Kadın Hastalıkları ve Doğum

Adenomyozis Ameliyatı

Adenomyomektomi ameliyatında, rahim kasına gömülü endometriyum odakları cerrahi olarak eksize edilerek ağrı ve aşırı adet kanaması gebelik potansiyeli korunarak tedavi edilir.

Adenomyozis, endometriyal glandüler ve stromal dokunun miyometriyum içerisine anormal invazyonu ile karakterize, uterusun benign fakat progresif seyirli bir hastalığıdır. Histopatolojik olarak endometriyum-miyometriyum bileşkesinin altında en az 2,5 mm derinlikte ektopik endometriyal odakların bulunması tanı için klasik kriter olarak kabul edilmektedir. Klinik tabloda menoraji, dismenore, kronik pelvik ağrı ve infertilite ön plandadır. Uzun yıllar histerektomi bu hastalığın tek definitif tedavisi olarak kabul edilmiş olsa da günümüzde doğurganlığın korunması ihtiyacı olan olgularda adenomyomektomi cerrahisi önemli bir alternatif olarak konumlanmıştır. Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde adenomyozis olgularının değerlendirilmesinde multidisipliner bir yaklaşım benimsenmekte, ileri MR görüntüleme, jinekolojik ultrasonografi ve infertilite konsültasyonu birlikte yürütülmektedir. Cerrahi kararın verilebilmesi için hastanın yaşı, semptom şiddeti, adet düzeni, gebelik istemi, hastalığın fokal veya diffüz karakteri ve daha önce uygulanmış medikal tedavilere yanıt titizlikle değerlendirilir. Adenomyomektomi cerrahisi, tekniğinin karmaşıklığı, uterus duvarının onarımının gerektirdiği mikrocerrahi hassasiyet ve sonraki gebeliklerde uterus rüptürü riskini içermesi nedeniyle yalnızca deneyimli merkezlerde uygulanması gereken bir girişimdir. Bu yazıda cerrahi endikasyonlar, farklı teknikler, ameliyat sonrası prognoz ve fertiliteyi etkileyen faktörler kapsamlı biçimde ele alınacaktır.

Adenomyozis Hastalığında Cerrahi Tedavi Hangi Aşamada Zorunlu Hale Gelir?

Adenomyozis olgularında tedavi hiyerarşisi genellikle konservatif medikal seçeneklerle başlar ve semptomların şiddeti, hastanın yaşam kalitesi üzerindeki etkisi ve fertilite planları doğrultusunda basamaklı olarak ilerler. Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, kombine oral kontraseptifler, sürekli progestin rejimleri, levonorgestrel salınımlı intrauterin sistem ve gonadotropin salgılatıcı hormon analogları ilk basamakta değerlendirilen ajanlardır. Ancak medikal tedaviye rağmen üç ila altı aylık takip sonunda kanama düzeni normale dönmüyor, hemoglobin seviyesi 10 g/dL altında seyrediyor, vizüel analog skala ile ölçülen ağrı skoru yedi ve üzerinde kalmaya devam ediyorsa cerrahi tedavi gündeme gelir. Özellikle transfüzyon gerektiren ağır menoraji, günlük aktiviteyi kısıtlayan disparoni ve iş gücü kaybına neden olan siklik pelvik ağrı, cerrahi kararın verilmesinde belirleyici semptomlar arasında yer alır.

Cerrahi zorunluluğun ortaya çıktığı bir diğer önemli klinik senaryo, tekrarlayan implantasyon başarısızlıkları ve açıklanamayan infertilite olgularıdır. Adenomyozisin embriyo implantasyonu üzerindeki olumsuz etkisi, hem uterus içi ortamın bozulması hem de jonksiyonel zon hiperperistaltizminin sperm ve embriyo taşınmasını etkilemesi yoluyla ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle in vitro fertilizasyon siklusları başarısız olan ve MR görüntülemede diffüz veya fokal adenomyozis odakları saptanan olgularda cerrahi rezeksiyon, bir sonraki embriyo transferi öncesinde implantasyon oranlarını iyileştirmek amacıyla önerilebilir. Cerrahi kararı verirken hastanın rezerv over kapasitesi, partnerinin sperm parametreleri ve yardımcı üreme teknikleri uygulanmışsa önceki siklus sonuçları değerlendirilmelidir.

Kırk yaş üstü, doğurganlık isteği bulunmayan ve şiddetli semptomlarla başvuran hastalarda ise cerrahi kararı genellikle histerektomi lehine kayar. Ancak hastanın uterusunu koruma yönündeki bireysel tercihi, aile öyküsündeki jinekolojik onkolojik risk faktörleri ve psikososyal değerlendirmeler dikkate alınarak organ koruyucu adenomyomektomi de bu grup hastalarda uygulanabilir bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Cerrahi kararın bireyselleştirilmesi, hastanın onam süreci içinde tüm alternatiflerin, komplikasyon oranlarının, rekürrens ihtimallerinin ve uzun dönem sonuçlarının detaylı olarak paylaşılmasını gerektirir.

Adenomyomektomi ile Histerektomi Arasındaki Temel Farklar Nelerdir?

