Kulak Burun Boğaz

Endoskopik Kafa Tabanı Cerrahisi

Hipofiz tümörleri ve kafa tabanı lezyonlarının burun deliklerinden endoskopik yolla, dıştan kesi yapılmadan çıkarıldığı beyin cerrahisi ile ortak yürütülen ameliyattır.

Endoskopik kafa tabanı cerrahisi, kafatasının en derin ve ulaşılması güç bölgesi olarak kabul edilen orta ve arka kafa tabanı bölgelerine burun yolu üzerinden ince kalibre endoskoplar ve mikroaletlerle ulaşılmasını sağlayan modern bir cerrahi yaklaşımdır. Bu teknik, geleneksel kraniyotomi girişimlerinin aksine cilt insizyonu, kemik flep kaldırılması ve beynin retraksiyonu gibi işlemleri gerektirmediği için minimal invaziv beyin ve kafa tabanı cerrahisi başlığı altında değerlendirilir. Kulak Burun Boğaz ekibi ile beyin cerrahisi ekibinin ortak çalıştığı bu yaklaşım; hipofiz adenomları, kranyofarenjiyomlar, kordomalar, kondrosarkomlar, meningiomlar, klival tümörler, sfenoid sinüs kitleleri ve seçilmiş anevrizmalarda giderek daha sık tercih edilmektedir. Endoskopik endonazal transesfenoidal cerrahi terimi, burun deliğinden başlayıp nazal koridor, sfenoid sinüs ve sella turcica boyunca ilerleyen ve gerektiğinde ön, orta, hatta arka kafa tabanına doğru genişletilebilen tüm yaklaşımları kapsar. Bu genişletilmiş versiyona literatürde “expanded endonasal approach” (EEA) adı verilir ve tuberkulum sella, planum sfenoidale, klivus, petröz apeks, foramen magnum çevresi gibi çok farklı anatomik hedeflere ulaşmayı mümkün kılar. Hastanın gündelik yaşama daha erken dönmesi, saçlı deride kesi izi olmaması, beyin dokusunun manipülasyonundan kaçınılması ve gözlem altında kalış süresinin azalması sayesinde endoskopik teknikler, uygun endikasyonlarda kraniyotomi yerine ilk sıra tedavi olarak değerlendirilmektedir. Aşağıdaki bölümlerde bu cerrahinin hangi tümörlerde uygulandığı, hangi anatomik ve teknik prensiplerle yürütüldüğü ve ameliyat sonrası dönemde hastanın karşılaşabileceği süreçler detaylı olarak ele alınmıştır.

Endoskopik Endonazal Kafa Tabanı Cerrahisi Hangi Tümörlerde Uygulanır?

Endoskopik endonazal yaklaşım en sık hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde kullanılır. Hipofiz bezinin ön lob kaynaklı adenomları, sella turcica adı verilen kemik cebin içine sıkışmış olarak büyür ve burun arka duvarı ile sfenoid sinüs arasından geçen dar bir kemik koridorla mükemmel bir ekspozisyon sağlar. Bu nedenle sella tabanı, tarihsel olarak endoskopik cerrahinin en erken uygulandığı hedef bölgedir. Fonksiyonel adenomlar arasında somatotrop (akromegali), laktotrop (prolaktinoma, medikal tedaviye yanıt vermeyen olgular), kortikotrop (Cushing hastalığı), tirotrop ve gonadotrop tümörler; nonfonksiyonel adenomlar arasında ise kitle etkisi nedeniyle görme kaybı ya da hipopituitarizm oluşturan tümörler cerrahi endikasyon oluşturur.

Kranyofarenjiyoma sella ve suprasellar bölgeyi tutan, sıklıkla kalsifik ve kistik komponentleri olan histolojik olarak benign fakat davranış olarak agresif seyredebilen bir tümördür. Endoskopik endonazal transtuberküler yaklaşımla bu tümörlerin optik kiyazma ile hipotalamus arasındaki kısımlarına doğrudan görüş sağlanır. Rathke kleft kistleri ve sella kaynaklı diğer kistik lezyonlar da benzer koridorla drene edilir. Klival kordomalar ise notokord kalıntılarından köken alan, kemikte yavaş fakat destrüktif büyüyen tümörler olup klivus kemiğinin santralinde yerleştikleri için endoskopik yolun anatomik olarak en uygun olduğu lezyonlar arasında yer alır. Kondrosarkomlar, petroklival meningiomlar, esteziyonöroblastom, sinonazal karsinomların kafa tabanına uzanan komponentleri, planum sfenoidale meningiomu, olfaktör oluk meningiomu ve foramen magnum önü meningiomları da seçilmiş vakalarda bu yaklaşımla çıkarılabilir.

