Göz kanlanması, sklera olarak adlandırılan gözün beyaz kısmında yer alan yüzeyel damarların genişlemesi veya bu damarlardan sızan kanın konjonktiva altında birikmesi sonucunda ortaya çıkan görsel bir bulgudur. Toplumda oldukça sık karşılaşılan bu tablo, kimi zaman uykusuzluk ya da yorgunluk gibi basit nedenlere bağlıyken, kimi zaman da altta yatan ciddi bir oküler ya da sistemik hastalığın habercisi olabilmektedir. Bu nedenle göz yüzeyinde belirginleşen kızarıklığın nedeninin doğru anlaşılması, uygun yaklaşımın belirlenmesinde önemli bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Göz kanlanmasının değerlendirilmesinde yalnızca kızarıklığın kendisi değil, eşlik eden semptomların da bütüncül biçimde ele alınması gerekmektedir.
Anatomik açıdan konjonktiva, gözün ön yüzeyini ve göz kapaklarının iç kısmını örten ince, saydam bir mukoza tabakasıdır. Bu tabakanın içerisinde çok sayıda ince kan damarı bulunmakta ve normal koşullarda bu damarlar çıplak gözle zor fark edilmektedir. Ancak damar duvarlarında meydana gelen dilatasyon, tahriş, enfeksiyon veya travmatik yaralanmalar sonucunda bu damarlar belirginleşerek gözün beyaz olması beklenen bölümünde pembemsi, kırmızı ya da bordo tonlarında bir görüntü oluşturmaktadır. Bu görsel değişim tıbbi literatürde konjonktival hiperemi olarak tanımlanırken, damar duvarının yırtılarak konjonktiva altına kan sızması durumu ise subkonjonktival hemoraji adıyla anılmaktadır. İki tablo görünüş olarak benzese de altında yatan mekanizmalar birbirinden farklıdır.
Göz kanlanmasının en yaygın nedenleri arasında dijital ekranlara uzun süreli maruziyet, uyku düzensizliği, kuru hava, klimalı ortamlarda uzun süre bulunma ve alerjik reaksiyonlar sayılmaktadır. Günümüzde bilgisayar, tablet ve akıllı telefon kullanımının artmasıyla birlikte göz kırpma sıklığında belirgin azalma gözlenmekte ve buna bağlı olarak gözyaşı filminde dengesizlik oluşmaktadır. Gözyaşı miktarındaki yetersizlik ya da bileşimindeki bozulma, göz yüzeyinin kurumasına yol açmakta ve konjonktival damarların refleks olarak genişlemesine neden olmaktadır. Kuru göz sendromu olarak adlandırılan bu tablo, günümüzde göz kanlanmasının en sık karşılaşılan sebeplerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Enfeksiyöz nedenler arasında ise viral, bakteriyel ve nadiren mantar kaynaklı konjonktivitler yer almaktadır. Adenovirüs kaynaklı viral konjonktivit, oldukça bulaşıcı bir tablo olup genellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarına eşlik etmekte ve sulu akıntı ile birlikte belirgin kızarıklığa neden olmaktadır. Bakteriyel konjonktivitlerde ise pürülan yani sarımsı yeşilimsi akıntı ön plandadır ve sabah kalkıldığında göz kapaklarının birbirine yapışması sıkça bildirilen bir yakınmadır. Herpes simpleks veya zoster gibi virüslere bağlı gelişen keratokonjonktivit tabloları ise kornea tutulumu nedeniyle daha ciddi seyredebilmekte ve zamanında değerlendirilmediğinde görme keskinliğinde kalıcı azalmaya yol açabilmektedir. Bu nedenle enfeksiyöz kızarıklıklarda erken oftalmolojik değerlendirme önerilmektedir.