Histerektomi, adenomyozis tedavisinde uzun yıllardır altın standart olarak kabul edilen ve hastalığın rekürrensini kesin biçimde ortadan kaldıran definitif cerrahi seçenektir. Total abdominal, laparoskopik, robotik veya vajinal yaklaşımlarla uygulanabilen bu girişimde uterus tamamen çıkarıldığı için ektopik endometriyal odakların yeniden büyümesi söz konusu değildir. Ancak doğurganlığı sonlandıran, over fonksiyonlarında premature azalmaya neden olabilecek ve pelvik anatomik dengeyi etkileyebilecek bir işlem olduğu için genç, gebelik istemi olan veya psikolojik olarak uterusunu korumak isteyen hastalar için uygun değildir. Histerektominin ortalama operasyon süresi 90-120 dakika, hastanede yatış süresi 2-4 gün ve komplikasyon oranı %5-10 civarında bildirilmektedir.

Adenomyomektomi ise uterusun korunduğu, sadece adenomyotik odakların rezeke edildiği doğurganlık koruyucu bir cerrahi tekniktir. Bu ameliyatın en önemli avantajı gebelik potansiyelinin sürdürülmesi olsa da teknik zorluğu histerektomiye kıyasla çok daha fazladır. Adenomyozis dokusunun miyometriyum ile net bir sınırının bulunmaması, cerrahın sağlıklı ile hastalıklı dokuyu palpasyon ve intraoperatif görüntüleme rehberliğinde ayırt etmesini zorunlu kılar. Rezeksiyon sınırlarının belirlenmesi konusunda cerrahi deneyim büyük önem taşır çünkü yetersiz rezeksiyon semptomların devamına, aşırı rezeksiyon ise uterus duvarının zayıflamasına ve rüptür riskine neden olabilir.

İki tekniğin karşılaştırıldığı serilerde adenomyomektomi sonrası dismenore skorlarında yaklaşık %70-85, menoraji skorlarında %50-70 iyileşme bildirilirken histerektomi sonrası bu semptomlar tamamen ortadan kalkmaktadır. Buna karşılık adenomyomektomi hastalarında ortalama %30-45 gebelik oranı elde edilmekte, canlı doğum oranları ise %20-35 arasında değişmektedir. Ameliyat süresi adenomyomektomide 150-240 dakikaya uzayabilir, kan kaybı miktarı 300-600 mL arasında olabilir ve rekürrens oranı 5 yıllık takipte %10-25 aralığında bildirilmiştir. Bu istatistiksel farklar, iki tekniğin farklı hasta gruplarında farklı avantajlar sağladığını göstermektedir ve karar süreci mutlaka hastayla ayrıntılı paylaşılmalıdır.

Fokal ve Diffüz Adenomyozis Olgularında Cerrahi Teknik Nasıl Değişir?

Adenomyozis morfolojik olarak iki temel formda karşımıza çıkar. Fokal adenomyozis, miyometriyum içerisinde sınırları görece belirgin, nodüler yapıda tek veya birkaç odak olarak yerleşen formdur ve adenomyoma olarak da adlandırılır. Diffüz adenomyozis ise uterus duvarının geniş bir bölümünü infiltre eden, net sınırları olmayan, yaygın bir tutulumdur ve genellikle uterusun globuler büyümesine yol açar. Bu iki formun cerrahi tedavisi hem teknik hem de prognostik açıdan farklı yaklaşımlar gerektirir. Fokal formda odağın çevresindeki sağlıklı miyometriyumdan sınırlarla ayrılması nispeten kolaydır ve rezeksiyon bir miyomektomi cerrahisine benzer şekilde uygulanabilir.

Fokal adenomyomektomide en sık kullanılan yaklaşım, uterus serozasından odağın üzerinde yapılan lineer bir insizyonla nodülün eksize edilmesi ve elde edilen defektin çok katmanlı olarak kapatılmasıdır. Bu yöntemde wedge rezeksiyon olarak adlandırılan üçgen şeklinde bir doku çıkarma tekniği uygulanır. Sağlıklı miyometriyumdan yaklaşık 2-3 mm marj ile rezeksiyon yapılması, hem hastalıklı dokunun tamamının çıkarılmasını sağlar hem de sağlıklı uterus dokusunun korunmasını mümkün kılar. Rezeksiyon sonrası oluşan defektin geometrisi genellikle basittir ve iki veya üç katmanlı sütür ile primer kapatılabilir.

Diffüz adenomyozis olgularında ise durum çok daha karmaşıktır çünkü hastalıklı doku uterus duvarının önemli bir bölümünü kaplamıştır ve sağlıklı miyometriyum ile net bir demarkasyon hattı yoktur. Bu formda Osada'nın tanımladığı triple flap tekniği, Sun'ın önerdiği H-insizyon veya wedge rezeksiyonun modifikasyonları kullanılmaktadır. Diffüz formda cerrahın öncelikli hedefi hastalıklı dokunun mümkün olan en büyük kısmını rezeke ederken, sonraki gebelikte yeterli mekanik dayanıklılığa sahip bir uterus duvarı oluşturmaktır. Bu denge, cerrahın en zorlu kararlarından biridir çünkü aşırı rezeksiyon rüptür riskini artırır, yetersiz rezeksiyon ise semptom devamlılığına neden olur.

