsa kendi başına tedavi yerine Koru Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları veya Gastroenteroloji bölümünde uzman değerlendirmesi almak, hem doğru tanı hem de uygun tedavi süreci için en güvenli yoldur.
Son Değerlendirme
Helikobakter pilori, halk arasında "mide bakterisi" olarak bilinen, dünya nüfusunun yarısının midesinde bulunan, çoğu zaman sessiz seyreden ama bazı kişilerde gastrit, ülser ve mide kanserine kadar uzanan ciddi sorunlara yol açabilen bir bakteridir. Bakterinin keşfi 20. yüzyılın en önemli tıbbi gelişmelerinden biri olarak gösterilir; çünkü stres ve baharatlı yemek kaynaklı sanılan ülser hastalığının aslında tedavi edilebilir bir enfeksiyon olduğunu ortaya koymuştur. Günümüzde uygun antibiyotik kombinasyonları ve mide ilaçlarıyla bakteriyi mideden temizlemek mümkündür ve bu sayede ülser, mide kanseri ve diğer komplikasyonların önemli bir kısmı önlenebilir.
Korunmanın temeli iyi hijyen alışkanlıklarıdır. El yıkama, özellikle tuvalet sonrası ve yemek öncesi düzenli olarak yapılan el yıkama, bakterinin bulaşmasını büyük oranda engeller. İçme suyunun güvenli kaynaktan olduğundan emin olunmalı, sebze-meyveler bol akar suda iyice yıkanmalı, sokak yiyecekleri ve hijyenik olmayan koşullarda hazırlanan gıdalardan kaçınılmalıdır. Aile içinde yemeği önce çiğneyip bebeğe verme, ortak kaşık-bardak kullanma, çocuğun ağzını dudakla öpme gibi alışkanlıklardan kaçınılmalıdır. Ağız hijyenine dikkat etmek, düzenli diş bakımı, dilin günde bir kez fırçalanması koruyucu önlemlerdendir.
Bakteri zaten varsa, doğru zamanda yapılan tetkik ve uygun tedavi ile çoğu hastada başarıyla temizlenebilir. Tedavinin başarılı olabilmesi için ilaçların eksiksiz, düzenli ve önerilen sürede alınması, alkol ve sigaradan uzak durulması, hekim önerilerine eksiksiz uyulması şarttır. Tedavi sonrası mutlaka kontrol testi yapılmalı; bakteri tamamen temizlenmemişse ikinci basamak tedavi planlanmalıdır. Risk grubundaki kişiler (ailede mide kanseri öyküsü, daha önce ülser geçirmiş olanlar, sürekli mide şikayeti yaşayanlar, açıklanamayan anemi olanlar) düzenli kontrol altında olmalı; ileride gelişebilecek ciddi sorunların önüne geçilmelidir. Belirtileriniz olduğunda kendi başına ilaç kullanmak yerine Koru Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları veya Gastroenteroloji bölümünde uzman değerlendirmesi almak en güvenli yoldur; çünkü doğru tanı, doğru tedavi ve uygun takip, hem kişisel sağlığınız hem de toplum sağlığı için kritik öneme sahiptir.
Bilgilendirme: Bu yazıdaki bilgiler genel bilgilendirme amaçlıdır; doktor muayenesi, tanı veya tedavinin yerini tutmaz. Sağlığınızla ilgili kararlar için bir uzman hekime danışın.