Alerjik konjonktivit, mevsimsel geçişlerde özellikle polen yoğunluğunun arttığı dönemlerde belirgin biçimde artış göstermektedir. Ev tozu akarları, hayvan tüyleri, küf sporları ve bazı kozmetik ürünlerdeki koruyucu maddeler de alerjik yanıtı tetikleyen etkenler arasında sayılmaktadır. Alerjik kökenli göz kanlanmasında karakteristik olarak kaşıntı ön plandadır ve bu durum enfeksiyöz tablolardan ayrımda değerli bir ipucu olarak kabul edilmektedir. Kaşıntıya ek olarak göz kapaklarında şişlik, sulanma ve fotofobi olarak adlandırılan ışığa karşı hassasiyet de eşlik edebilmektedir. Alerjik reaksiyonların yönetiminde tetikleyici etkenlerden uzak durulması ve hekim önerisi doğrultusunda antihistaminik damlaların kullanımı süreç yönetimine katkı sağlamaktadır.
Subkonjonktival hemoraji olarak bilinen tablo, konjonktiva altındaki kılcal damarlardan birinin çeşitli nedenlerle çatlaması sonucunda kanın bu bölgede birikmesi ile karakterizedir. Görünümü oldukça dramatik olabilmekte ve gözün beyaz kısmında canlı kırmızı bir leke şeklinde belirginleşmektedir. Ancak bu tablo çoğu durumda ağrısızdır ve görme keskinliğini etkilemez. Ani öksürük atakları, hapşırma, ağır yük kaldırma, kabızlığa bağlı ıkınma, kusma ve yüksek tansiyon dalgalanmaları başlıca tetikleyici faktörler arasında yer almaktadır. Antikoagülan yani kan sulandırıcı ilaç kullanan bireylerde ve travma öyküsü bulunan kişilerde de daha sık gözlenmektedir. Genellikle iki hafta içerisinde kendiliğinden gerileme eğilimi göstermektedir.
Göz kanlanmasının değerlendirilmesinde kızarıklığın lokalizasyonu önemli bir tanısal ipucu olarak değerlendirilmektedir. Yüzeyel konjonktival damarların genişlemesi genellikle iyi huylu ve öz yüzeye sınırlı tabloları düşündürürken, gözün merkezine yakın bölgelerde yoğunlaşan derin damar dilatasyonu iridosiklit, sklerit veya akut glokom atakları gibi daha ciddi durumları akla getirmektedir. Işığa karşı belirgin hassasiyet, bulanık görme, gözde şiddetli ağrı, bulantı, kusma ve gözün etrafında halkalı ışık algısı gibi bulguların eşlik ettiği durumlarda vakit kaybedilmeden oftalmolojik değerlendirme yapılması gerekmektedir. Özellikle akut açı kapanması glokomu, hızlı biçimde ele alınmadığında geri dönüşsüz görme kaybına yol açabildiğinden acil bir durum olarak kabul edilmektedir.
Kontakt lens kullanımı da göz kanlanmasının önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Uygun olmayan lens seçimi, önerilen kullanım süresinin aşılması, lens ile uyumak, lens bakım solüsyonlarının doğru uygulanmaması ve hijyen kurallarına gereken özenin gösterilmemesi göz yüzeyinde tahrişe ve enfeksiyon riskinde artışa neden olmaktadır. Kontakt lens kaynaklı korneal ülserler nadir olmakla birlikte ciddi seyirli olabilmekte ve kalıcı korneal skar bırakabilmektedir. Bu nedenle lens kullanıcılarının hekim önerisi doğrultusunda düzenli kontrollere gitmeleri ve kızarıklık, ağrı, bulanık görme gibi bulgular ortaya çıktığında lens kullanımına ara vermeleri önerilmektedir. Lens hijyenine gösterilen özen, olası komplikasyonların önüne geçilmesinde belirleyici olmaktadır.
Sistemik hastalıklar da göz yüzeyindeki kızarıklıkta rol oynayabilmektedir. Romatoid artrit, sistemik lupus eritematozus, ankilozan spondilit ve Behçet hastalığı gibi otoimmün ve inflamatuar tablolarda gözde episklerit, sklerit veya üveit gelişebilmekte ve bu durumlar tekrarlayan kızarıklıklara yol açabilmektedir. Diyabet, hipertansiyon ve kanama bozuklukları da göz damarlarının kırılganlığını arttırarak subkonjonktival kanamalara zemin hazırlayabilmektedir. Tekrarlayan ya da uzun süreli göz kızarıklıklarında bu tür sistemik nedenlerin araştırılması önem taşımaktadır. Multidisipliner değerlendirme, altta yatan nedenin doğru biçimde ortaya konmasına katkı sağlamaktadır.