Diffüz olgularda ameliyat süresi 180-300 dakikaya kadar uzayabilir, kan kaybı 500-1000 mL'ye ulaşabilir ve postoperatif komplikasyon oranı fokal formlara kıyasla belirgin şekilde yüksektir. Bu nedenle diffüz adenomyozis cerrahisi mutlaka bu konuda özelleşmiş, yüksek volümlü merkezlerde ve deneyimli cerrahi ekipler tarafından uygulanmalıdır. Preoperatif MR görüntülemesi, intraoperatif ultrasonografi ve gerektiğinde histopatolojik dondurulmuş kesit incelemesi teknik başarıyı artıran yardımcı yöntemlerdir.

Adenomyomektomi Ameliyatında Rahim Duvarı Nasıl Onarılır?

Adenomyomektomi cerrahisinin en kritik teknik aşaması rezeksiyon sonrası ortaya çıkan miyometriyal defektin onarımıdır. Uterus duvarının katmanları arasındaki mekanik denge, sonraki gebeliklerde intrauterin basıncı taşıyabilecek yapısal bir bütünlük gerektirir. Bu nedenle basit tek katmanlı bir sütürasyon yerine iki, üç hatta bazı olgularda dört katmanlı onarım tekniği tercih edilir. En sık kullanılan yaklaşım, endometriyal kaviteye yakın iç katmanın 2-0 veya 3-0 emilebilir monoflament sütürlerle yaklaştırılması, ardından miyometriyumun kalınlığına göre bir veya iki ara katmanın 0 veya 1 numaralı emilebilir sütürlerle yaklaştırılması ve son olarak serozanın ince monoflament sütürlerle kapatılmasıdır.

Osada tarafından tanımlanan triple flap tekniği, diffüz adenomyozis olgularında rahim duvarının rekonstrüksiyonu için özel olarak geliştirilmiş bir yöntemdir. Bu teknikte uterusun ön veya arka duvarı sagittal planda ikiye bölünür, hastalıklı doku endometriyum bütünlüğü korunacak şekilde eksize edilir ve ardından geride kalan sağlıklı miyometriyal flaplar iki taraflı olarak birbirine yaklaştırılarak üç katmanlı bir onarım oluşturulur. Bu teknik sayesinde rezidü hastalık miktarı minimize edilirken sonraki gebelikte uterus duvarının dayanıklılığı artırılmaktadır. Osada tekniği sonrası bildirilen gebelik oranları %60-75 civarına, canlı doğum oranları ise %50-65 seviyelerine ulaşmaktadır.

Wedge rezeksiyon tekniğinde ise triangüler bir doku parçası çıkarılır ve defekt vertikal olarak kapatılır. Bu teknik özellikle uterusun tek bir duvarında lokalize olan orta boyutlu odaklarda tercih edilir. Rahim duvarı onarımı sırasında dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, endometriyal kaviteye penetrasyonun önlenmesidir çünkü endometriyum-miyometriyum bileşkesinin bütünlüğünün bozulması sonraki gebelikte plasenta akreta gibi ciddi komplikasyonların gelişme riskini artırabilir. Cerrahi sırasında endometriyal kaviteye açılım gerçekleşirse, endometriyum ayrı bir katman olarak titizlikle onarılmalı ve postoperatif dönemde uterus içinde adezyon önlemek amacıyla gerektiğinde antiadeziv jeller veya intrauterin balon uygulaması düşünülmelidir.

Doğurganlık Koruyucu Adenomyomektomi Sonrası Gebelik Şansı Ne Düzeydedir?

Adenomyomektomi cerrahisi sonrası gebelik şansı, hastalığın preoperatif yaygınlığı, kullanılan cerrahi teknik, hastanın yaşı, over rezervi, partner sperm parametreleri ve eşlik eden diğer infertilite faktörlerine bağlı olarak geniş bir yelpazede değişkenlik gösterir. Yapılan meta-analizler ve prospektif kohort çalışmalarında fokal adenomyozis olgularında adenomyomektomi sonrası spontan gebelik oranları %40-60 aralığında bildirilmekteyken, diffüz olgularda bu oran %30-50 seviyesindedir. Yardımcı üreme teknikleri desteği ile birlikte kümülatif gebelik oranları %60-75'e kadar yükselebilmektedir. Ancak canlı doğum oranları gebelik oranlarından daha düşüktür çünkü adenomyozis öyküsü olan gebeliklerde erken ve geç dönem gebelik kayıpları, preterm doğum ve plasental patolojiler daha sık görülmektedir.

Hastanın yaşı gebelik şansını belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Otuz beş yaş altındaki hastalarda over rezervinin korunmuş olması, oosit kalitesinin daha yüksek olması ve endometriyal reseptivitenin daha iyi olması nedeniyle gebelik oranları belirgin olarak yüksektir. Otuz beş yaş üzerinde ise cerrahi başarı sağlansa bile yaşa bağlı over rezervi azalması ve oosit kalitesindeki bozulma gebelik şanslarını olumsuz etkiler. Bu nedenle özellikle geç reprodüktif dönemdeki hastalarda ameliyat sonrası vakit kaybetmeden gebelik denemelerine başlanması veya yardımcı üreme tekniklerine yönlendirme yapılması önemlidir.

