Beyin ve Sinir Cerrahisi

Hipofiz Adenomu Ameliyatı

Hipofiz Adenomu Ameliyatı hangi durumlarda planlanır ve nasıl uygulanır; süreç hakkında genel bilgiler.

Hipofiz adenomu ameliyatı, sella tursika olarak isimlendirilen kemik yuvada yerleşim gösteren hipofiz bezinden köken alan iyi huylu tümörlerin çıkartılması amacıyla uygulanan ileri düzey bir beyin ve sinir cerrahisi girişimidir; günümüzde bu operasyonun altın standardı burun deliklerinden sfenoid sinüs boşluğu üzerinden ilerleyerek yapılan endoskopik endonazal transsfenoidal yaklaşımdır. İlgili bölümlerde bu prosedür, endokrinoloji, kulak burun boğaz, nöroradyoloji, göz hastalıkları, patoloji ve radyoterapi uzmanlarının katıldığı çok disiplinli bir konseyde her hastaya özel planlanmakta; ileri jenerasyon rijid endoskoplar, yüksek çözünürlüklü nöronavigasyon sistemleri, mikro Doppler ultrasonografi ve intraoperatif görüntüleme olanaklarıyla mikroadenomdan dev makroadenoma uzanan geniş bir yelpazede güvenli ve etkili biçimde gerçekleştirilmektedir.

Hipofiz Bezi Nasıl Tanımlanır?

Hipofiz bezi, bir bezelye tanesi büyüklüğünde olmasına karşın vücuttaki hormonal dengenin kontrol merkezi konumunda bulunan, kafa tabanının orta hattında sella tursika denilen kemik bir çukurluğa yerleşmiş küçük ama son derece güçlü bir endokrin organdır. Beyin sapının hemen önünde, optik kiyazma olarak adlandırılan görme sinirlerinin çaprazlaşma noktasının hemen altında konumlanan bu bez, hipotalamus ile pituiter sap üzerinden anatomik ve fonksiyonel bir bütünlük kurar. Yaklaşık 500 ile 900 miligram ağırlığında olan bez, ön lop yani adenohipofiz ve arka lop yani nörohipofiz olmak üzere embriyolojik olarak birbirinden tamamen farklı iki bölümden oluşur; ön lop Rathke kesesi denilen ağız çatısı ektoderminden gelişirken arka lop doğrudan hipotalamik nöronların uzantılarından meydana gelir.

Adenohipofiz, büyüme hormonu, prolaktin, adrenokortikotropik hormon, tiroit uyarıcı hormon, folikül uyarıcı hormon ve luteinize edici hormon olmak üzere altı temel hormonu salgılayarak boy uzaması, süt üretimi, kortizol dengesi, tiroit fonksiyonu ve üreme siklusu gibi hayati süreçleri yönetir. Nörohipofiz ise antidiüretik hormon yani vazopressin ile oksitosin depolar; birincisi böbreklerden su geri emilimini kontrol ederken ikincisi doğum eylemi ve emzirme sürecinde belirleyici rol oynar. Bu bezin kanlanması iç karotis arterin dallarından zenginlik gösterirken, kavernöz sinüsler bezin iki yan yüzünde uzanır ve içlerinden üçüncü, dördüncü, beşinci sinirin birinci ve ikinci dalları ile altıncı kraniyal sinir geçer.

Hipofiz bezinin bu son derece stratejik anatomik konumu, hem küçük boyutlu tümörlerin bile ciddi endokrin bozukluklara yol açabilmesine hem de büyüyen kitlelerin komşuluk ilişkileri nedeniyle görme kaybı, oküler hareket kısıtlılığı ve baş ağrısı gibi kütle etkisi bulgularına neden olabilmesine zemin hazırlar. Anatomik özelliklerin kesin kavranması, bu bölgeye uygulanacak cerrahinin başarısı için ön koşul niteliği taşır; çünkü sfenoid sinüsün havalanma paterni, iç karotisin sella içine doğru bombeleşme derecesi ve optik kanalın seyri kişiden kişiye önemli değişkenlik gösterir.