Çevresel etkenler arasında rüzgar, toz, güneş ışığı, klorlu havuz suyu, deniz suyu, sigara dumanı ve endüstriyel kimyasallara maruziyet de göz yüzeyinde tahrişe neden olarak kanlanmaya sebep olmaktadır. Kaynak işi ile uğraşan bireylerde ultraviyole ışınlara koruma sağlanmadan maruz kalınması sonucunda gelişen fotokeratit, gece saatlerinde başlayan şiddetli ağrı ve kızarıklık ile karakterize bir tablodur. Benzer şekilde uzun süreli güneşe maruziyet sonrasında da yüzeyel korneal hasar gelişebilmektedir. İş yerlerinde koruyucu gözlük kullanımının önemi bu noktada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Toz yoğunluğunun fazla olduğu ortamlarda çalışan bireylerde de göz yüzeyinin düzenli olarak steril serum fizyolojik ile temizlenmesi tahrişin azaltılmasına katkı sağlamaktadır.
Blefarit olarak adlandırılan göz kapağı kenarı iltihabı da kronik göz kanlanmasının sık gözden kaçan nedenlerinden biridir. Meibomius bezlerinin işlevsel bozukluğu, deri hastalıkları ile ilişkili seboreik değişiklikler ve göz kapağı kenarındaki mikrobiyal kolonizasyon bu tabloya zemin hazırlamaktadır. Sabahları kirpik diplerinde kabuklanma, kaşıntı, yanma hissi ve tekrarlayan kızarıklık ön plandaki bulgulardır. Blefaritin yönetiminde göz kapağı hijyeninin düzenli biçimde sağlanması, ılık kompres uygulaması ve gerektiğinde hekim önerisiyle topikal preparatların kullanımı süreçte belirleyici rol üstlenmektedir. Bu tablo kronik seyirli olduğundan hasta uyumu ve düzenli takip önem taşımaktadır. Uygun yaklaşımla semptomların hafiflemesine katkı sağlanmaktadır.
Göz kanlanmasının önlenmesinde günlük yaşam alışkanlıklarının gözden geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Ekran karşısında geçirilen sürelerde 20-20-20 kuralı olarak bilinen yaklaşım önerilmektedir. Bu yaklaşımda her yirmi dakikada bir yirmi saniye boyunca yaklaşık altı metre uzaklıktaki bir noktaya bakılması, gözlerin dinlenmesine ve gözyaşı filminin yenilenmesine katkı sağlamaktadır. Çalışma ortamının nem oranının uygun düzeyde tutulması, yeterli sıvı alımına özen gösterilmesi ve kaliteli bir uyku düzeninin sağlanması göz sağlığının korunmasında etkilidir. Sigara dumanından uzak durulması, dengeli beslenme ve özellikle omega-3 yağ asitleri ile A vitamininden zengin gıdaların tüketimi gözyaşı bileşimi üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Bu tür yaşam tarzı düzenlemeleri kronik yakınmaların hafifletilmesine katkı sağlamaktadır.
Göz kızarıklığı ile başvuran bireylerde ilk değerlendirmede ayrıntılı bir anamnez alınmakta, semptomların başlangıç zamanı, süresi, eşlik eden şikayetler, ilaç kullanım öyküsü ve sistemik hastalıklar sorgulanmaktadır. Ardından biyomikroskopik muayene ile göz ön segmenti ayrıntılı biçimde incelenmekte, göz içi basıncı ölçülmekte ve gerektiğinde floresein boyama ile korneal yüzey değerlendirilmektedir. Gözyaşı miktarını ölçen Schirmer testi ile gözyaşı kırılma zamanı testi kuru göz sendromunun ayırıcı tanısında yardımcı olmaktadır. Bazı olgularda konjonktival sürüntü kültürü alınarak enfeksiyöz etkenin belirlenmesi gerekmektedir. Yönetim planı, altta yatan nedene göre bireyselleştirilerek belirlenmekte ve genel bir reçete yaklaşımından kaçınılmaktadır.