Cerrahi tekniğin seçimi de gebelik prognozunu etkileyen faktörler arasındadır. Osada'nın triple flap tekniği ile uygulanan cerrahilerde gebelik ve canlı doğum oranları klasik wedge rezeksiyona kıyasla daha yüksek bildirilmektedir. Ayrıca postoperatif dönemde uygulanan GnRH analog tedavisi ile yaklaşık 3-6 aylık supresyon periyodu, rezidü hastalığın gerilemesine ve endometriyal reseptivitenin iyileşmesine katkı sağlayabilir. Cerrahi başarının değerlendirilmesinde sadece semptomatik iyileşme değil, aynı zamanda ultrasonografi ve MR ile yapısal olarak uterus duvarının rekonstrüksiyonunun yeterliliği de değerlendirilmelidir. Postoperatif 6. Ayda yapılan görüntülemede jonksiyonel zon kalınlığının 12 mm altında olması ve fokal odakların kaybolması, cerrahi başarının objektif göstergeleri arasında sayılmaktadır.

Adenomyomektomi Sonrası Doğal Doğum Mümkün müdür Yoksa Sezaryen Zorunlu mudur?

Adenomyomektomi sonrası gerçekleşen gebeliklerde doğum yönteminin belirlenmesi, ameliyatın kapsamı, uterus duvarında rezeke edilen doku miktarı, endometriyal kaviteye penetrasyon durumu ve postoperatif uterus rekonstrüksiyonunun kalitesine bağlıdır. Genel klinik pratikte, geniş miyometriyal rezeksiyon yapılan olgularda ve özellikle diffüz adenomyozis nedeniyle Osada tekniği uygulanan hastalarda planlı sezaryen ile doğum önerilmektedir. Bunun temel nedeni doğum eylemi sırasında uterusun maruz kaldığı basıncın rezeksiyon skarını zorlayarak uterus rüptürü riskini artırabilmesidir. Rüptür anne ve bebek için hayati tehlike oluşturabilecek acil bir obstetrik komplikasyondur.

Fokal adenomyomektomi geçirmiş, rezeksiyon sınırları sınırlı olan ve endometriyal kaviteye penetrasyon gerçekleşmemiş olgularda ise vajinal doğum kararı bireysel olarak değerlendirilebilir. Ancak bu değerlendirmenin yapılabilmesi için operatif raporun ayrıntılı incelenmesi, ameliyat sırasında rezeke edilen doku hacminin, uterus duvarının onarılan katman sayısının ve cerrahın kanaatinin bilinmesi gereklidir. Ayrıca gebelik boyunca yapılan seri ultrasonografik değerlendirmelerde uterus alt segment kalınlığının izlenmesi, plasenta yerleşiminin değerlendirilmesi ve fetal büyüme takibinin yapılması karar sürecine katkı sağlar.

Planlı sezaryenin zamanlaması da önemli bir konudur. Adenomyomektomi öyküsü olan gebeliklerde term veya terme yakın dönemde planlanan sezaryen genellikle 37-38. Gestasyonel haftalar arasında yapılmaktadır. Bunun nedeni spontan doğum eyleminin başlaması durumunda uterus kontraksiyonlarının rezeksiyon skarını zorlamasıdır. Doğum sırasında da uterus rüptürünün erken tanınabilmesi için deneyimli obstetrik ekip, hazır kan ürünü ve yenidoğan yoğun bakım desteği sağlanmalıdır. Sezaryen sırasında uterus duvarındaki eski rezeksiyon hattının incelenmesi ve gerektiğinde ek onarımın yapılması gereklidir.

Ameliyat Öncesi Adenomyozis Odaklarının Sınırları MR ile Nasıl Belirlenir?

Adenomyozis cerrahisinin başarısı büyük ölçüde preoperatif görüntülemenin kalitesine bağlıdır. Manyetik rezonans görüntüleme, adenomyozis tanısında ve cerrahi planlamada altın standart olarak kabul edilmektedir çünkü uterusun yumuşak doku detaylarını multiplanar olarak sunar ve endometriyum, jonksiyonel zon ile miyometriyumu birbirinden ayırt edebilir. T2 ağırlıklı sekanslarda jonksiyonel zon normal koşullarda hipointens ince bir band olarak görülür ve kalınlığı 8 mm'nin altındadır. Adenomyoziste bu jonksiyonel zonun 12 mm ve üzerinde kalınlaşması, düzensizleşmesi ve kistik alanlar içermesi karakteristik bulgulardır.

Fokal adenomyozis odakları MR'da genellikle T2 ağırlıklı sekanslarda hipointens miyometriyal kitle olarak izlenir ve içerisinde küçük hiperintens kistik alanlar bulunur. Bu kistler ektopik endometriyal glandların oluşturduğu mikroskobik dilatasyonları temsil eder. Diffüz adenomyoziste ise uterus globuler biçimde büyümüş ve jonksiyonel zon yaygın olarak kalınlaşmıştır. MR ölçümlerinde jonksiyonel zon kalınlığı, jonksiyonel zon farkı ve jonksiyonel zon oranı gibi parametreler hastalığın şiddetini ölçmekte kullanılır. Ayrıca odakların uterus duvarındaki lokalizasyonu, endometriyal kaviteye olan mesafesi ve serozaya olan yakınlığı cerrahi rezeksiyon planlamasında belirleyicidir.

Difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve dinamik kontrastlı MR sekansları da adenomyozis tanısında ve ayırıcı tanıda değerli bilgiler sağlar. Adenomyoma odakları, uterus miyomlarından farklı olarak dinamik kontrastlı incelemede gecikmiş ve heterojen kontrastlanma paterni sergiler. Bu ayırım cerrahi öncesi önemlidir çünkü miyomektomi ve adenomyomektomi teknikleri birbirinden farklıdır ve preoperatif yanlış tanı intraoperatif zorluklara yol açabilir. Ek olarak MR ile derin infiltre endometriozis, endometriyal polip ve leiomyosarkom gibi ayırıcı tanılar da değerlendirilmelidir. Gerekli durumlarda 3 Tesla MR cihazlarında yüksek çözünürlüklü sekanslar ile odakların milimetrik düzeyde sınırları belirlenebilir ve cerrahi haritalama yapılabilir.

Laparoskopik ve Açık Adenomyomektomi Yöntemlerinden Hangisi Daha Avantajlıdır?

Adenomyomektomi cerrahisinde uygulanan üç temel cerrahi yaklaşım vardır. Bunlar açık laparotomi, konvansiyonel laparoskopi ve robotik yardımlı laparoskopidir. Her yöntemin kendine özgü avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır ve seçim hastanın anatomik özelliklerine, hastalığın morfolojik dağılımına, cerrahın deneyimine ve merkezin ekipman altyapısına göre yapılır. Açık laparotomi, özellikle geniş diffüz adenomyozis olgularında ve uterusun belirgin şekilde büyüdüğü durumlarda cerrahın taktil geri bildirim almasına ve hastalıklı dokuyu palpasyonla saptamasına olanak tanıdığı için tercih edilebilir. Bu yaklaşımın en önemli avantajı uterus duvarının onarımının doğrudan elle yapılabilmesi ve çok katmanlı sütür tekniklerinin daha rahat uygulanabilmesidir.

Laparoskopik adenomyomektomi ise minimal invaziv bir yaklaşım olup daha az postoperatif ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi, daha hızlı iyileşme ve daha iyi kozmetik sonuçlar sunar. Ancak laparoskopik yaklaşımın en önemli teknik zorluğu, uterus duvarının çok katmanlı olarak onarılması sırasında sütürlerin gerginliğinin ve gömme derinliğinin kontrol edilmesinin güç olmasıdır. Deneyimli laparoskopik cerrahlar sağlıklı ile hastalıklı dokuyu ayırt etmede doğrudan palpasyon imkanına sahip olmasalar da yüksek çözünürlüklü kamera ve intraoperatif ultrasonografi yardımı ile bu farkı görsel olarak belirleyebilirler.

Robotik yardımlı laparoskopik adenomyomektomi ise laparoskopik yaklaşımın avantajlarını korurken üç boyutlu görüntüleme ve artikülasyonlu enstrümanlar ile uterus duvarının onarımını kolaylaştıran bir seçenektir. Robotik sistemde cerrahın el titremesi filtrelenir ve hassas sütürasyon işlemleri daha kontrollü şekilde gerçekleştirilebilir. Ancak robotik cerrahinin maliyeti daha yüksektir ve tüm merkezlerde erişim mümkün olmayabilir. Yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda üç yöntem arasında gebelik oranları ve rekürrens açısından anlamlı fark bulunmamıştır ancak minimal invaziv yaklaşımlarda postoperatif adezyon oranı daha düşük bildirilmiştir. Bu bulgu özellikle infertilite tedavisi hedefleyen hastalarda önemli bir kriter olabilir çünkü postoperatif adezyonlar tubal ve pelvik anatomiyi bozarak sonraki gebelik şansını azaltabilir.

Adenomyomektomi Sonrası Adet Kanaması ve Ağrı Şikayetleri Ne Kadar Sürede Geriler?

Adenomyomektomi cerrahisi sonrası semptomatik iyileşme genellikle ilk siklustan itibaren belirgin şekilde kendini göstermeye başlar ve zamanla progresif olarak ilerler. İlk üç ay içinde hastaların büyük çoğunluğunda menstrüel kanama miktarında %40-60 oranında azalma, ped kullanım sayısında belirgin düşüş ve pıhtı boyutunda küçülme gözlenir. Dismenore skorlarında da bu erken dönemde önemli iyileşme görülür ancak tam etkinin yerleşmesi için ortalama altı aylık bir süreç gereklidir. Bu süreçte uterusun cerrahi sonrası doğal iyileşme mekanizmaları, endometriyal fonksiyonun yeniden düzenlenmesi ve rezidü adenomyotik dokunun mikroskobik gerileme süreci rol oynar.

Ameliyat sonrası ilk üç ay boyunca hastalar hafif ile orta düzeyde pelvik rahatsızlık, bel ağrısı ve kısa süreli kramp benzeri şikayetler yaşayabilirler. Bu şikayetler cerrahi iyileşme sürecinin doğal parçalarıdır ve genellikle nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlarla kontrol altına alınabilir. Üçüncü ayın sonunda yapılan kontrol muayenesinde ve ultrasonografide uterus boyutunun cerrahi öncesine göre belirgin şekilde küçüldüğü, jonksiyonel zon kalınlığının azaldığı ve endometriyal kalınlığın normal siklik değişimleri gösterdiği gözlenir. Altıncı ayın sonunda MR kontrolü ile cerrahi başarının objektif değerlendirmesi yapılabilir.

