Tıbbi Onkoloji

Kolon Kanseri Risk Faktörleri

Kolon kanseri yaş, aile öyküsü, beslenme ve yaşam tarzı gibi faktörlerden etkilenir, sebepler ve korunma önerilerini detaylı keşfedin.

Kolon kanseri, kalın bağırsağın son bölümünü oluşturan ve sazaltma sisteminin sonlanma noktasına kadar uzanan segmentte, mukoza tabakasındaki hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla ortaya çıkan habis bir hastalık grubudur. Hastalığın temelinde çoğunlukla adenomatöz polip adı verilen iyi huylu lezyonların uzun yıllar içerisinde geçirdiği moleküler değişiklikler bulunmaktadır. Söz konusu değişikliklerin arkasında yatan sebeplerin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu, genetik yatkınlıktan çevresel faktörlere, beslenme alışkanlıklarından yaşam biçimine kadar geniş bir yelpazeye yayıldığı bilinmektedir. Bu nedenle kolon kanserinin sebepleri değerlendirilirken tek bir etkenden çok, birbirini besleyen risk faktörlerinin bütüncül biçimde ele alınması gerekmektedir.

Yaş faktörü, kolon kanserinin ortaya çıkışında öne çıkan değişkenlerin başında gelmektedir. Vakaların büyük bir kısmının elli yaş ve üzerindeki bireylerde tespit edildiği, yaş ilerledikçe hücresel onarım mekanizmalarının etkinliğinin azalmasıyla birlikte mukoza hücrelerinde biriken hasarın kansere dönüşme olasılığının arttığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte son yıllarda kırk yaş altındaki bireylerde görülme sıklığında belirgin bir yükseliş bildirilmektedir. Erken başlangıçlı kolon kanseri olarak adlandırılan bu tabloda, çevresel faktörlerin ve beslenme alışkanlıklarındaki değişimin belirleyici rol üstlendiği düşünülmektedir. Genç yaşta ortaya çıkan olgularda ailesel yatkınlığın da titizlikle sorgulanması gerekli görülmektedir.

Genetik yatkınlık, kolon kanserinin sebepleri arasında bilimsel açıdan en ayrıntılı tanımlanmış başlıklardan birini oluşturmaktadır. Ailesel adenomatöz polipozis olarak bilinen ve APC geninde meydana gelen kalıtsal mutasyonlarla karakterize klinik tablo, kalın bağırsak boyunca yüzlerce hatta binlerce polipin gelişmesine yol açmaktadır. Bu polipler zaman içinde kanserleşme eğilimi taşıdığından, söz konusu genetik durumu bulunan bireylerde çok genç yaşlarda dahi malign dönüşüm gözlenebilmektedir. Lynch sendromu olarak tanımlanan ve DNA yanlış eşleşme onarım genlerindeki bozukluklardan kaynaklanan bir başka kalıtsal tablonun da kolon kanseri riskini önemli ölçüde artırdığı belirlenmiştir. Birinci derece akrabalarında kolon kanseri öyküsü bulunan bireylerin, ortalama toplum riskine kıyasla iki ila üç kat daha yüksek risk altında olduğu bildirilmektedir.

Kronik enflamatuar bağırsak hastalıkları, kolon kanseri gelişimi açısından üzerinde titizlikle durulan bir başka risk grubunu temsil etmektedir. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı gibi uzun süreli enflamasyona neden olan tabloların, kalın bağırsak mukozasında sürekli hasar ve onarım döngüsü oluşturduğu, bu döngünün de hücrelerdeki mutasyon birikimini hızlandırdığı bilinmektedir. Hastalığın on yılı aşan seyrinde, tutulumun yaygınlığına ve enflamasyonun şiddetine bağlı olarak kanser riskinin belirgin biçimde arttığı gözlemlenmektedir. Bu nedenle enflamatuar bağırsak hastalığı olan bireylerin düzenli kolonoskopik takip programına alınması önerilmektedir.