Ek olarak juvenil nazofarengeal anjiofibrom, ensefalosel, dermoid ve epidermoid kistler, beyin omurilik sıvısı kaçağına neden olan defektler, sfenoid sinüs mukoseli, izole sfenoid sinüs enfeksiyonları, kafa tabanı travmatik defektleri ve seçilmiş anevrizmalar da endoskopik endonazal ulaşımın kullanıldığı diğer patolojiler arasındadır. Tümörün çevre kritik yapılarla ilişkisi, damarsal invazyon durumu, konsistansı ve boyutu her hasta için multidisipliner konsültasyonda değerlendirilir; bu değerlendirmenin sonucunda endoskopik yaklaşımın tek başına yeterli olup olmayacağı, hibrid bir yaklaşım (endoskopik + mikroskopik kraniyotomi) gerekip gerekmediği ya da öncelikli olarak kraniyotomi seçilmesinin daha uygun olacağı belirlenir.

Hipofiz Adenomu Ameliyatında Neden Burun Yolu Tercih Edilir?

Hipofiz bezi, kafatasının tam ortasında, sella turcica adı verilen küçük bir kemik cep içinde yerleşiktir. Bu cebin hemen önünde ve altında ise sfenoid sinüs bulunur; sfenoid sinüsün ön duvarı arka nazal boşluğun tavanına açılır. Dolayısıyla iki delikli burundan başlayıp arka koanaya, oradan da sfenoid ostiuma doğru ilerlenirse, hipofiz bezine doğrudan ve neredeyse düz bir hatta ulaşılabilir. Bu güzergâh üzerinde beyin dokusuna dokunulmaz, dural sinüsler doğrudan geçilmez ve serebral retraksiyon gerekmez. Yaklaşım, beyin dokusunu itmeden sella tabanına ulaşan yaklaşık 12-14 santimetrelik düz bir kanal ile karakterizedir.

Kraniyotomi seçildiğinde ise cerrah, kafatasının belirli bir bölgesinden kemik flep kaldırıp beyin loblarını birbirinden ayırarak veya subfrontal olarak beyni yukarı kaldırarak hipofize ulaşmaya çalışır. Bu manevralar sırasında frontal lobun bazal yüzeyi, olfaktör traktus, optik sinir, karotis arterin supraklinoid segmenti ve ön serebral arterler tıbbi manipülasyona maruz kalır. Endonazal yol seçildiğinde bu yapılar tümör tarafından işgal edilmemişse, doğrudan riske girmez. Ayrıca cerrahın çalışma açısı sella tabanına dik olduğu için, sella içindeki adenom dokusu, gözle görülen normal hipofiz bezinden ayrılarak seçici olarak çıkarılabilir. Bu seçici rezeksiyon, ameliyat sonrası hipopituitarizm oranlarını düşük tutar.

Bir diğer önemli neden hipofiz adenomlarının histolojik yumuşaklığıdır. Adenomlar sıklıkla emilebilir kıvamda olduğundan, ince cerrahi ring küretler, aspiratörler ve mikrodebrider benzeri sistemler ile parçalanarak çıkarılır. Bu tümör konsistansı, dar bir koridor içinden yapılan cerrahiye uygundur. Sert konsistanslı, kalsifiye veya damardan zengin tümörlerde ise endonazal yol yeterli olmayabilir; bu vakalarda ya genişletilmiş endonazal yaklaşım seçilir ya da kraniyotomi tercih edilir. Modern nöronavigasyon, intraoperatif MR, floresan boyalar (indosiyanin yeşili gibi) ve yüksek çözünürlüklü endoskopik kameralar sayesinde endonazal yol, çoğu adenom vakasında ilk seçenek olarak öne çıkmaktadır.

Transsfenoidal Yaklaşım ile Kraniyotomi Arasındaki Farklar Nelerdir?

Transsfenoidal yaklaşım, sfenoid sinüsün içinden geçilerek sella tabanına ulaşılan tüm cerrahi yöntemleri kapsar; bu yaklaşım tarihsel olarak sublabial (üst dudak altından), transnazal mikroskopik ve endoskopik endonazal olmak üzere üç ana modelde gerçekleştirilmiştir. Günümüzde standart, endoskopik endonazal transesfenoidal yaklaşımdır. Kraniyotomi ise kafatasının bir bölgesinin geçici olarak açılıp beyin dokusunun ekspoze edildiği açık cerrahi işlem grubuna verilen genel isimdir. İki yaklaşım arasındaki temel fark, hedef bölgeye erişim koridorudur.

Transsfenoidal cerrahi, cilt insizyonu içermez; hasta ameliyattan uyandığında yüzünde herhangi bir izle uyanmaz. Beyin dokusuna dokunulmadığı için beyin ödemi, epilepsi riski, kortikal manipülasyon kaynaklı geçici nörolojik defisit çok düşük düzeyde kalır. Ameliyat süresi bir hipofiz adenomu için ortalama 90 ila 180 dakikadır. Hastalar çoğunlukla ameliyattan bir gün sonra ayağa kalkar, oral beslenmeye erken dönerler ve 2-4 gün içinde taburcu olurlar. Kraniyotomide ise ameliyat süresi 4-6 saati aşabilir, saçlı deri kesisi, kemik flep, dural açılım ve sıklıkla beyin retraksiyonu gerekir. Hastane yatışı 5-10 gün arasında değişebilir ve nörolojik iyileşme süresi genellikle daha uzundur.

