İmmünglobulin G, kısaca IgG olarak ifade edilen molekül, kan dolaşımında en yüksek oranda bulunan antikor sınıfını oluşturur. Plazma hücreleri tarafından üretilen bu glikoprotein yapı, edinsel bağışıklığın temel taşıyıcılarından biri olarak değerlendirilir. Toplam serum immünglobulinlerinin yaklaşık yüzde yetmiş beş ile seksen arasındaki bölümü IgG sınıfına aittir. Bu oran, söz konusu antikorun enfeksiyonlara karşı oluşturulan uzun süreli bağışıklıkta üstlendiği belirleyici rolü yansıtmaktadır. Biyokimya laboratuvarlarında istenen rutin testler arasında yer alan IgG düzeyi ölçümü, bağışıklık sisteminin işlevsel kapasitesinin incelenmesinde başvurulan önemli bir parametre olarak öne çıkmaktadır.
IgG molekülünün yapısı dört polipeptid zincirinden meydana gelir. İki ağır zincir ile iki hafif zincirin disülfid bağları aracılığıyla bir araya gelmesiyle Y harfine benzeyen karakteristik form ortaya çıkar. Molekülün uç bölümlerinde bulunan antijen bağlama bölgeleri, vücuda giren yabancı yapıların özgül biçimde tanınmasını sağlar. IgG ailesi içinde IgG1, IgG2, IgG3 ve IgG4 olmak üzere dört alt sınıf yer almaktadır. Her bir alt sınıfın belirli antijen gruplarına karşı farklı yanıt verdiği bilinmektedir. Protein antijenlerine karşı oluşan yanıtta IgG1 ve IgG3 alt sınıfları öne çıkarken polisakkarit antijenlere karşı IgG2 alt sınıfının baskın olduğu gözlenmektedir.
İmmünglobulin G düzeyinin ölçülmesi, klinik uygulamada çeşitli durumlarda gerekli görülmektedir. Tekrarlayan enfeksiyonlar, açıklanamayan ateş tabloları, kronik ishal ve büyüme geriliği gibi bulgular değerlendirilirken bağışıklık sisteminin durumunun aydınlatılması için bu test önerilmektedir. Otoimmün hastalıkların ayırıcı tanısında, multipl miyelom başta olmak üzere plazma hücre kaynaklı hastalıkların araştırılmasında ve karaciğer hastalıklarının izleminde de IgG ölçümünden yararlanılır. Ayrıca tekrarlayan akciğer enfeksiyonu öyküsü bulunan hastalarda primer immün yetmezlik tablolarının taranması açısından bu parametre büyük önem taşımaktadır.
Test için gerekli örnek, koldan alınan venöz kan örneğidir. Hasta hazırlığı genellikle özel bir gereklilik içermez; ancak kullanılan ilaçların bildirilmesi sonuç değerlendirmesi açısından önemlidir. Alınan kan örneği santrifüj edilerek serum kısmı ayrıştırılır ve nefelometri ya da türbidimetri yöntemleriyle ölçüm gerçekleştirilir. Bu yöntemlerde antikor-antijen reaksiyonu sırasında oluşan ışık saçılımının ölçülmesi prensibi esas alınır. Modern laboratuvarlarda otomatize sistemler aracılığıyla yapılan ölçümler, kısa sürede güvenilir sonuçlar sunmaktadır. Alt sınıf incelemesi gerektiğinde ise daha özgün yöntemler devreye girmektedir.
Yetişkinlerde serum IgG düzeyi için kabul edilen referans aralığı genellikle 700 ile 1.600 miligram/desilitre arasındadır. Bu aralık, kullanılan yönteme ve laboratuvara göre küçük farklılıklar gösterebilmektedir. Yenidoğan döneminde anneden plasenta yoluyla geçen IgG antikorları nedeniyle düzeyler erişkin değerlere yakın seyreder. Doğumdan sonraki ilk altı ay içinde anne kaynaklı antikorların azalması ve bebeğin kendi üretiminin yetersiz olması sonucunda fizyolojik bir düşüş yaşanır. Çocuklarda IgG düzeyi yaşa bağlı olarak kademeli biçimde artar ve ergenlik döneminde yetişkin değerlerine ulaşır. Bu nedenle pediatrik hastalarda sonuç yorumu yapılırken yaşa özgü referans aralıklarının kullanılması gerekmektedir.