Beslenme alışkanlıkları, kolon kanserinin ortaya çıkışında modifiye edilebilir en güçlü faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Kırmızı etin ve özellikle işlenmiş et ürünlerinin yüksek miktarlarda tüketilmesinin, kolon mukozası üzerindeki olumsuz etkileri geniş çaplı çalışmalarla ortaya konulmuştur. İşlenmiş et ürünlerinin hazırlanma süreçlerinde ortaya çıkan nitrozaminler ve heterosiklik aminler, mukoza hücrelerinde DNA hasarına yol açan bileşikler olarak tanımlanmaktadır. Yüksek ısıda ve doğrudan alevle pişirilen kırmızı etlerde oluşan polisiklik aromatik hidrokarbonların da benzer biçimde kanserojen potansiyel taşıdığı bildirilmektedir. Diğer yandan lif içeriği yetersiz, işlenmiş karbonhidrat ağırlıklı, sebze ve meyve tüketiminin sınırlı olduğu beslenme örüntüsünün de bağırsak sağlığı üzerinde olumsuz etkiler doğurduğu vurgulanmaktadır.

Lif tüketiminin yetersizliği, dışkı hacminin azalmasına ve bağırsak geçiş süresinin uzamasına yol açmaktadır. Bağırsak içeriğinin mukozayla daha uzun süre temas etmesi, potansiyel kanserojen maddelerin epitel hücrelerini uzun süreli etkilemesi anlamına gelmektedir. Yeterli miktarda tam tahıl, baklagil, sebze ve meyve tüketiminin bağırsak mikrobiyotasını çeşitlendirdiği, kısa zincirli yağ asitlerinin oluşumunu desteklediği ve mukoza sağlığına katkı sağladığı bildirilmektedir. Kalsiyum ve D vitamini alımının yetersiz olduğu bireylerde de risk artışının bildirildiği çalışmalar bulunmaktadır. Beslenmenin çok yönlü etkileri, kolon kanseri sebepleri arasında yaşam tarzı değişiklikleriyle en fazla müdahale edilebilir alanı oluşturmaktadır.

Obezite ve fiziksel hareketsizlik, kolon kanseri gelişiminde birbirini pekiştiren iki temel etken olarak değerlendirilmektedir. Vücut kitle indeksinin yüksek seyretmesi, özellikle abdominal yağlanmanın belirgin olduğu tabloda, kronik düşük dereceli enflamasyonun tetiklendiği ve insülin direnci gelişimine zemin hazırlandığı bilinmektedir. Yüksek insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü düzeylerinin, mukoza hücrelerinde çoğalma sinyallerini artırarak kanserleşme sürecine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Düzenli fiziksel aktivitenin bağırsak motilitesini destekleyerek geçiş süresini kısalttığı, enflamatuar belirteçleri azalttığı ve bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkiler oluşturduğu bildirilmektedir. Haftada en az yüz elli dakika orta yoğunlukta egzersiz yapılmasının kolon kanseri riskini anlamlı biçimde azaltabildiği vurgulanmaktadır.

Sigara kullanımı, akciğer kanseriyle ilişkisi ön planda olmakla birlikte kolon kanseri gelişimi açısından da göz ardı edilmemesi gereken bir risk faktörüdür. Tütün dumanında bulunan çok sayıda kimyasal bileşiğin sistemik dolaşımla kalın bağırsak mukozasına ulaştığı ve orada hücresel düzeyde hasar oluşturabildiği bildirilmektedir. Uzun yıllara yayılan sigara kullanımının, hem polip gelişim sıklığını hem de mevcut poliplerin malign dönüşüm olasılığını artırdığı gözlemlenmektedir. Sigaranın bırakılmasıyla riskin zaman içerisinde azaldığı ancak tamamen yatışmasının uzun yıllar aldığı ifade edilmektedir. Alkol tüketiminin de düzenli ve yüksek miktarlarda sürdürülmesi durumunda kolon kanseri riskinde artışa yol açtığı bildirilmektedir. Alkolün metaboliti olan asetaldehitin mukoza hücrelerinde DNA hasarı oluşturabildiği ve folat metabolizmasını bozarak epigenetik değişikliklere zemin hazırlayabildiği düşünülmektedir.