Bununla birlikte kraniyotomi, endonazal yolun ulaşamadığı ya da yeterli görüş sağlayamadığı bazı durumlarda vazgeçilmezdir. Tümör optik kiyazmayı aşarak lateral olarak yayılmışsa, arka fossaya doğru büyümüşse, damarsal olarak zengin ve sert konsistanslıysa ya da orta hattan uzak lateral kavernöz sinüs komponentine sahipse pterional, orbitozigomatik veya subfrontal kraniyotomi tercih edilir. Bazı olgularda ise iki yol birlikte kullanılır; buna “above and below” kombine yaklaşım denir ve özellikle dev hipofiz adenomlarında, kranyofarenjiyoma ve büyük klival tümörlerde uygulanır. Karar süreci hastaya özgü olup tümör anatomisi, hastanın komorbiditeleri ve merkezin deneyimi ile şekillenir.

Kordoma Rezeksiyonunda Endoskopik Cerrahinin Sınırları Nedir?

Kordomalar, embriyonik notokord kalıntılarından köken alan, klivus kemiğinin santralinde büyüyen, histolojik olarak düşük dereceli malign fakat lokal davranışı agresif tümörlerdir. Klivusun santral yerleşimi, endoskopik endonazal yolun anatomik olarak en uygun olduğu bölge olması nedeniyle küçük ve orta boyutlu kordomalarda cerrahinin ilk seçeneği endonazal yaklaşımdır. Ancak kordoma cerrahisinin başarısı tam rezeksiyon oranı ile doğrudan ilişkilidir; subtotal rezeksiyon vakalarında rekürrens kaçınılmazdır. Bu nedenle endoskopik cerrahinin sınırları, tümörün ulaşılabilirliği açısından titiz bir planlama gerektirir.

Klivus üç bölgeye ayrılır: üst klivus (sella tabanından dorsum sella’ya kadar), orta klivus (sella’dan sfenoid tabanına kadar) ve alt klivus (sfenoid tabanından foramen magnum’a kadar). Üst ve orta klivus lezyonları endoskopik endonazal yolla oldukça iyi görüntülenir. Alt klivus ve foramen magnum ön yüzü ise transklival ya da transodontoid endonazal genişletilmiş yaklaşımlarla değerlendirilir. Ancak tümör lateralde petröz apeksin ötesine geçmişse, aşağıda C1-C2 seviyesinin altına inmişse, ya da parafarengeal alana doğru laterale yayılmışsa yalnızca endonazal koridor yeterli olmaz. Bu vakalarda far lateral yaklaşım, retrosigmoid yaklaşım veya kombine transservikal-endonazal yaklaşımlar planlanır.

Kordoma cerrahisinin bir diğer sınırlayıcı unsuru, tümörün internal karotis arterlere ve alt kranyal sinirlere yakınlığıdır. Karotis arterin paraklival ve parafarengeal segmentleri, klival kordoma cerrahisinde en riskli anatomik noktalardır. Bu segmentlerin lokalizasyonu nöronavigasyon ve intraoperatif Doppler ile doğrulanır. Cerrahi sonrası kalıntı tümör dokusu için genellikle proton beam radyoterapi veya karbon iyon terapisi ek tedavi olarak önerilir. Endoskopik endonazal cerrahi, kordomada tek başına küratif bir tedavi olmaktan çok, olabildiğince maksimum güvenli rezeksiyon ve ardından yüksek doz radyasyona zemin hazırlayan multidisipliner bir tedavi zincirinin ilk halkasıdır.

Kulak Burun Boğaz ve Beyin Cerrahisi Ekipleri Ameliyat Sırasında Nasıl Ortak Çalışır?

Endoskopik kafa tabanı cerrahisi, iki ayrı uzmanlık dalının birlikte çalışmasını gerektiren nadir cerrahi disiplinlerden biridir. Ekip modelinde kulak burun boğaz cerrahı burun içi ve sfenoid koridorun oluşturulması, endoskop kontrolü ve nazoseptal flebin hazırlanması gibi burun ve kafa tabanı bileşenlerinden sorumluyken; beyin cerrahı, dural açılım, tümör rezeksiyonu, damarsal ve nörolojik yapıların diseksiyonu ve dura tamiri gibi intraduralkısımdan sorumludur. Bu iş bölümüne literatürde “four hands, two surgeons” yani “iki cerrah, dört el” tekniği denir. Bu teknik sayesinde bir cerrah sürekli endoskopu tutup ekspoze ederken, diğer cerrah her iki elini kullanarak diseksiyon yapabilir.

Ameliyat başlamadan önce ortak planlama toplantısı yapılır. Görüntüleme değerlendirmesinde MR ve BT anjiyografi bulguları birlikte gözden geçirilir; tümörün Knosp sınıflaması, sfenoid sinüs pnömatizasyonu, internal karotis arter varyasyonları, optik kanal seyri ve nazoseptal fleple rekonstrüksiyon planı gibi konular üzerinde uzlaşılır. Endokrinoloji ekibi hormon profilini yorumlar; oftalmoloji görme alanı ve görme keskinliği bulgularını raporlar. Böylece ameliyat, sadece cerrahi hedefe değil, hastanın tüm klinik bütünlüğüne odaklanmış bir plan çerçevesinde yürütülür.