Ancak bazı hastalarda semptomların tam olarak gerilemediği veya kısmi iyileşme sağlandığı görülebilir. Bu durum genellikle diffüz adenomyozis olgularında ve rezeksiyon sınırlarının hastalıklı dokuyu tam olarak kapsayamadığı durumlarda karşımıza çıkar. Bu tür olgularda postoperatif medikal tedavi olarak levonorgestrel salınımlı intrauterin sistem veya sürekli progestin tedavisi eklenmesi semptomların daha etkin kontrolü için önerilmektedir. Ayrıca postoperatif GnRH analog tedavisi ile 3-6 aylık supresyon uygulanması, rezidü hastalığın gerilemesine ve semptomatik iyileşmenin daha kalıcı olmasına katkıda bulunabilir.

Rahim Duvarındaki Odakların Tamamı Ameliyatla Çıkarılabilir mi?

Adenomyomektomi cerrahisinde rahim duvarındaki adenomyotik odakların tamamının çıkarılabilmesi teorik olarak arzu edilen bir hedeftir ancak pratikte bu her zaman mümkün olmayabilir. Bunun temel nedeni adenomyozis dokusunun miyometriyum ile net bir sınırının bulunmaması, endometriyal glandüler yapıların mikroskobik düzeyde miyometriyum içine infiltre olmuş olabilmesi ve makroskopik olarak sağlıklı görünen dokularda bile histopatolojik incelemede ektopik odakların saptanabilmesidir. Ayrıca uterus duvarının mekanik dayanıklılığının korunması cerrahi rezeksiyonun sınırlarını belirlerken kritik bir kısıtlayıcı faktördür.

Fokal adenomyoma olgularında sınırlı bir alanda yerleşen nodüler yapıların cerrahi olarak tamamının çıkarılması genellikle mümkündür ve postoperatif dönemde radyolojik olarak temiz bir uterus görüntüsü elde edilebilir. Bu olgularda cerrahi başarı oranı yüksektir ve rekürrens riski görece düşüktür. Diffüz adenomyoziste ise uterus duvarının geniş bir bölümü hastalıklı olduğu için tam rezeksiyon uterusun yapısal bütünlüğünü tehlikeye atabilir. Bu nedenle diffüz olgularda hedef mümkün olan en büyük hastalıklı doku hacminin çıkarılması iken yeterli bir miyometriyal duvar kalınlığının korunmasıdır. Genellikle cerrahi sonrası kalan miyometriyum kalınlığının en az 5-8 mm olması ve endometriyum-miyometriyum bileşkesinin bütünlüğünün sağlanması hedeflenir.

İntraoperatif olarak hastalıklı ve sağlıklı doku ayrımının yapılabilmesi için palpasyon, dokunun makroskopik özellikleri, insizyon sırasında oluşan kanama paterni ve gerektiğinde intraoperatif ultrasonografi kullanılır. Ayrıca dondurulmuş kesit histopatolojik değerlendirme, özellikle rezeksiyon sınırlarının değerlendirilmesinde kullanılabilir. Ancak dondurulmuş kesit sonuçları her merkezde ulaşılabilir olmayabilir ve zaman kısıtlılığı nedeniyle çok sayıda örnek alınmasını sınırlayabilir. Bu nedenle mikroskobik rezidü hastalık olasılığı diffüz olgularda daima söz konusu olabilir ve postoperatif takipte bu ihtimalin göz önünde bulundurulması gerekir.

Adenomyozis Ameliyatı Sonrası Uterus Rüptürü Riski Ne Kadardır?

Adenomyomektomi sonrası uterus rüptürü, sonraki gebelikler açısından en ciddi obstetrik komplikasyonlardan biridir ve dikkatle değerlendirilmesi gereken bir risktir. Uterus rüptürü, gebelik veya doğum sırasında uterus duvarının tam kat yırtılması olarak tanımlanır ve anne ve fetüs için hayati tehlike oluşturabilecek acil bir durumdur. Adenomyomektomi geçirmiş hastalarda rüptür riski, ameliyatın kapsamı, rezeke edilen doku hacmi, uterus duvarının onarımının kalitesi ve postoperatif iyileşme süreciyle yakından ilişkilidir. Literatürde bildirilen rüptür oranları farklı serilerde %0-10 arasında geniş bir yelpazede yer almaktadır ancak ortalama olarak %1-6 civarında kabul edilmektedir.

Rüptür riskini artıran faktörler arasında geniş miyometriyal rezeksiyon, endometriyal kaviteye açılım, yetersiz katmanlı onarım, postoperatif enfeksiyon veya hematom gelişimi, ameliyat sonrası çok kısa sürede gebe kalınması ve sonraki gebelikte spontan doğum eyleminin başlaması sayılabilir. Bu risk faktörleri göz önünde bulundurularak cerrahi teknik ve postoperatif takip planı bireyselleştirilir. Uterus duvarının rekonstrüksiyonu sırasında çok katmanlı sütür tekniğinin kullanılması, sütür materyalinin uygun seçilmesi ve gerginliğin kontrollü olarak sağlanması rüptür riskini azaltan cerrahi faktörlerdir.

Gebelik sırasında rüptür riskini erken saptamak için düzenli ultrasonografik değerlendirmeler yapılır. Özellikle üçüncü trimesterde uterus alt segment kalınlığının seri olarak izlenmesi, adenomyomektomi skarının incelenmesi ve olası pencere alanlarının erken tespit edilmesi önemlidir. Uterus alt segment kalınlığının 2 mm altına düşmesi, incelenmiş alanların saptanması veya klinik olarak lokalize abdominal ağrının varlığı erken doğum kararının verilmesini gerektirebilir. Adenomyomektomi geçirmiş kadınlarda gebeliğin obstetrik yüksek risk gebelik olarak sınıflandırılması ve deneyimli maternal-fetal tıp uzmanları tarafından takip edilmesi standart yaklaşımdır.