Hipofiz Adenomu Hangi Rahatsızlıktır?

Hipofiz adenomu, adenohipofizin hormon salgılayan hücrelerinden köken alan, yavaş gelişen ve neredeyse tamamına yakını iyi huylu karakter taşıyan bir bez tümörüdür; santral sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık yüzde on ile on beşini oluşturur ve otopsi serilerinde asemptomatik bireylerin dahi yüzde on ila yirmisinde küçük klinik önemi olmayan mikroadenomlara rastlanır. Boyutlarına göre bu tümörler, çapı on milimetrenin altında kalanlar mikroadenom, on ile kırk milimetre arası olanlar makroadenom, kırk milimetreyi aşanlar ise dev adenom olarak sınıflandırılır; bu sınıflama hem klinik gidiş hem de tedavi seçimi bakımından belirleyicidir.

Hormonal aktiviteleri açısından adenomlar iki büyük gruba ayrılır. Fonksiyonel adenomlar aşırı hormon salgılayarak spesifik klinik tablolara neden olur; en sık görülen alt tipi kadınlarda amenore, galaktore, infertilite, erkeklerde libido kaybı, empotans ve jinekomasti ile ortaya çıkan prolaktinomdur. Büyüme hormonu salgılayan tümörler çocukluk çağında gigantizme, erişkinlerde el ve ayak büyümesi, alın ve çenede belirginleşme, kaba yüz hatları, terleme, uyku apnesi ile karakterize akromegaliye yol açar. Adrenokortikotropik hormon salgılayanlar aydede yüzü, bufalo hörgücü, mor stria, hipertansiyon, osteoporoz ve psikiyatrik değişiklerle seyreden Cushing hastalığından sorumludur; tirotropinomlar ise oldukça nadir olmakla birlikte sekonder hipertiroidiye neden olur. Fonksiyonel olmayan yani non-fonksiyonel makroadenomlar hormonal semptom vermezler, ancak büyüdükçe optik kiyazmaya bası oluşturarak bitemporal hemianopsi denilen tipik görme alanı defektine, kavernöz sinüs invazyonuyla göz hareketi kısıtlılığına ve normal hipofiz dokusunun basısıyla panhipopitüiterizme yol açarlar.

Klinik yansıması bu denli çeşitlilik gösteren bir hastalıkta doğru tanıya ulaşmak, ayrıntılı endokrin değerlendirme, üç Tesla manyetik rezonans görüntüleme protokolü ve gerektiğinde dinamik hipofiz testleri ile mümkündür. Hipofiz apopleksisi denilen tümör içi kanama veya infarktus, ani başlayan şiddetli baş ağrısı, görme kaybı ve bilinç değişikliği ile acil cerrahi endikasyon oluşturan özel bir tablodur.

Hipofiz Adenomu Ameliyatı Ne Anlama Gelir?

Hipofiz adenomu ameliyatı, sella tursikada yerleşim gösteren hormonal aktif veya inaktif tümör dokusunun, çevresindeki normal bez, optik yollar, iç karotis arterler ve kavernöz sinüs yapılarına en az zarar verilerek tümüyle veya olabilecek en geniş oranda çıkartılmasını amaçlayan mikroinvaziv bir kafa tabanı cerrahisi girişimidir. Bu operasyonun tarihsel serüveni oldukça köklüdür; 1907 yılında Harvey Cushing ve Oskar Hirsch tarafından tanımlanan sublabial transsfenoidal yaklaşım, üst dudak altından yapılan kesi ile burun boşluğuna girilerek sfenoid sinüs üzerinden sellaya ulaşılmasını sağlayan ilk sistematik tekniktir. Sonraki yetmiş yıl boyunca operatif mikroskop çağının açılmasıyla mikroskopik transsfenoidal cerrahi geliştirilmiş, iki binli yıllardan itibaren ise Paolo Cappabianca ve Amin Kassam öncülüğünde tanımlanan endoskopik endonazal yaklaşım bu alanda köklü bir dönüşüm başlatmıştır.