Ameliyat esnasında iki cerrah da ayrı monitörden aynı endoskopik görüntüyü izler. Nöronavigasyon sistemi, cerrahın aletinin ucunun anlık olarak MR/BT görüntüsündeki yerini gösterir. Bu sayede cerrahi sınırlar hatasız korunur. İntraoperatif nörofizyolojik monitörizasyon ile optik sinir uyarılmış potansiyeli, kraniyal sinir motor potansiyelleri ve somatosensöriyel yanıtlar takip edilir. Beyin cerrahı, damarsal yapılar veya kraniyal sinirlerle karşılaştığında kulak burun boğaz cerrahı ile eşzamanlı olarak endoskop açısını değiştirir. Bu ortak çalışma modeli, cerrahi süreyi kısaltmakla kalmayıp komplikasyon oranlarını da anlamlı derecede azaltır.

Sfenoid Sinüs Koridoru Oluşturulurken Nazal Yapılar Korunur mu?

Endoskopik endonazal yaklaşımın başarısı, burun içindeki normal anatomik yapıların olabildiğince korunmasına bağlıdır. Cerrahi koridor, iki farklı nazal deliğinden ilerleyen aletlerle iki elli çalışma imkânı sağlayacak şekilde tasarlanır. Bu koridor oluşturulurken orta konka, üst konka, sfenoetmoid reses ve sfenoid ostium anatomik olarak dikkate alınır. Standart yaklaşımda orta konka mümkün olduğunca laterale itilerek korunur; ancak geniş cerrahi alan gerekli olduğunda orta konka bir tarafta rezeke edilebilir. Bu, kalıcı ciddi bir işlev kaybına neden olmaz.

Nazal septumun arka bölümünde küçük bir pencere açılarak binostril yaklaşım kolaylaştırılır. Buna “posterior septektomi” denir. Böylece iki farklı burun deliğinden gönderilen aletler, karşılıklı olarak sfenoid koridora ulaşır ve ekip modelinde ortak çalışma alanı oluşturulur. Sfenoid sinüsün ön duvarı kısmen ya da tümüyle açılır; bu aşamada sfenoetmoid resesteki mukoza örtüsü mümkün olduğunca korunur çünkü burada nazoseptal flebin damar beslenmesini sağlayan posterior septal arter dallarının seyri bulunur. Bu arter dalları korunmadığında kaliteli bir Hadad flep yapılamaz.

Ameliyat sonunda nazal koridor yeniden anatomik pozisyonuna getirilir; orta konka medializasyonu ile geri konumlandırılır, septal fleple rekonstrüksiyon yapılan bölge tabaka tabaka kapatılır. Genellikle burun içine geçici bir tampon veya balon konur ve 3-5 gün içinde çıkarılır. Uzun vadede hastalar burun tıkanıklığı, koku alma zayıflığı, kabuklanma ve nazal kuruluk gibi geçici semptomlar yaşayabilir; ancak bu semptomlar 4-8 hafta içinde büyük ölçüde geriler. Ameliyat sonrası düzenli nazal irrigasyon ve poliklinik kontrolünde endoskopik nazal debridman ile mukozal iyileşme desteklenir.

Ameliyat Sonrası Beyin Omurilik Sıvısı Kaçağı Riski Ne Kadardır?

Beyin omurilik sıvısı (BOS) kaçağı, endoskopik kafa tabanı cerrahisinin en önemli komplikasyonudur çünkü menenjit, pnömosefali ve sonrasında nörolojik sekel gelişme riskini beraberinde getirir. Kaçak riski, cerrahinin tipine ve yapılan dural açılıma bağlıdır. Standart sella cerrahisinde intraoperatif BOS kaçağı görülme olasılığı yaklaşık yüzde 15-25 arasındadır ve rekonstrüksiyon iyi yapıldığında postoperatif kalıcı kaçak oranı yüzde 1-3’ün altına iner. Genişletilmiş endonazal yaklaşımlarda ise dura defekti çok daha büyük olduğundan intraoperatif BOS kaçağı hemen her vakada oluşur ve postoperatif kaçak riski yüzde 5-10 aralığındadır.

Bu risk, doğru rekonstrüksiyon teknikleri ile ciddi biçimde düşürülebilir. Rekonstrüksiyon merdiven basamağı gibi çok katmanlı bir yapılanmadır. En içte fasya lata veya sentetik dura grefti kullanılır. Ortada abdominal yağ dokusu ile ölü boşluk doldurulur. Dış katman olarak nazoseptal flep (Hadad flebi) kaydırılarak defektin üzerine yatırılır. Bunun üzerine biyolojik yapıştırıcılar ve emilebilir hemostatik ajanlar konur; en dıştan ise balon veya foley kateter ile destekleyici basınç sağlanır. Bazı hastalarda ek olarak 3-5 gün süreyle lomber drenaj kateteri yerleştirilerek intrakranyal basınç düşürülür ve dural iyileşme desteklenir.