GnRH Analogları ile Cerrahi Öncesi Hazırlık Neden Önerilir?

Gonadotropin salgılatıcı hormon analogları, adenomyozisin medikal tedavisinde ve cerrahi öncesi hazırlık amacıyla kullanılan önemli bir ilaç grubudur. Bu ajanlar hipofizden gonadotropin salgılanmasını baskılayarak overlerde östrojen üretimini azaltır ve suni menopoz benzeri bir hipoöstrojenik ortam oluşturur. Östrojen bağımlı olan adenomyotik dokular bu supresyon altında geriler, uterus boyutu küçülür, jonksiyonel zon kalınlığı azalır ve odakların vaskülarizasyonu azalır. Cerrahi öncesi 2-3 ay süreyle uygulanan GnRH analog tedavisinin birçok teknik avantajı vardır.

Ameliyat öncesi GnRH analog kullanımının sağladığı en önemli fayda uterus boyutunun küçülmesi ve cerrahi işlem sırasında karşılaşılan kan kaybının azalmasıdır. Uterus arteriyel kanlanmasındaki azalma, cerrahi alanın daha net görülmesini ve rezeksiyon işleminin daha kontrollü yapılmasını sağlar. Ayrıca odakların sınırlarının daha belirgin hale gelmesi cerrahi diseksiyonu kolaylaştırır. Yapılan çalışmalarda GnRH analog kullanımının intraoperatif kan kaybını ortalama 100-250 mL azalttığı, ameliyat süresini 20-40 dakika kısalttığı ve transfüzyon ihtiyacını belirgin şekilde azalttığı gösterilmiştir.

Ancak GnRH analog kullanımının bazı dezavantajları da vardır. Uzun süreli kullanımda kemik mineral yoğunluğunda azalma, sıcak basmaları, uyku bozuklukları, ruh hali değişiklikleri ve vajinal kuruluk gibi menopozal semptomlar gelişebilir. Bu yan etkileri en aza indirmek için tedavi süresi genellikle 3-6 ay ile sınırlandırılır ve gerektiğinde add-back tedavi olarak düşük doz östrojen-progestin kombinasyonu eklenebilir. Cerrahi öncesi hazırlığın optimal zamanlaması, hastanın yaşı, over rezervi, semptom şiddeti ve cerrahi planına göre belirlenmelidir. Postoperatif dönemde de GnRH analog tedavisinin devamı, rezidü hastalığın gerilemesine ve semptomatik iyileşmenin daha kalıcı olmasına katkıda bulunabilir.

Adenomyomektomi Sonrası Hastalığın Tekrarlama Olasılığı Nedir?

Adenomyozis, patogenezinde östrojen bağımlılığı ve uterusun kronik hormonal maruziyeti bulunan bir hastalık olduğu için cerrahi rezeksiyon sonrası da rekürrens riski daima mevcuttur. Rekürrens iki mekanizma ile açıklanabilir. Birincisi cerrahi sırasında tamamen çıkarılamayan mikroskobik odakların zaman içinde büyüyerek klinik olarak belirgin hale gelmesidir. İkincisi ise sağlıklı miyometriyum içinde yeni endometriyal invazyonların oluşmasıdır. Literatürde bildirilen rekürrens oranları 2-5 yıllık takip periyodlarında %10-30 arasında değişmektedir ve fokal olgularda diffüz olgulara kıyasla belirgin şekilde düşüktür.

Rekürrens riskini etkileyen faktörler arasında hastanın yaşı, ameliyat sırasındaki hastalık yaygınlığı, cerrahi rezeksiyonun kapsamı, postoperatif medikal tedavi kullanımı ve reprodüktif hormon durumu sayılabilir. Genç hastalarda ve uzun östrojen maruziyeti bulunan olgularda rekürrens daha sık gözlenir. Postoperatif dönemde levonorgestrel salınımlı intrauterin sistem, sürekli progestin veya kombine oral kontraseptif kullanımı rekürrens riskini azaltabilir. Ancak gebelik planlayan hastalarda bu tür medikal supresyon uygun olmayacağı için ameliyat sonrası vakit kaybetmeden gebelik denemelerine başlanması önerilir.

Rekürrens saptandığında tedavi seçenekleri hastanın semptomlarına, yaşına, gebelik istemine ve önceki cerrahinin sonuçlarına bağlıdır. Hafif ile orta düzeyde semptomatik olgularda medikal tedavi yeterli olabilir. Şiddetli semptomları olan ve reprodüktif dönemini tamamlamış hastalarda ise histerektomi belirgin sonuç seçeneği olarak gündeme gelebilir. Gebelik istemi devam eden ve önceki adenomyomektomiden yeterli süre geçmiş hastalarda revizyon adenomyomektomi düşünülebilir ancak bu ikinci ameliyat teknik olarak çok daha zordur, cerrahi risk artmıştır ve fertilite prognozu daha düşüktür. Uterin arter embolizasyonu ve MR eşliğinde odaklı ultrason ablasyonu gibi minimal invaziv seçenekler de belirli hasta gruplarında düşünülebilir alternatiflerdir.

Ameliyat Sonrası Gebelik İçin Ne Kadar Beklenmesi Gerekir?