Modern anlayışta endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi, dört milimetre çaplı sıfır, otuz ve kırk beş derecelik rijid endoskoplar aracılığıyla panoramik görüş sağlanarak yürütülür; kulak burun boğaz uzmanı ve beyin cerrahının birlikte çalıştığı dört elli yani four hand tekniği ile hem endoskop hem cerrahi aletler eş zamanlı ve koordineli biçimde kullanılır. Bu yaklaşım kafa derisinin, kraniyum kemiklerinin veya yüz iskeletinin hiçbir dış kesi almadan tümöre ulaşılmasına olanak tanır; dolayısıyla kozmetik olarak iz bırakmaz, beyin dokusuna geri çekme uygulanmaz, hastanede yatış süresi kısalır ve komplikasyon oranları belirgin biçimde azalır. Genişletilmiş endoskopik endonazal yaklaşımlar ise, tuberkulum sellae menenjiomu, kraniyofarenjiom, kordoma, klival lezyonlar ve önceleri açık kraniyotomi gerektiren kompleks kafa tabanı patolojilerine dahi burun deliklerinden ulaşabilme imkânı sunar.

Ameliyatın anlamı yalnızca dokunun mekanik olarak uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda histopatolojik tanının netleştirilmesi, immunohistokimyasal profilin belirlenerek Dünya Sağlık Örgütü 2017 sınıflaması çerçevesinde adenomun hangi hücre soyundan geldiğinin ortaya konması ve gerekirse adjuvan radyoterapi, medikal tedavi veya hedefe yönelik izlem stratejisinin planlanmasıdır. Bu bakımdan hipofiz adenomu ameliyatı, izole bir mekanik işlem değil, bütüncül bir tedavi zincirinin kritik halkası olarak değerlendirilmelidir.

Hipofiz Adenomu Ameliyatının Amacı Nedir?

Hipofiz adenomu ameliyatının temel amacı, tümör dokusunun çevresel yapıları koruyacak şekilde en yüksek oranda çıkartılarak hem hormonal hem de kütle etkisi kaynaklı klinik tablonun düzeltilmesi, normal hipofiz fonksiyonlarının korunması ve nüksü önleyecek onkolojik güvenliğin sağlanmasıdır. Bu amaç kendi içinde birden çok alt hedefi barındırır; her hastada bu hedeflerin öncelik sırası tümörün türüne, boyutuna, invazyon özelliklerine ve hastanın klinik durumuna göre belirlenir. Fonksiyonel adenomlarda birincil amaç hormonal remisyon sağlamak, yani aşırı salınan hormonun kan düzeylerini normale çekerek Cushing hastalığı, akromegali ya da tirotropinoma bağlı sistemik komplikasyonları geri döndürmektir.

Non-fonksiyonel makroadenomlarda ise öncelik, optik kiyazmaya olan basının kaldırılması, dolayısıyla ilerlemekte olan görme kaybının durdurulması ve mümkün olduğunca geri kazanılmasıdır; erken evrede yapılan başarılı bir dekompresyon sonrasında görme keskinliği ve görme alanında yüzde altmış ile seksen aralığında iyileşme sağlanabilmektedir. Prolaktinomlarda cerrahinin yeri özeldir; ilk basamak tedavi olarak dopamin agonisti kabergolin veya bromokriptin tercih edilir, ancak medikal tedaviye yanıt vermeyen, ilaç yan etkisine tolerans göstermeyen, kist içeriği baskın veya apopleksi geçirmiş olgularda cerrahi öne çıkar. Akromegali ve Cushing hastalığında ise fonksiyonel remisyon için cerrahi altın standart konumundadır ve mikroadenomlarda yüzde yetmiş ile doksan arasında değişen kür oranlarına ulaşılabilir.