Serum IgG düzeyinin referans aralığın üzerinde saptanması hipergamaglobulinemi olarak adlandırılmaktadır. Bu durum, çok sayıda klinik tablonun göstergesi olabilmektedir. Kronik enfeksiyonlar, özellikle tüberküloz, kronik viral hepatitler, sıtma ve subakut bakteriyel endokardit gibi hastalıklarda IgG düzeyleri belirgin biçimde yükselebilmektedir. Otoimmün hastalıklar arasında yer alan sistemik lupus eritematozus, romatoid artrit ve Sjögren sendromu gibi tablolarda da poliklonal IgG artışı gözlenmektedir. Karaciğer sirozu ve otoimmün hepatit, IgG yüksekliğine yol açabilen önemli karaciğer kökenli durumlar arasında yer almaktadır.
Multipl miyelom başta olmak üzere monoklonal gamopatiler, IgG düzeyinde belirgin artışa neden olan plazma hücre hastalıklarındandır. Bu hastalıklarda tek bir plazma hücre klonunun aşırı ve kontrolsüz üretim yapması sonucunda monoklonal IgG birikimi meydana gelir. Söz konusu durumun ortaya konulması için serum protein elektroforezi ve immünfiksasyon elektroforezi gibi ileri incelemelerden yararlanılır. Anlamı belirsiz monoklonal gamopati olarak adlandırılan klinik durum ise asemptomatik seyretmekle birlikte düzenli izlem gerektiren bir tablodur. Bu nedenle yüksek IgG değerleri saptandığında ek tetkiklerle ayrıntılı değerlendirme yapılması önerilmektedir.
Serum IgG düzeyinin referans aralığın altında bulunması hipogamaglobulinemi olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, doğuştan ya da sonradan kazanılmış nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Primer immün yetmezlikler içinde yer alan X’e bağlı agamaglobulinemi, yaygın değişken immün yetmezlik ve seçici IgG alt sınıf eksiklikleri gibi tablolar, doğuştan gelen nedenler arasında sayılmaktadır. Sonradan gelişen düşüklükler ise nefrotik sendromda protein kaybı, protein kaybettiren enteropatiler, yaygın yanıklar, kemoterapi uygulamaları, uzun süreli kortikosteroid kullanımı ve lenfoproliferatif hastalıklar zemininde gelişebilmektedir. Tekrarlayan üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları olan hastalarda IgG düzeyinin değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Yaygın değişken immün yetmezlik, erişkin yaş döneminde en sık karşılaşılan primer immün yetmezlik tablolarından biri olarak bilinmektedir. Hastalarda serum IgG düzeyi belirgin biçimde düşüktür; ek olarak IgA ve bazı olgularda IgM düzeylerinde de azalma gözlenebilmektedir. Tekrarlayan sinüzit, otitis media, pnömoni ve bronşit atakları, hastalığın klinik gidişatında öne çıkan bulgulardır. Tanı konulması durumunda intravenöz ya da subkutan yoldan uygulanan immünglobulin replasman yaklaşımıyla yönetilen bir süreç söz konusudur. Düzenli IgG düzeyi ölçümleri, izlem sürecinde elde edilen yanıtın değerlendirilmesinde önemli bir rol üstlenmektedir.
IgG alt sınıf eksiklikleri, toplam IgG düzeyi normal sınırlarda olmasına rağmen tekrarlayan enfeksiyonların görüldüğü hastalarda araştırılması gereken bir durumdur. En sık karşılaşılan tablo IgG2 alt sınıf eksikliğidir; bu eksiklikte özellikle kapsüllü bakterilere karşı yanıtın yetersiz kalması nedeniyle pnömokok ve hemofilus enfeksiyonlarına yatkınlık artmaktadır. IgG3 eksikliğinde tekrarlayan viral enfeksiyonlar ön plana çıkarken IgG4 eksikliğinin klinik anlamı tartışmalıdır. Alt sınıf ölçümleri, total IgG normal olduğunda dahi klinik şüphe varlığında yapılmaktadır. Sonuçların yorumlanması, hastanın klinik tablosuyla birlikte ele alındığında anlamlı hale gelmektedir.
IgG4 ile ilişkili hastalık, son yıllarda tanımlanmış sistemik bir tablo olarak dikkat çekmektedir. Bu durumda serum IgG4 düzeyi belirgin biçimde yükselmekte ve çeşitli organlarda IgG4 pozitif plazma hücre infiltrasyonu ile karakterize lezyonlar meydana gelmektedir. Otoimmün pankreatit, sklerozan kolanjit, retroperitoneal fibrozis ve tükürük bezi tutulumları, hastalığın klinik yansımaları arasında yer almaktadır. Tanı sürecinde IgG4 düzeyi ölçümü temel parametrelerden biri olarak değerlendirilmekte, ancak yalnızca laboratuvar bulgusuna dayalı tanı konulmamaktadır. Görüntüleme yöntemleri ve histopatolojik inceleme, tanının desteklenmesinde önemli rol oynamaktadır.