Ameliyat sonrası hastanın burnundan berrak, tuzlu su tadında sıvı gelmesi kaçak açısından uyarıcıdır. Baş öne eğildiğinde sıvı akışının artması, sabah yastıkta ıslaklık, sürekli boğaz akıntısı ve baş ağrısıyla birlikte ateş kaçak ve/veya menenjit için önemli belirtilerdir. Bu durumda hastanın laboratuvarda beta-2 transferrin testi ile değerlendirilmesi, uygun antibiyoterapi başlanması ve gerekirse revizyon cerrahi ile defektin yeniden kapatılması gerekir. Deneyimli merkezlerde bu komplikasyon oranı büyük ölçüde kontrol altında tutulmaktadır.

Nazoseptal Flep ile Kafa Tabanı Rekonstrüksiyonu Nasıl Yapılır?

Nazoseptal flep, günümüzde endoskopik kafa tabanı rekonstrüksiyonunun altın standardıdır. 2006 yılında Hadad ve Bassagasteguy tarafından tanımlanan bu flep, nazal septumun mukoperikondriyum tabakasından hazırlanan, posterior septal arterle beslenen pediküllü bir dokudur. Bu flep, endonazal yaklaşımdan sonra ortaya çıkan dural defekti örtmek için kaydırılarak kullanılır ve canlı bir mukoza örtüsü sağladığı için iyileşmesi hem hızlı hem de dayanıklıdır.

Flep hazırlanması cerrahinin başında planlanır; sıklıkla tümöre daha uzak taraftaki septumdan alınır. Endoskop kontrolünde kesiler septum mukozasının üst kenarında (kribriform plate’ten yaklaşık 1-1,5 santimetre aşağıda, olfaktör mukozayı korumak için) ve tabanında yapılır. Flebin damar pedikülü posterior septal arterin çıkış noktasına, yani sfenoid ostiumun altına yakın bir noktaya dayanır ve bu pedikül asla zedelenmez. Flep hazırlandıktan sonra ameliyat süresince ya nazofarinkse ya da tümöre uzak bir bölgeye korumalı olarak sarkıtılır. Rezeksiyon sonrası tekrar geri getirilerek dural defekt üzerine yerleştirilir.

Yerleştirme sırasında flebin kenarları kemik kenarlarına milimetrik olarak oturtulur ve flep altında hava boşluğu kalmamasına özen gösterilir. Üzerine biyolojik yapıştırıcı, emilebilir jelfoam, oksidize sellüloz gibi hemostatik malzemeler konarak sabitlenir. Balon veya nazal tampon flebin altında kalan boşluğu destekler. Genellikle 3-5. Günde balon sönderilir, 5-7. Günde tampon çıkarılır. Flebin başarısı zaman içinde endoskopik takiplerle değerlendirilir; sağlıklı flep pembe, canlı ve mukozalı görünür. Nadir vakalarda flep alınamıyorsa (önceki cerrahi veya septum tahribatı) turbinat flebi, bukkal flep, temporoparietal fasya flebi veya perikranyal flep gibi alternatifler kullanılır.

Hipofiz Bezi Hormon Fonksiyonları Ameliyattan Sonra Nasıl Etkilenir?

Hipofiz bezinin ön lobu adrenokortikotropik hormon (ACTH), tiroid stimüle edici hormon (TSH), büyüme hormonu (GH), prolaktin (PRL), luteinizan hormon (LH) ve folikül stimüle edici hormon (FSH) salgılar. Arka lob ise antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin salınımından sorumludur. Ameliyat sonrasında bu hormon eksenlerinin geçici veya kalıcı olarak etkilenmesi mümkündür. Ancak modern seçici cerrahi tekniklerle bu etkilenme oldukça sınırlıdır; normal hipofiz dokusu görsel olarak adenomdan ayrılabildiği için korunması hedeflenir.

Nonfonksiyonel makroadenomlarda cerrahi öncesi hipopituitarizm çoğunlukla mevcuttur; ameliyat sonrası bu tabloda değişik derecelerde düzelme görülebilir. Fonksiyonel adenomlarda amaç, aşırı salgılayan hücre kümesini seçici olarak çıkarmak ve hormon fazlalığını normale çekmektir. Cushing hastalığında ACTH normalize olur, akromegali cerrahisinde büyüme hormonu ve IGF-1 düzeyi düşer; başarı, tümörün küçüklüğü ve dural invazyonun olmayışıyla doğrudan ilişkilidir. Ameliyat sonrası ilk 24-48 saatte kortizol düzeyi yakından takip edilir; risk altındaki hastalara stres dozunda glukokortikoid replasmanı yapılır.