Cerrahi sırasında hedeflenen bir diğer amaç, ameliyatın tümörle sınırlı kalarak sağlıklı hipofiz dokusunun korunmasıdır. Bu yaklaşım, kalıcı hipopitüiterizm riskini minimuma indirir ve ömür boyu hormon replasmanı gereksinimini azaltır. Ayrıca alınan doku örneklerinin patolojik incelemeye gönderilmesi, atipik veya agresif seyir gösterebilecek adenomların erken tanımlanmasına imkân verir. Cerrahi sonrası endokrinolojik takip, görme alanı ölçümleri ve dinamik manyetik rezonans görüntüleme protokollerinin sürdürülmesi de amaç bütünlüğünün tamamlayıcı unsurlarındandır.

Hipofiz Adenomu Ameliyatı Hangi Tekniklerle Uygulanır?

Hipofiz adenomu ameliyatında kullanılan cerrahi teknikler, tümörün boyutu, yayılım paterni, invazyon derecesi, kavernöz sinüs veya suprasellar alan tutulumu ile hastanın anatomik özelliklerine göre belirlenir. Günümüzde altın standart kabul edilen yöntem, endoskopik endonazal transsfenoidal yaklaşımdır; bu teknik özellikle Knosp evrelemesine göre bir ile üç arası kavernöz sinüs tutulumu bulunan olgularda son derece etkilidir. Ameliyat öncesinde ince kesitli sella manyetik rezonans görüntüleme, dinamik protokollerle sekans zenginleştirmesi, kafa tabanı tomografisi ve gerekirse anjiografi ile detaylı anatomik harita çıkarılır; nöronavigasyon sistemleri bu görüntüleri intraoperatif olarak cerraha rehberlik edecek şekilde entegre eder.

Klasik endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi genel anestezi altında, hasta yarı oturur pozisyonda başı hafif geriye açılmış biçimde konumlandırılarak başlar. Kulak burun boğaz ekibi ve beyin cerrahisi ekibi eş zamanlı çalışır; önce nazal koridor açılır, orta konka lateralize edilir, arka nazal septum rezeke edilerek sfenoid ostium tanımlanır. Ardından yüksek hızlı elmas uçlu drill ile sfenoidotomi yapılarak sfenoid sinüs geniş biçimde açılır ve sella ön duvarı ile tuberkulum sellae tam olarak ortaya konur. Kritik bir güvenlik adımı olarak mikro Doppler probu ile iç karotis arterlerin kavernöz segmentleri ve klival protuberans lokalize edilir. Sella tabanı ince bir drill veya Kerrison rongeur ile açılır, dura X biçiminde veya çapraz kesilerek tümöre ulaşılır. Tümör küretaj, mikroaspiratör ve açılı endoskopik aletler yardımıyla rezeke edilir; suprasellar uzanım varsa Valsalva manevrası ile araknoid membranın sella içine inişi sağlanarak rezidü tümörün görüntülenmesi kolaylaştırılır.

Rezeksiyon tamamlandıktan sonra hemostaz için Floseal, Surgicel gibi hemostatik ajanlar kullanılır. Kapatma aşaması operasyonun başarısı açısından en az rezeksiyon kadar önemlidir; küçük defektlerde yağ dokusu, fasya lata veya sentetik dura greftleri ile çok katmanlı onarım yapılır. Beyin omurilik sıvısı kaçağı riski yüksek olgularda ve genişletilmiş yaklaşımlarda Hadad-Bassagasteguy nazoseptal flabı hazırlanarak defekt üzerine yerleştirilir; bu flep, damarsal beslenmesi korunmuş bir mukoperikondrium yapısı olduğundan kaçak oranını yüzde doksana varan bir başarıyla azaltır. Kavernöz sinüs invazyonu, planum sfenoidale menenjiomu, kraniyofarenjiom, kordoma ve klival kitlelerde genişletilmiş endoskopik endonazal yaklaşımlar tercih edilir; bu yaklaşımlar transtuberkular, transklival, transpterigoid veya transkribriform koridorlar üzerinden geniş kafa tabanı ekspozisyonu sağlar. Nadir olgularda hâlâ mikroskopik transnazal ya da açık kraniyotomi teknikleri gündeme gelebilir; ancak modern nöroşirürji pratiğinde bu endikasyonlar oldukça daralmıştır.