Otoimmün hepatit tanısında IgG düzeyi belirleyici parametrelerden biridir. Bu hastalıkta IgG değerlerinin referans aralığın belirgin biçimde üzerinde seyretmesi tipik bir bulgu olarak kabul edilmektedir. Karaciğer enzimlerinde yükseklik, otoantikor pozitifliği ve histolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğinde IgG yüksekliği tanı kriterleri içinde önemli yer tutmaktadır. İmmünsupresif yaklaşımla yönetilen süreçte IgG düzeyinin izlenmesi, yanıtın değerlendirilmesinde yararlı bir göstergedir. Düzeyin normale yaklaşması, klinik ve biyokimyasal düzelmenin işareti olarak yorumlanmaktadır.
Kronik karaciğer hastalıklarında IgG düzeylerinde gözlenen artış, retiküloendotelyal sistemin işlev kaybı ve portosistemik şantların oluşumu gibi mekanizmalarla açıklanmaktadır. Bağırsak kaynaklı antijenlerin karaciğerden geçemeden sistemik dolaşıma katılması, antikor üretiminin artmasına zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle siroz hastalarında poliklonal hipergamaglobulinemi sıklıkla gözlenmektedir. IgG düzeyi, hastalığın evrelendirilmesinde ve takibinde yardımcı bir parametre olarak değerlendirilmektedir. Diğer biyokimyasal ve görüntüleme bulgularıyla birlikte ele alındığında klinik gidişat hakkında değerli bilgiler sağlamaktadır.
Gebelik döneminde IgG molekülünün özel bir önemi bulunmaktadır. Plasenta yoluyla anneden bebeğe geçebilen tek antikor sınıfı IgG olduğundan, yenidoğanın yaşamın ilk aylarındaki bağışıklığında belirleyici rol üstlenmektedir. Bu geçiş özellikle gebeliğin son üç aylık döneminde yoğunlaşmaktadır. Erken doğan bebeklerde geçişin tamamlanamamış olması, enfeksiyonlara karşı yatkınlığın artmasına neden olabilmektedir. Anne kaynaklı IgG antikorları, bebeğin altıncı ayına kadar pasif bağışıklık sağlamakta, bu süreçte bebeğin kendi antikor üretim kapasitesi kademeli olarak gelişmektedir. Aşılama programları da bu fizyolojik geçiş dikkate alınarak planlanmaktadır.
Spesifik IgG ölçümleri, geçirilmiş ya da süregelen enfeksiyonların değerlendirilmesinde geniş kullanım alanı bulmaktadır. Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, hepatit A ve hepatit B gibi hastalıklara karşı bağışıklık durumunun belirlenmesinde özgül IgG antikorları ölçülmektedir. Toksoplazmoz ve sitomegalovirüs gibi gebelikte önem taşıyan enfeksiyonlarda IgG ile IgM antikorlarının birlikte değerlendirilmesi, enfeksiyonun zamanlamasının belirlenmesinde temel yaklaşımı oluşturmaktadır. Aşı yanıtının değerlendirilmesi amacıyla yapılan ölçümler de spesifik IgG düzeylerinin klinik kullanımına örnek teşkil etmektedir.
Sonuçların yorumlanmasında klinik bağlamın göz önünde bulundurulması büyük önem taşımaktadır. Yalnızca laboratuvar değerine dayanarak yapılan değerlendirmeler yanıltıcı olabilmektedir. Hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları, kullandığı ilaçlar, son dönemde geçirdiği enfeksiyonlar ve aşılanma öyküsü gibi etmenler IgG düzeyini etkileyebilmektedir. Bu nedenle test sonuçları mutlaka klinik tablo ile birlikte değerlendirilmelidir. Anormal değerlerin saptanması durumunda serum protein elektroforezi, immünfiksasyon, IgG alt sınıf ölçümü ve özgül antikor testleri gibi ileri incelemeler gündeme gelebilmektedir. Çoğu durumda izlem sürecinde tekrarlayan ölçümler gerekli olmaktadır.
Biyokimya laboratuvarında IgG düzeyi ölçümü, uluslararası standartlara uygun yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Akredite laboratuvar koşullarında elde edilen sonuçlar, ilgili branş hekimleri tarafından klinik tablo ışığında değerlendirilmektedir. İmmünoloji, hematoloji, romatoloji, gastroenteroloji ve enfeksiyon hastalıkları başta olmak üzere çok sayıda branşın iş birliğiyle yürütülen multidisipliner yaklaşım, hastaların doğru biçimde değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. IgG düzeyi ölçümü, görünüşte basit bir biyokimyasal test olmakla birlikte sunduğu klinik bilginin zenginliği nedeniyle bağışıklık sisteminin değerlendirilmesinde önemli bir rol üstlenmeye devam etmektedir.