Cerrahi sonrası kalıcı hipopituitarizm gelişme riski dev tümörlerde, ikinci veya üçüncü cerrahilerde ve invaziv tümörlerde daha yüksektir. Bu hastalar endokrinoloji polikliniğinde uzun süreli izlenir; kortikosteroid, tiroid hormonu, cinsiyet hormonları veya büyüme hormonu replasmanı ile normal yaşam kalitesi sürdürülebilir. Prolaktinoma cerrahisinden sonra prolaktin düzeyinin normale gelmesi tümörün büyüklüğüne ve invazivliğine bağlıdır; medikal tedaviye (kabergolin) yanıtsız vakalar seçilmiş cerrahi endikasyonlarını oluşturur. Ameliyat sonrası ilk 6 hafta ile 3 ay arasında hormonal değerlendirme, gelecekte replasman ihtiyacını belirler.

Diabetes İnsipidus Ameliyat Sonrası Neden Gelişir ve Kalıcı mıdır?

Diabetes insipidus (Dİ), antidiüretik hormon (ADH) eksikliğine bağlı gelişen ve idrarın yoğunlaştırılamamasıyla karakterize bir tablodur. Bu tabloda hasta günde 3-15 litreye ulaşabilen bol miktarda sulu idrar çıkarır, aynı oranda susama hisseder ve serum sodyum düzeyi yükselir. ADH, hipotalamusun supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerinde sentezlenip infundibulum yoluyla arka hipofize taşınır ve buradan kana verilir. Ameliyat sırasında hipofiz sapı manipülasyonu veya arka hipofize temas bu eksende geçici veya kalıcı bir aksamaya yol açabilir.

Cerrahi sonrası Dİ üç fazlı bir seyir izleyebilir. Birinci fazda ilk 24-48 saatte akut ADH salınımının durması ile geçici Dİ görülür ve bol idrar çıkışı yaşanır. İkinci fazda 5-7 gün süren nörohipofizden depo ADH salınımına bağlı olarak “interfaz” denilen ve uygunsuz ADH sendromuna benzeyen dönem gelişebilir; bu dönemde sodyum düşer. Üçüncü fazda depo tükenince kalıcı Dİ tablosuyla karşılaşılabilir. Bu üç fazlı seyir, hasta izlemi sırasında sıvı ve elektrolit dengesinin çok yakın takibini zorunlu kılar; her 4-6 saatte bir idrar çıkışı, dansite, serum sodyumu ve osmolalite değerlendirilir.

Ameliyat sonrası Dİ gelişme sıklığı seçici mikroadenom cerrahisinde yüzde 10-20 civarındadır ve büyük çoğunluğu geçicidir. Kalıcı Dİ görülme oranı yüzde 2-5 arasındadır; en yüksek risk kranyofarenjiyoma, dev adenomlar ve tekrar cerrahilerdedir. Tedavide desmopressin (DDAVP) intranazal, oral veya subkütan yolla verilir. Hasta susama duyusu sağlamsa oral sıvı alımı ile idrar çıkışını dengeleyebilir; ancak susama merkezi de etkilenmişse (adipsik Dİ) sıkı endokrinolojik takip şarttır. Uzun vadeli izlemde çoğu hastada Dİ tablosu 3-6 ay içinde geriler; kalıcı vakalarda ise yaşam boyu düzenli tedavi ile normal yaşam sürdürülebilir.

Görme Kaybı ve Optik Kiazma Basısı Cerrahi Sonrası Düzelir mi?

Hipofiz makroadenomlarının en tipik semptomlarından biri görme alanı defektidir. Sella turcica’nın hemen üzerinde yer alan optik kiyazma, adenomun yukarı doğru büyümesiyle birlikte alttan basıya uğrar ve klasik olarak bitemporal hemianopsi tablosuyla karşımıza çıkar. Bu tablo başlangıçta üst dış kadranlarda başlar, ilerledikçe tüm temporal alanı kapsar. Görme keskinliği de düşebilir, atrofi gelişmişse renkli görme etkilenir. Ameliyatın ana amaçlarından biri, bu bası bulgularını geri döndürmektir.

Cerrahi sonrası görme fonksiyonlarında düzelme oranı yüksek olmakla birlikte, düzelme derecesi basının süresine, optik sinir atrofisinin derinliğine ve tümörün optik yapılara ne kadar sarıldığına bağlıdır. Kısa süreli basıya uğramış ve atrofi gelişmemiş hastalarda ameliyat sonrası ilk günlerde bile hızlı iyileşme görülebilir. Buna karşın uzun süredir bası altındaki, papilla solukluğu ile başvuran hastalarda düzelme kısıtlı olabilir. Genel olarak literatürde ameliyat sonrası görme fonksiyonlarında düzelme oranı yüzde 70-90 arasında bildirilmektedir.

Görme takibi için ameliyat öncesi mutlaka görme keskinliği, renkli görme, göz dibi muayenesi, görme alanı (Humphrey perimetrisi) ve gerekirse optik koherens tomografi (OKT) ile retina sinir lifi kalınlığı ölçülmelidir. Ameliyat sonrası 6. Hafta, 3. Ay ve 6. Ayda bu ölçümler tekrarlanır. Görme alanında düzelme sıklıkla ilk üç ay içinde belirginleşir, ancak 12-18 aya kadar iyileşme devam edebilir. Nadir vakalarda ameliyat sonrası dönemde optik kiyazmaya yönelik hematom, iskemi veya reaktif ödem gelişebilir; bu durumda erken tanı ve müdahale görme kaybını önler.