Hipofiz Adenomu Ameliyatının Ardından İyileşme Süreci Nasıldır?

Hipofiz adenomu ameliyatı sonrası iyileşme süreci, hastanın genel sağlık durumuna, tümörün büyüklüğüne, uygulanan cerrahinin genişliğine ve postoperatif dönemde ortaya çıkabilecek hormonal veya nazal komplikasyonlara göre bireysel değişkenlik gösterir. Genel bir kural olarak, kompanse mikroadenom cerrahileri sonrası hastanede yatış süresi üç ile beş gün, kompleks makroadenom veya genişletilmiş yaklaşımlarda ise beş ile yedi gün arasında değişir. Operasyonun hemen ardından hasta uyanma odasında yakın izleme alınır; nörolojik muayene, görme alanı takibi, kan basıncı, idrar çıkışı ve elektrolit dengesi düzenli aralıklarla değerlendirilir. Özellikle idrar çıkışının saatte üç yüz mililitrenin üzerine çıkması, seyreltilmiş idrar ve serum sodyum yükselmesi geçici diabetes insipidus habercisi olabileceğinden erken müdahale kritik önem taşır.

İlk yirmi dört ile kırk sekiz saat içinde nazal paketleme değerlendirilir, endoskopik kontrol ile nazal koridor açılığı gözden geçirilir. Hastalara başlangıçta yumuşak, sonra normal diyet başlatılır; sümkürme, ıkınma, ağır kaldırma ve öne eğilme gibi intrakraniyal basıncı artıran manevralardan en az dört ile altı hafta boyunca kaçınmaları önerilir. Hormonal değerlendirme için sabah kortizol düzeyi, tiroit fonksiyon testleri, prolaktin, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü ve gerekli olgularda idrarda serbest kortizol ölçümleri yapılır; Cushing hastalığında postoperatif dönemin ilk günlerinde serum kortizolünün beş mikrogram desilitrenin altına inmesi başarılı bir remisyon göstergesi olarak kabul edilir. Diabetes insipidus tanısı konursa desmopressin ile tedavi başlatılır; olguların yüzde doksanı ilk üç ay içinde tamamen düzelir.

Hastaneden taburcu olduktan sonra ilk üç ay içinde nazal krutlanma, hafif burun akıntısı, geçici tat ve koku değişiklikleri, hafif baş ağrısı gibi şikâyetler beklenen bulgulardır; düzenli tuzlu su spreyleri, nazal nemlendiriciler ve endoskopik nazal debridman bu şikâyetleri belirgin biçimde azaltır. Görsel semptomu olan hastalarda görme alanı düzelmesi çoğunlukla ilk günler içinde başlar ve altı ay boyunca sürebilir. Fonksiyonel adenomlarda hormonal remisyonun sağlanıp sağlanmadığı üçüncü aydan itibaren dinamik testlerle netleştirilir; non-fonksiyonel adenomlarda ise üçüncü ve altıncı aylarda kontrol manyetik rezonans görüntüleme ile rezidü tümör değerlendirilir. Sosyal yaşama dönüş genellikle ikinci hafta içinde mümkün olurken, ağır sportif faaliyetler için altı hafta beklenmesi önerilir. Endokrin takibin ömür boyu sürdürülmesi, gecikmiş hipopitüiterizmin ve olası nükslerin erken saptanması açısından zorunludur.

Hipofiz Adenomu Ameliyatında Karşılaşılabilecek Riskler Nelerdir?

Hipofiz adenomu ameliyatı, deneyimli merkezlerde son derece güvenli biçimde uygulanan bir cerrahi olmakla birlikte, kafa tabanının en hassas anatomik bölgesinde yürütüldüğü için belirli risk ve komplikasyon potansiyeli taşır. Bu riskler sıklıklarına ve şiddetlerine göre üç grup altında incelenir. Sık karşılaşılan ve genellikle geçici seyreden komplikasyonlar arasında postoperatif baş ağrısı, nazal krutlanma, kısa süreli koku alma bozukluğu yani hiposmi veya anosmi, hafif epistaksis ve nazal koridora bağlı ses değişiklikleri yer alır. Bu tabloların çoğu ilk üç ay içinde tuzlu su irrigasyonu, nemlendirici spreyler ve endoskopik nazal bakım ile önemli ölçüde geriler.