Adenomyomektomi cerrahisi sonrası gebeliğin planlanabilmesi için uterus duvarının tam olarak iyileşmesi ve mekanik dayanıklılığının yeniden kazanılması gereklidir. Erken dönemde gerçekleşen gebeliklerde uterus rüptürü riski belirgin şekilde artar çünkü rezeksiyon skarının kollajen olgunlaşması ve rejeneratif miyometriyal dokunun mekanik olarak gebeliğin gerilim yükünü taşıyabilecek düzeye ulaşması zaman gerektirir. Genel klinik pratikte fokal adenomyomektomi sonrası en az 6-9 aylık, diffüz adenomyomektomi sonrası ise 12-18 aylık bir bekleme süresi önerilmektedir.

Bekleme süresinin belirlenmesinde cerrahi tekniğin kapsamı, endometriyal kaviteye açılım durumu, uterus duvarının onarımının kalitesi ve postoperatif iyileşme süreci belirleyicidir. Bu bekleme döneminde yapılan MR görüntülemeleri ve ultrasonografik değerlendirmeler ile uterus duvarının rekonstrüksiyonunun yeterliliği objektif olarak değerlendirilir. Postoperatif altıncı ayda yapılan MR incelemesinde rezeksiyon hattının sağlam olarak iyileştiği, miyometriyal kalınlığın en az 8-10 mm olduğu ve endometriyal kavitede yapışıklık bulunmadığı doğrulandığında gebelik denemelerine izin verilebilir.

Yaşlı hastalarda ve azalmış over rezervi bulunan olgularda bekleme süresinin uzatılması fertilite şansını olumsuz etkileyebileceğinden bireyselleştirilmiş bir yaklaşım gerekir. Bu tür olgularda cerrahi ile eş zamanlı olarak oosit veya embriyo dondurma seçenekleri düşünülebilir. Cerrahi sonrası bekleme sürecinde over rezervinin korunması amacıyla hormonal takip yapılabilir ve gerekli görüldüğünde yardımcı üreme teknikleri planlanabilir. Gebelik gerçekleştikten sonra ise ilk trimesterden itibaren yüksek riskli gebelik protokolü uygulanır. Seri ultrasonografik kontroller, uterus alt segment değerlendirmesi ve maternal-fetal tıp uzmanı takibi standart hale getirilir. Doğum yönteminin planlanması, doğumun zamanlaması ve postpartum takip protokolleri bu özel gebelikler için detaylı olarak belirlenir.

Adenomyozis, tanı ve tedavisi çok yönlü değerlendirme gerektiren, hastanın yaşam kalitesini ciddi biçimde etkileyebilen ve fertilite üzerinde olumsuz sonuçları bulunan kompleks bir jinekolojik hastalıktır. Adenomyomektomi cerrahisi, doğurganlığın korunması istenen olgularda önemli bir tedavi seçeneği sunmakla birlikte teknik zorluğu, komplikasyon potansiyeli ve sonraki gebeliklerde uterus rüptürü riski nedeniyle mutlaka deneyimli merkezlerde ve uzman ekipler tarafından uygulanmalıdır. Preoperatif kapsamlı MR görüntüleme, uygun cerrahi tekniğin seçimi, çok katmanlı uterus duvarı onarımı, gerektiğinde GnRH analog ile hazırlık ve postoperatif yakın takip başarılı sonuç almanın temel unsurlarıdır. Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniği, adenomyozis tanısı ve tedavisinde multidisipliner bir yaklaşım benimseyerek hastalarına bireyselleştirilmiş, kanıta dayalı ve fertilite koruyucu tedavi seçenekleri sunmayı hedeflemektedir.

Bu yazıda sunulan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlı olup hiçbir şekilde hekim muayenesinin, tıbbi değerlendirmenin ve bireysel tedavi planlamasının yerini tutmaz. Adenomyozis şüphesi veya ağır adet kanaması, dismenore, kronik pelvik ağrı ve infertilite gibi şikayetleri bulunan her kadın hastanın mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurması, ayrıntılı jinekolojik muayene, hormonal değerlendirme ve ileri görüntüleme yöntemleri ile klinik durumun objektif olarak değerlendirilmesi gereklidir. Tedavi kararları hastanın bireysel özellikleri, komorbiditeleri, semptom şiddeti, üreme planları ve psikososyal durumu göz önünde bulundurularak hekim ile birlikte alınmalıdır. Bu yazıda yer alan hiçbir bilgi hekim tavsiyesi olarak yorumlanmamalı, kendi kendine tanı ve tedavi girişimlerinde bulunulmamalıdır.

Yayın tarihi: Son güncelleme:

Kaynakça

  1. National Center for Biotechnology Information - StatPearls (NCBI/StatPearls) — Adenomyozis tanı ve tedavisincbi.nlm.nih.gov/books/NBK539868
  2. American College of Obstetricians and Gynecologists (ACOG) — Adenomyozis ve anormal uterin kanamaacog.org/womens-health/faqs/abnormal-uterine-bleeding
  3. National Library of Medicine - MedlinePlus (MedlinePlus) — Adenomyozis belirtileri ve tedavi seçeneklerimedlineplus.gov/ency/article/001513.htm
  4. National Center for Biotechnology Information (PubMed) — Doğurganlık koruyucu adenomyomektomi ve gebelik sonuçlarıpubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29309804

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.