Dev Adenom veya Kavernöz Sinüs İnvazyonu Olan Tümörlerde Tam Rezeksiyon Mümkün müdür?

Dev hipofiz adenomu, çapı 4 santimetreyi aşan tümörler için kullanılan bir tanımdır; bu tümörler sıklıkla suprasellar, parasellar, retrosellar ya da infrasellar yönde yayılım gösterir. Yayılım derecesi Knosp sınıflaması ile değerlendirilir. Knosp sınıflaması, koronal MR görüntülerinde internal karotis arter kavernöz segmentinin oluşturduğu hatlara göre 0’dan 4’e kadar derecelendirme yapar. Knosp 0-1 tümörlerde kavernöz sinüs invazyonu yoktur veya minimaldir; bu vakalarda tam rezeksiyon şansı yüksektir. Knosp 3-4 tümörlerde ise karotis arterin lateralinden geçilmesi gerekir ve tam rezeksiyon oranı belirgin şekilde düşer.

Kavernöz sinüs, içinden internal karotis arterin, 3, 4, 6. Kranyal sinirlerin ve 5. Sinirin oftalmik ve maksiller dallarının geçtiği venöz bir yapıdır. Endoskopik yaklaşımla medial kompartmanına ulaşmak mümkündür ancak lateral kompartmana ulaşım hem cerrahi açıdan hem de sinir yaralanma riski açısından güçtür. Bu nedenle kavernöz sinüs invazyonu bulunan tümörlerde ameliyatın amacı, karotis arter ve kranyal sinirleri koruyarak mümkün olan en fazla tümörü çıkarmak ve rezidü tümör için ek tedavi planlamaktır.

Rezidü tümör kalan hastalarda tedavi seçenekleri; stereotaktik radyocerrahi (Gama Knife, CyberKnife), fraksiyone radyoterapi, medikal tedavi (dopamin agonistleri, somatostatin analogları) ve seçilmiş vakalarda ikinci cerrahi olarak sıralanır. Multidisipliner konsey, hastanın hormon aktivitesi, görme durumu, yaş, tümör büyüme hızı gibi kriterleri değerlendirerek uygun protokolü belirler. Sonuç olarak dev tümörlerde ve kavernöz sinüs invazyonunda tam rezeksiyon her zaman gerçekçi bir hedef değildir; bunun yerine tümör kontrolü, semptom düzelmesi ve yaşam kalitesinin korunması hedeflenir.

Ameliyat Sonrası Koku Alma Duyusu Etkilenir mi?

Koku duyusu, nazal boşluğun tavanında bulunan olfaktör epitelde başlar; buradaki reseptörlerden gelen sinyaller kribriform plate’ten geçerek olfaktör bulbusa ulaşır. Endoskopik endonazal cerrahi sırasında olfaktör mukoza ve olfaktör oluk anatomik olarak korunmaya çalışılır; ancak koridorun genişletilmesi, kanama, ödem ve nazoseptal flep hazırlanması sırasında koku duyusu geçici olarak etkilenebilir. Cerrahi sonrası ilk 4-6 haftada hastalar sıklıkla koku duyusunda hafif ile orta derecede azalma bildirir.

Koku kaybının kalıcı olması, standart hipofiz cerrahisinde oldukça nadirdir. Ancak genişletilmiş endonazal yaklaşımlarda, özellikle kribriform plate düzeyinde bilateral çalışma gerektiren cerrahilerde (olfaktör oluk meningiomu, esteziyonöroblastom gibi) koku duyusunda kalıcı azalma daha sık görülür. Bu riskin hastaya cerrahi öncesi net biçimde anlatılması, bilinçli onay için önemlidir. Nazoseptal flebin yüksek kesim planı, olfaktör mukoza korunması ile birlikte planlanır; bu detay, koku fonksiyonunu koruyan cerrahi tekniklerin önemli bir bileşenidir.

Ameliyat sonrası koku fonksiyonunu değerlendirmek için standardize test setleri (Sniffin’ Sticks, UPSIT gibi) kullanılabilir; hastalar cerrahi öncesi ve sonrasında bu testlerle karşılaştırmalı olarak izlenir. Nazal irrigasyon ile mukozal iyileşmenin desteklenmesi, sigara ve iritan maddelerden kaçınılması, sistemik alerjik rinit varsa uygun tedavinin sürdürülmesi koku fonksiyonunun iyileşmesine yardım eder. Koku eğitimi (smell training) olarak bilinen dört farklı aroma ile günde iki kez 15-20 saniyelik uyaran verilmesine dayalı egzersizler, iyileşmeyi hızlandırabilir. Çoğu hastada 6 ay içinde belirgin düzelme görülür.

Endoskopik Kafa Tabanı Cerrahisinden Sonra Radyoterapi veya Gama Knife Gerekir mi?