Orta düzey komplikasyonlar arasında en dikkat çekici olanı beyin omurilik sıvısı kaçağıdır; klasik endoskopik endonazal cerrahide bu oran yüzde iki ile on arasında bildirilmekle birlikte, nazoseptal flap tekniği ve çok katmanlı kapatma stratejilerinin yaygınlaşmasıyla bu risk günümüzde çok daha düşük düzeylere inmiştir. Geçici diabetes insipidus olguların yüzde beş ile on beşinde ortaya çıkar; büyük çoğunluğu üç ay içinde spontan düzelirken kalıcı diabetes insipidus oldukça nadirdir. Ameliyat sonrası uygunsuz antidiüretik hormon salgısı sendromu da geçici olarak izlenebilir. Hipopitüiterizm, özellikle büyük makroadenomlarda ve normal bez dokusunun basıya uğradığı olgularda görülebilir; kalıcı hormon eksikliği makroadenomlarda yüzde beş ile on aralığında bildirilmektedir ve gerekli olgularda ömür boyu hormon replasmanı gerektirir.

Ciddi ancak nadir komplikasyonlar arasında menenjit yüzde birden az sıklıkta izlenirken, iç karotis arter yaralanması yüzde birden az olguda gerçekleşebilir ve deneyimli ellerde bile hayati risk taşıyabilir; bu nedenle Doppler ultrason, nöronavigasyon ve mikro Doppler probu ile intraoperatif damar tanımlaması kritik önem taşır. Optik kiyazma travmasına bağlı görme kaybı, tümör iç kanaması, kavernöz sinüs siniri hasarına bağlı diplopi, pnömokranium yani kafa içine hava girişi ve nadir olgularda derin ven trombozu ile pulmoner emboli diğer olası ciddi komplikasyonlar arasında sayılabilir. Anestezi kaynaklı riskler her cerrahide olduğu gibi bu prosedürde de göz önünde bulundurulur. Yüksek hacimli merkezlerde, deneyimli beyin cerrahisi ve kulak burun boğaz ekibinin birlikte çalışması, ileri görüntüleme ve intraoperatif teknolojinin sistemli kullanımı ile bu komplikasyonların büyük bölümü etkin biçimde önlenebilir ya da erken müdahale ile düzeltilebilir hâle gelir.

Hipofiz Adenomu Cerrahi Müdahale Yapılmadığında Ne Olur?

Hipofiz adenomunun cerrahi endikasyonu bulunmasına rağmen tedavi edilmediği durumlarda hastalık kendi doğal seyri içinde ilerler ve zamanla hem hormonal hem de mekanik nedenlerle ciddi klinik sonuçlara yol açar. Küçük ve hormonal aktivitesi olmayan mikroadenomlarda dikkatli izlem, radyolojik ve endokrin takip yeterli olabilir; ancak fonksiyonel adenomlarda ya da progresif büyüme gösteren makroadenomlarda tedavisiz kalınması geri dönüşü zor sağlık sorunlarına neden olur. Non-fonksiyonel makroadenomlarda tümör büyümeye devam ettikçe optik kiyazma üzerine bası şiddetlenir, bitemporal hemianopsi denilen görme alanı defekti ilerler, görme keskinliği düşer ve nihayetinde tek veya iki taraflı kalıcı körlük gelişebilir.