Tip iki diyabetin varlığı, kolon kanseri sebepleri arasında son yıllarda üzerinde yoğun biçimde durulan bir başlığa dönüşmüştür. Kronik hiperinsülinemi ve yüksek kan şekeri düzeylerinin, hücresel çoğalma yolaklarını uyararak kanserleşme sürecine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Metabolik sendrom bileşenlerinin bir arada bulunduğu bireylerde riskin daha da belirgin şekilde arttığı gözlemlenmektedir. Bu bağlamda kan şekeri kontrolünün, vücut ağırlığının uygun aralıkta tutulmasının ve metabolik parametrelerin düzenli izlenmesinin, dolaylı yoldan kolon kanseri riskini azaltmada rol oynadığı vurgulanmaktadır.

Kalın bağırsakta daha önce saptanmış polip öyküsü, gelecekte kanser gelişimi açısından önemli bir belirteç olarak kabul edilmektedir. Özellikle bir santimetreden büyük, villöz komponent içeren veya yüksek dereceli displazi barındıran adenomatöz poliplerin, malign dönüşüm potansiyelinin yüksek olduğu bildirilmektedir. Daha önce polip nedeniyle işlem geçirmiş bireylerde, yeni polip gelişme olasılığının toplum ortalamasının üzerinde seyrettiği ve düzenli kolonoskopik takibin gerekli görüldüğü belirtilmektedir. Benzer biçimde daha önce başka bir organ kanseri geçirmiş bireylerde, özellikle meme, over ve endometrium kanseri öyküsü olanlarda kolon kanseri gelişme riskinin bir miktar arttığı bildirilmektedir.

Bağırsak mikrobiyotasının kompozisyonu, güncel araştırmalarda kolon kanseri gelişimiyle ilişkilendirilen yeni bir alan olarak öne çıkmaktadır. Sağlıklı bir mikrobiyotanın çeşitli bakteri türlerini dengeli oranlarda barındırdığı, mukoza bütünlüğünü desteklediği ve bağışıklık sisteminin uygun düzeyde aktive olmasını sağladığı bilinmektedir. Disbiyoz olarak adlandırılan mikrobiyota dengesizliği durumunda ise bazı patojenik bakteri türlerinin baskın hale geldiği ve kanserojen metabolitlerin üretimini artırdığı gözlemlenmektedir. Fusobacterium nucleatum gibi bazı bakterilerin kolon kanseri dokularında belirgin biçimde arttığının saptanması, mikrobiyotanın rolüne yönelik ilgiyi güçlendirmiştir. Antibiyotiklerin gereksiz ve uzun süreli kullanımının mikrobiyotayı olumsuz etkileyebileceği ve dolaylı yoldan risk profiline katkı sağlayabileceği vurgulanmaktadır.

Çevresel maruziyetler ve mesleki risk faktörleri de kolon kanseri sebepleri kapsamında değerlendirilmektedir. Bazı endüstriyel kimyasallarla, özellikle asbest, belirli çözücüler ve ağır metaller ile uzun süreli temas eden bireylerde risk artışına dair veriler bulunmaktadır. Radyasyon maruziyetinin, özellikle pelvik bölgeye yönelik önceden uygulanmış ışın uygulamaları öyküsü olan bireylerde ikincil kolon kanseri gelişme olasılığını artırabildiği bildirilmektedir. Bu tür maruziyet öyküsü olan bireylerin risk değerlendirmesinin ayrı bir başlık altında ele alınması önerilmektedir.