Reçetesiz satılan ve kızarıklığı gideren damlaların bilinçsiz kullanımı, tabloyu maskeleyerek altta yatan ciddi durumların gecikmiş tanı almasına yol açabilmektedir. Vazokonstriktör içerikli bu damlalar konjonktival damarları geçici olarak daraltmakta, ancak etkilerinin geçmesinin ardından reaktif damar genişlemesine sebep olarak kısır bir döngü oluşturabilmektedir. Bu tür ürünlerin uzun süreli ve hekim önerisi dışında kullanımı önerilmemektedir. Aynı şekilde kortikosteroid içerikli göz damlalarının kontrolsüz biçimde uygulanması, göz içi basıncında artışa, katarakt gelişimine ve enfeksiyonların şiddetlenmesine yol açabilmektedir. Göz yüzeyinde herpes virüsü kaynaklı bir enfeksiyon varsa steroid uygulaması dendritik ülser tablosunu ağırlaştırabilmektedir. Bu nedenle her göz damlasının hekim değerlendirmesi sonrasında kullanılması gerekmektedir.
Çocuklarda göz kanlanmasının değerlendirilmesinde de bazı özel durumların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Yenidoğan döneminde ortaya çıkan pürülan akıntılı kızarıklıklar, doğum kanalından edinilen enfeksiyonlar açısından değerlendirilmelidir. Okul çağı çocuklarında ise viral konjonktivitler oldukça hızlı yayılabildiğinden okul ortamında bulaş kontrolü önemlidir. Alerjik nedenli tekrarlayan kızarıklıklar, çocukların yaşam kalitesini ve okul başarısını etkileyebilmektedir. Çocuklarda göz kaşıma alışkanlığı korneal biçim bozukluklarına zemin hazırlayabildiğinden erken müdahale önem kazanmaktadır. Yaşlı bireylerde ise kuru göz sendromu, blefarit ve yaşa bağlı damar kırılganlığı ön plana çıkmakta, ayrıca kullanılan sistemik ilaçların yan etkileri de göz yüzeyi bulgularını etkileyebilmektedir. Bu nedenle yaş grubuna özgü değerlendirme yaklaşımı benimsenmektedir.
Göz kanlanması çoğu durumda iyi huylu bir seyir izlese de belirli uyarıcı bulguların varlığında acil oftalmolojik değerlendirme gerektirmektedir. Ani başlangıçlı şiddetli göz ağrısı, görme keskinliğinde belirgin azalma, çift görme, gözde delici veya künt travma öyküsü, kimyasal madde ile temas, ışıklara karşı belirgin hassasiyet, göz bebeğinde şekil ya da tepki değişikliği bu bulgular arasında yer almaktadır. Kimyasal madde teması durumunda gözlerin bol miktarda temiz su ile en az on beş dakika süreyle yıkanması sonrasında sağlık kuruluşuna başvurulması önerilmektedir. Erken müdahale, korneal hasarın sınırlandırılmasında ve görme fonksiyonunun korunmasında belirleyici rol oynamaktadır. Doğru zamanlama, sonucu etkileyen en önemli faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Göz sağlığının korunmasında düzenli oftalmolojik kontroller temel değil, ancak son derece önemli bir yer tutmaktadır. Herhangi bir yakınma olmasa dahi yetişkin bireylerin belirli aralıklarla göz muayenesinden geçmesi, sessiz ilerleyen glokom, katarakt ve retina hastalıklarının erken evrede saptanmasına olanak sağlamaktadır. Göz kanlanması gibi görünürde basit bir bulgunun altında bazen ciddi hastalıkların yattığı unutulmamalıdır. Bu nedenle tekrarlayan, uzun süren ya da eşlik eden ek bulguları olan kızarıklıklarda mutlaka uzman hekim değerlendirmesi önerilmektedir. Göz sağlığı, genel yaşam kalitesinin ve bağımsız yaşam becerisinin korunmasında merkezi bir öneme sahiptir. Toplumsal farkındalığın arttırılması, erken tanı oranlarının yükselmesine katkı sağlamaktadır.