Aynı zamanda büyüyen tümör, kavernöz sinüslere doğru yayılarak üçüncü, dördüncü ve altıncı kraniyal sinirleri sıkıştırır; bu durum çift görme, göz kapağı düşüklüğü, göz hareketlerinde kısıtlılık ve yüzün üst bölgesinde uyuşukluğa neden olur. Suprasellar yayılım hipotalamus basısına yol açarak iştah ve uyku düzensizliği, vücut ısısı regülasyon bozukluğu ve nadiren obstrüktif hidrosefaliye yol açabilir. Tümör kütlesinin normal hipofiz dokusunu baskılaması sonucu panhipopitüiterizm gelişebilir; adrenal yetmezlik, sekonder hipotiroidi, hipogonadizm, büyüme hormonu eksikliği ve gecikmiş vakalarda addisonyen kriz gibi hayatı tehdit eden tablolar ortaya çıkabilir.

Fonksiyonel adenomlar tedavi edilmediğinde her hormon fazlalığına özgü kronik komplikasyonlar birikir. Akromegalili hastalarda kardiyomiyopati, hipertansiyon, uyku apnesi, artropati, kolon polipleri ve tedavi edilmeyen olgularda beklenen yaşam süresinde on yıla varan kısalma bildirilmektedir. Cushing hastalığında dirençli hipertansiyon, tip iki diyabet, ağır osteoporoz ve kompresyon kırıkları, immünosupresyon, tromboembolik olay riskinde belirgin artış, ağır psikiyatrik komplikasyonlar ve enfeksiyona bağlı kayıplar sık görülür; tedavisiz beş yıllık mortalite yüzde elliye ulaşabilir. Prolaktinomda kronik hiperprolaktinemi kısırlık, kalıcı hipogonadizm ve osteoporoz ile sonuçlanır. Nadiren de olsa tümör içi kanama olarak tanımlanan hipofiz apopleksisi, ani başlayan şiddetli baş ağrısı, hızlı ilerleyen görme kaybı, oftalmopleji, bilinç değişikliği ve akut adrenal yetmezlik ile acil cerrahi gerektiren dramatik bir tablo olarak karşımıza çıkabilir. Bu nedenle uygun endikasyondaki hipofiz adenomlarında zamanında cerrahi karar, hastanın yalnızca yaşam kalitesini değil, çoğu zaman yaşam süresini de doğrudan etkileyen belirleyici bir müdahaledir. Sağlık kuruluşu ilgili bölümü hipofiz adenomu tanısı ile başvuran hastalarını endokrinoloji, kulak burun boğaz, nöroradyoloji, göz hastalıkları, patoloji ve radyoterapi ekipleriyle birlikte multidisipliner konseyde değerlendirir; her olguya özel planlanan endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi ile hem hormonal hem de kütle etkisi kaynaklı bulguları güvenli ve etkili biçimde tedavi etmeyi hedefler. Sizin veya bir yakınınızın hipofiz bezi ile ilgili şüpheli bulguları varsa, doğru tanı ve zamanında tedavi için Beyin ve Sinir Cerrahisi polikliniğine başvurabilirsiniz.

Bilgilendirme: Bu içerikte yer alan bilgiler yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hekim muayenesi, tıbbi tanı veya tedavi yerine geçmez; her hastanın kendine özgü klinik durumu, muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları farklılık gösterebileceğinden tedavi kararı yalnızca ilgili uzman hekim tarafından bireysel değerlendirme sonrası verilir.

Kaynakça

  1. StatPearls - National Center for Biotechnology Information (NCBI) — Transsfenoidal cerrahi teknik ve uygulamancbi.nlm.nih.gov/books/NBK556128
  2. National Cancer Institute (NCI) — Hipofiz tümörleri tanı ve tedavisicancer.gov/types/pituitary/patient/pituitary-treatment-pdq
  3. Mayo Clinic — Hipofiz tümörleri: belirtiler ve cerrahi tedavimayoclinic.org/diseases-conditions/pituitary-tumors/symptoms-causes/syc-20350548
  4. National Institute of Diabetes and Digestive and Kidney Diseases (NIDDK) — Hipofiz bezi bozuklukları ve akromegaliniddk.nih.gov/health-information/endocrine-diseases/acromegaly

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Beyin ve Sinir Cerrahisi Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.