Psikososyal etkenler ve kronik stresin bağırsak sağlığı üzerindeki etkileri de tartışılan başlıklar arasında yer almaktadır. Uzun süreli stres altında kalınmasının bağırsak motilitesini, mikrobiyota dengesini ve bağışıklık sistemi işleyişini olumsuz etkileyebildiği bildirilmektedir. Bu değişikliklerin doğrudan kanser oluşumuna neden olduğunu söylemek güç olsa da yaşam kalitesini düşüren ve diğer risk faktörlerinin etkisini pekiştiren dolaylı bir rol üstlenebildiği düşünülmektedir. Yeterli uyku, düzenli beslenme, fiziksel aktivite ve stres yönetimini içeren bütüncül bir yaşam biçiminin, kolon kanseri de dahil olmak üzere pek çok kronik hastalık açısından koruyucu değer taşıdığı vurgulanmaktadır.

Kolon kanserinin sebeplerini anlamlandırırken hastalığın çok basamaklı bir moleküler süreç sonucunda geliştiğini akılda tutmak gerekli görülmektedir. Normal mukoza hücresinden başlayarak hiperplazi, düşük dereceli adenom, yüksek dereceli adenom ve invaziv kanser aşamalarına uzanan yolun ortalama on ila on beş yıl gibi uzun bir zaman diliminde tamamlandığı bilinmektedir. Söz konusu uzun süreç, tarama programlarının etkinliği açısından önemli bir zaman aralığı sunmaktadır. Elli yaş üzeri bireylerde dışkıda gizli kan testi ve kolonoskopi başta olmak üzere önerilen tarama yöntemlerinin düzenli aralıklarla uygulanması, henüz polip evresinde iken lezyonların saptanmasına ve gerekli durumlarda çıkarılmasına olanak sağlamaktadır. Ailesel yatkınlığı bulunan bireylerde ise tarama yaşının daha erken bir döneme çekilmesi önerilmektedir.

Kolon kanserinin sebepleri, birbirinden bağımsız tekil faktörlerden değil, genetik altyapı üzerine eklenen çevresel, davranışsal ve metabolik değişkenlerin oluşturduğu karmaşık bir örüntüden meydana gelmektedir. Değiştirilemeyen yaş ve genetik yatkınlık gibi başlıkların yanı sıra beslenme, fiziksel aktivite, tütün ve alkol kullanımı, vücut ağırlığı yönetimi gibi modifiye edilebilir alanların bilinçli biçimde ele alınması, hastalığın toplumsal yükünün azaltılmasında belirleyici öneme sahiptir. Risk faktörlerinin bireysel düzeyde değerlendirilmesi, düzenli sağlık kontrollerinin sürdürülmesi ve tarama programlarına uyum sağlanması, erken evrede tanı olanaklarını genişletmekte ve klinik seyrin daha olumlu bir çerçevede yönetilmesine katkı sağlamaktadır.

Kaynakça

  1. National Cancer Institute (NIH) — Colorectal Cancer Prevention (PDQ)www.cancer.gov/types/colorectal/patient/colorectal-prevention-pdq
  2. Mayo Clinic — Colon cancer: Symptoms and causeswww.mayoclinic.org/diseases-conditions/colon-cancer/symptoms-causes/syc-20353669
  3. Centers for Disease Control and Prevention — Colorectal Cancer Risk Factorswww.cdc.gov/colorectal-cancer/risk-factors/index.html
  4. MedlinePlus — Colorectal Cancermedlineplus.gov/colorectalcancer.html

Bu bölümdeki kaynaklar bilgilendirme amaçlı olup yalnızca referans niteliğindedir.

Tıbbi Onkoloji Hekimlerimiz

Sık Sorulan Sorular

9 soru

Bu konuda uzman hekimlerimizle görüşmek ister misiniz?

Şikayetinizi anlatın, çağrı merkezimiz sizi doğru hekime yönlendirsin.