Endoskopik kafa tabanı cerrahisinin ardından radyoterapi ihtiyacı, tümörün türüne, rezeksiyonun tam olup olmamasına ve tümörün hormonal aktivitesine göre değişir. Nonfonksiyonel adenomlarda tam rezeksiyon sağlanmışsa ek radyasyon tedavisine gerek kalmaz; hasta yalnızca yıllık MR ve klinik izlem ile takibe alınır. Ancak subtotal rezeksiyon yapılmışsa, hızlı büyüyen ya da agresif özellikler taşıyan tümörlerde stereotaktik radyocerrahi (Gama Knife veya CyberKnife) veya fraksiyone radyoterapi ile ek tedavi planlanır.

Fonksiyonel adenomlarda cerrahi başarı, hormon düzeyinin normalleşmesi ile ölçülür. Cushing hastalığında ACTH’nın, akromegalide GH ve IGF-1’in, prolaktinomada prolaktinin normale gelmediği vakalarda ikinci cerrahi ya da radyocerrahi ile ek tedavi düşünülür. Gama Knife özellikle kavernöz sinüs kaynaklı rezidü tümörlerde etkilidir çünkü hedef hacim dar ve sınırları iyi tanımlanabilir. Fraksiyone yaklaşım ise büyük hacimli rezidülerde ve optik yapılarla yakın komşuluğu olan tümörlerde tercih edilebilir. Radyasyon sonrası hormonal etki genelde 6-24 ay içinde belirginleşir; kalıcı hipopituitarizm riski yıllar içinde artabilir.

Kordoma, kondrosarkom, sinonazal karsinom gibi gerçek malign veya lokal agresif tümörlerde ise cerrahi sonrası ileri radyasyon tedavisi neredeyse kural olarak eklenir. Bu olgularda proton beam radyoterapi ve karbon iyon terapisi, konvansiyonel radyoterapiye göre daha yüksek doz ile daha az yan etki avantajı sunar. Kranyofarenjiyomada ise cerrahi ve radyoterapi ikilisi arasında denge, hastanın yaşına, tümörün yerleşimine ve hipotalamik tutuluma göre kişiselleştirilir. Sonuç olarak her hasta için ek tedavi kararı multidisipliner konseyde alınır ve tedavi bir bütün olarak planlanır; cerrahi bu sürecin sıklıkla en önemli fakat tek başına yeterli olmayan halkasıdır.

Endoskopik kafa tabanı cerrahisi, ileri düzey endoskopik ekipman, deneyimli kulak burun boğaz ve beyin cerrahisi ekibi, nöronavigasyon altyapısı ve güçlü bir endokrinoloji-oftalmoloji desteği gerektiren üst düzey bir cerrahi disiplindir. Kulak Burun Boğaz kliniği; beyin cerrahisi, endokrinoloji, oftalmoloji, radyoloji, patoloji ve radyasyon onkolojisi ekipleriyle ortak yürüttüğü kafa tabanı konseylerinde her hasta için ayrıntılı görüntüleme değerlendirmesi, hormon profili taraması, görme fonksiyonu testi ve kişiselleştirilmiş cerrahi planı hazırlar. Sella tabanına yönelik seçici hipofiz adenom cerrahisi, genişletilmiş endonazal yaklaşımlarla yürütülen tuberkulum sella ve klivus lezyonları, nazoseptal flep ile kafa tabanı rekonstrüksiyonu ve karma yaklaşımlarla ele alınan dev tümörler bu yapı içinde çağdaş bilimsel standartlara uygun biçimde tedavi edilmektedir.

Bu içerik yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve hekim muayenesi, endoskopik değerlendirme, ileri görüntüleme, hormon testleri ve göz muayenesi gibi tıbbi süreçlerin yerini tutmaz. Endoskopik kafa tabanı cerrahisinin uygun olup olmadığı, yalnızca hastanın klinik bulguları, radyolojik özellikleri, hormonal profili ve genel sağlık durumu bir arada değerlendirildikten sonra deneyimli bir cerrahi ekip tarafından belirlenebilir. Hipofiz adenomu veya diğer kafa tabanı tümörleri şüphesi olan, görme alanı bozukluğu, baş ağrısı, hormonal değişiklik, süt gelmesi, adet düzensizliği, ellerde ve yüzde büyüme veya beklenmedik kilo değişimi gibi belirtiler yaşayan bireylerin; ayırıcı tanı, tedavi planlaması ve uzun süreli takip için mutlaka bir hekime başvurması ve klinik değerlendirme sonrasında kendilerine özgü tedavi kararı alınması önerilir.

Kaynakça

  1. StatPearls - National Center for Biotechnology Information (NCBI) — Endoskopik transsfenoidal hipofiz cerrahisincbi.nlm.nih.gov/books/NBK556130
  2. National Cancer Institute (NCI) — Hipofiz tümörleri tedavisicancer.gov/types/pituitary/patient/pituitary-treatment-pdq
  3. National Institute of Neurological Disorders and Stroke (NINDS) — Kordoma ve kafa tabanı tümörlerininds.nih.gov/health-information/disorders/chordoma
  4. MedlinePlus (ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi - NLM) — Hipofiz tümörleri: belirtiler, tanı ve tedavimedlineplus.gov/pituitarytumors.html

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Sık Sorulan Sorular

15 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.